Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

DİN VE KURAN

Nereden Yazdırıldığı: www.mustafagulsen.com - Forum
Kategori: DiĞERLERi
Forum Adı: İSLAM DÜNYASI
Forum Tanımlaması: Dini Mesajlarınızı, kutlamalarınız bu forumda paylaşabilirsiniz.
URL: http://www.mustafagulsen.com/forum/forum_posts.asp?TID=47442
Tarih: 21-Mayıs-2013 Saat 12:57


Konu: DİN VE KURAN
Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Konu: DİN VE KURAN
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 13:15

Vahiy Savunması / Kur'an Dışı Vahyin İmkansızlığı

İnsanı özgürleştirmeyi hedefleyen, aklı, vahyin rehberliğinde, yönlendiriciliğinde temel seçici ve belirleyici olarak gören Kur'an vahyi, zamanla yerini kaderci/cebriyeci anlayışlara terk etmek zorunda kaldı. İnsan özgürleşemediği gibi, Kur'an’ın her bir buyruğu ile bir halkasını kırdığı köleliği en son kaldıranlar arasında  kendini İslami olarak tanımlayan yönetimlerin de olması işin traji komik yanını oluşturdu.

Aynı şey kadınlara yönelik uygulamalar için de söz konusuydu. Örneğin kadınların şahitliği kabul edilmezken, evlendiğinde veya boşandığında fikri sorulmazken, mirastan herhangi bir hak alamazken, Kur'an bir ilk adım olarak tüm bu ve benzer alanlarda onlara yeni haklar tanırken ve bu hakların daha da genişletilerek geliştirilmesini ön görmüş iken Kur'an’ın verdiği haklar bile ellerinden alınarak özellikle şehir merkezlerinde dört duvar arasına mahkum edildiler. Pencerelerden bakmaları bile fitne olarak algılanır oldu.

Toplumsal ilişkileri, ben merkezci ve totaliter bir anlayış içerisinde değil, istaşereye ve karşılıklı rızaya dayandıran, bunun içinde bir çok yeni hüküm getiren Kur'an’a ve bu hedefleri kendi hayatında bire bir uygulayan Resul’un örnekliğine rağmen toplumsal hayat hep buyurgan ve tepeden inmeci bir anlayış içerisinde yeniden dizayn edildi. Toplumsal hayatın bu yeni totaliter anlayışa göre akması sağlandı. Yöneticilerin kutsallığını reddeden ve Allah’tan başka bir kutsal kabul etmeyen bir anlayışa rağmen günümüze kadar (günümüz dahil) yöneticiler Allah’ın gölgesi olarak anılageldi

 

Ne olmuştu da Kur'an’dan başka vahiy kabul etmeyen veya vahiy denince aklına sadece ilahi kelam gelen insanların çocukları, torunları Resul’un her sözünü vahiy olarak algılamaya başlamışlardı. Hatta adına “veli”,”şeyh” denilen insanların bile sıradan bir dost gibi Allah ile konuştuğuna inanılır olmuştu. Vahiy algılamasındaki bu sapmanın kaynağı neydi? Bu insanları, kimler, yaşadıkları hangi olaylar bu kadar çok değiştirmişti? Babaları, dedeleri her şeyi “ne”, ”nasıl”, ”niçin”, ”kim”, ”kimden”, ”niye”, ”nereden” gibi sorularla anlamaya çalışırken, oğullar ve torunlar bunları, bir suç ve günahmış gibi, niçin ağızlarına almaya korkar olmuşlar, hatta zihinlerinden bile geçirmez duruma gelmişlerdi.? Ne olmuştu da böyle olmuştu? İşte bu kitap bu soruların cevabını aramaktadır.

 

Mehmet Yaşar SOYALAN

http://63.231.71.139/forum_posts.asp?TID=2710&PN=1 - http://63.231.71.139/forum_posts.asp?TID=2710&PN=1

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!



Cevaplar:
Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 13:17

VAHİYSAVUNMASI/KURAN DIŞI VAHYİN İMKANSIZLIĞI KİTABI NİÇİN YAZILDI?


Yüce Rabbimiz, insanoğlunu, bir kez daha karanlıklardan aydınlığa, kaostan sükuna, cehaletten adalete, kölelikten özgürlüğe yöneltmek için son vahyi Kur'an’ını inzal etmiştir. O’nda insanoğlunun hidayeti için gerekli bütün açıklamaları yapmış, dalalet içinde çırpınıp bahaneler üretmesine fırsat vermemiştir. Resulü Hz Muhammed, kendisine gelen vahyi “beşer bir resul” olarak toplumuna ulaştırmış, “seçilmiş örnek” ve “Müslümanların ilki” olarak ilk uygulamayı da içinde yaşadığı toplulukla birlikte ortaya koymuştur. Ancak çok geçmeden insanlar, bir çok işlerinde yaptıkları şeye şirk bulaştırdıkları gibi, vahiy algılamalarını da bulandırdılar. Kur'an’ın dışında Allah’tan, Kulu Muhammed’e başka vahiyler de geldiğini iddia etmeye başladılar. .

Bunu, Allah’ın, kitabı Kur'an’ında açıkça “size vahiy olarak Kur'an’ı indirdim” demesine, bunun dışında herhangi bir vahiy verdiğini ifade etmemesine rağmen yaptılar. Bu iddialarına, Allah’ın Resulü Hz Muhammed adına uydurdukları sözler yanında konu ile herhangi bir ilgisi olmayan çok sayıda ayeti de delil olarak göstermeye çalıştılar. Bu çabaların doğal bir tezahürü olarak, Kur’an’ın önemle üzerinde durduğu “beşer bir resul” anlayışı “ melek bir Resul” anlayışına dönmüş, böylece, resul örnek olmaktan, dolayısıyla “melek resulün” getirdiği ayetler de yaşanılır olmaktan çıkmış, Resulün, yirmi üç yıl, yaklaşık bir o kadar da sahabelerinin Kur'an’ın hedeflerini gerçekleştirebilmek için ortaya koyduğu çaba ve emekler, bu anlayışın tüm Müslüman coğrafyaya egemen olmasıyla birlikte akamete uğramış, Müslümanlar bildiğimiz manzara ile karşı karşıya gelmişlerdir.

İşte elinizdeki bu çalışmada önce bu manzaranın bir fotoğrafı çekilmekte ve bunun nasıl bir manzara olduğu gözler önüne serilmeye çalışılmaktadır. Bu durumun nedenleri üzerinde bir tartışma açılmakta ve bu nedenler farklı boyutlarıyla masaya yatırılmaktadır. Bu manzaranın oluşmasının, tarihi, sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal nedenleri, insanoğlunun arzu, istek, hırs, korku, nemelazımcılığı ve kan dökücülüğü ile birlikte ele alınmakta, sonuçta akıl almaz bir travmanın yaşandığının tespiti yapılarak, bu travmadan Kur'an dışı vahiy algılamasının doğduğu ifade edilmektedir. Bu konu özel bir başlık altında olmaktan öte, kitabın geneline serpiştirilerek yeri geldiğinde yapılmaktadır.

Bu çalışmanın asıl teması, Kur'an dışı vahiy algılamasının Kur’ani bir temelinin olup olmadığının bir tespitini yapmaktır. Bunun için Kur'an’ın, vahiy ve resul öğretisinin ne olduğu konusunda bir anlayış geliştirmeye çalışılarak, Kur'an dışı vahiy iddiasının, bu resul ve vahiy öğretisi karşısındaki konumu ifade edilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda ilgili iddianın ileri sürdüğü deliller, özellikle de Kur'an ayetlerine dayanarak ileri sürdükleri iddialar tek tek ele alınarak, ilgili ayetler, siyak sibakı, konu ve Kur'an bütünlüğü, ayrıca nüzul ortamı da göz önünde bulundurularak cevaplandırılmaktadır.

Bu nedenle çalışmaya öncelikle; Kur'an’ın vahyedilmesi ile ilgili temel kavramlar ele alınarak başlanmaktadır. Bu terimlerin dildeki ve Kur'an’daki kullanımlarından örnekler verilerek, sözünü ettiğimiz anlayışla ilgisi araştırılmaktadır.

Bilindiği gibi Kur'an, “Arapça bir kitaptır”, bu nedenle Arapça dil yapısı ve dil algılaması önem arzetmektedir. Çünkü insanlar, kendileri dışındaki dünyayı ana dilleri ile algılarlar. Dil algılamaları hem çevre algılamalarını hem de din algılamalarını şekillendirir. Dil bir süreç içerisinde oluşur ve oluşmaya devam eder. Ancak bu süreçteki hazır dil algılaması, o dili kullananların hayat ve eşya algılamalarını da yönlendirir.

İşte Kur'an’ın nazil olduğu dönemdeki insanlar da şehirlisiyle, çölde yaşayanıyla herkes kendi dil algılamasına göre eşyayı anlamlandırdıklarından, gelen vahiyle de bu algılamaya uygun bir muhataplık sergilemişlerdir. Kur'an’ın, şehir dil algılamasını esas alarak kendi metnini inşa etmiş olması, çevre bölgelerdeki insanların bu şehirli dil ile iletişim kurmada veya onu algılamada sorunlar yaşamları nedeniyle Kur'an’ın mesajlarını içselleştirmelerinde de bazı sorunlar yaşanmıştır. Peygamberimizin vefatının hemen ertesinde çöl bedevilerinin önemli bir kısmının irtidat hareketlerine destek vermeleri, Kur'an vahyini içselleştiremediklerini açık bir şekilde gözler önüne sermiştir.

Bunun sonucu olarak özellikle bedevi kökenli insanların sahip oldukları zahiri dil algılamaları dolayısıyla Kur'an’ın sembolik, soyut ve mecaz ifadelerini kendi dil algılamalarına göre yorumlamaları bazı yanlış anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu dönemde tüm bölgede ortak bir dil algılamasının mevcut olmaması nedeniyle, Resulün sağlığında küçük boyutlu olarak tezahür eden sorunlar, sonraki dönemlerde içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

Bilindiği gibi, dil ile ilgili ortak kurallar Kur'an’ın nazil olmaya başlamasından yaklaşık yüz yıl kadar sonra, üstelik çöl geleneği, kültürü ve algılaması esas alınarak inşa edilmişti. İnsanlar, bir ölçüde Kur'an’ı zahiri Arap/bedevi algılamasına göre okumak durumunda bırakılmışlardı. Bu sorunlar bugün için de Kur'an’ı anlamada çözülmesi gereken temel bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada, Arapça’nın mevcut kurallarının, Kur'an sonrası dönemde, zahiri/somut/durağan/tekdüze çöl hayatı, kültürü ve dil algılaması üzerine bina edilmesinin bir sonucu olarak, bu mevcut dil yapısıyla Arapça’nın tek başına Kur'an’ı anlamada ve yorumlamada, yeterli bir araç olup olmadığı, bir bütün olarak Kur'an’ı kapsayıp kapsamadığı tartışılmış ve bir örnek olması açısından “ev” ve “vav” edatlarının kullanımlarından örnekler verilmiştir.

Kur'an dışı vahiy iddiasının bir sonucu olarak Kur'an’ın ortaya koyduğu “beşer bir Resul” algılamasının “melek bir resul” algılamasına dönüşmesinin ne anlama geldiği üzerinde durularak, böyle bir resulün örnek alınmasının mümkün olup olmadığı, Kur'an ifadeleri ve mevcut uygulamalar ışığında tartışılmıştır. Resulün söz ve davranışlarının bağlayıcılığı gibi konular da bu bağlamda ele alınmış, ilgili iddia ile bir ilişkisinin olup olmadığı konusunda da gerekli açıklamalar yapılmıştır.

Bu çalışmanın temel tezini oluşturan Kur'an dışı vahiy iddiasının imkansızlığı farklı boyutlarıyla tartışılarak, bu anlayışın Kur'an’ın temel argümanlarına ters düşüp düşmediği ve bu anlayışla Kur'an’ın hedeflerinin çarpıtılması arasında bir bağ olup olmadığı konusuna da değinilerek, böyle bir anlayışın, Kur’ani bir temel üzerine oturmasının imkansızlığı üzerinde durulmuştur.

Konu ile ilgili her tartışmada gündeme getirilen ve İmam Şafii başta olmak üzere bu düşünceyi savunan kişilerinin hepsinin üzerinde önemle durdukları “Kitap ve Hikmet verdik” anlamındaki, ayetlerin ne anlama geldiği bütün detaylarıyla incelenmeye çalışılmıştır. Bilindiği gibi ilk defa İmam Şafii, “kitap” kelimesinin Kur'an’a, “Hikmet” kelimesinin sünnete karşılık geldiği, bu nedenle, sünnetin de Kur'an gibi bir vahiy olduğu tezini öne sürerek, Kur'an dışı vahiy algılamasının teorik temellerini atmıştı. Ancak biz bu çalışmamızda bu iddiayı detaylı bir şekilde tartışarak, sanıldığı gibi Kur’ani bir gerçekliğe sahip olup olmadığını ifade etmeye çalıştık.

Ayrıca bu çalışmamızda, konu ile ilgili olması açısından, Kur'an’ın bir kitap haline getirilmesi ve korunmuşluğu meselesi ile, Kur'an’da her şeyin yazılı olması ve her şeyi kapsaması meselesi üzerinde de durularak çalışma nihayete erdirilmiştir.

Bu satırların yazarı söylediği şeyin öneminin ve söylediklerinin ne anlama geldiğinin farkındadır. Ancak o, söylediklerinin mutlak tek doğru olduğu iddiasında değildir. O, Müslümanların, yüz yıllardır bu algılamanın bir sonucu olarak inşa ettikleri medeniyetin geçmişteki ve günümüzdeki yansımalarının Kur'an’ın temel ilkeleri ile ve hedefleri ile örtüşmediği kanaatindedir. Bu nedenle farklı bir okuma denemektedir ve muhataplarına, enfusi, afaki ve Kur'an ayetlerini, yani kendi içlerindeki ve kendi dışlarındaki dünyayı bir de bu gözle okumaları önerisinde bulunmaktadır. Eşyaya bakışımızı, zahiri algılama veya batini algılamadan birisini seçerek yapmak zorunda olmadığımızı, bu noktada da vasat ümmet olmamız gerektiğini ifade etmeye çalışmaktadır. Sanıldığı gibi sünni paradigmanın bir orta yol değil, içerisinde bölgesel etkiler nedeniyle mistik tonlar taşısa da esas itibari ile zahiri/somut bir algılama biçimi olduğu düşüncesindedir. Bu çalışma, Kur'an’daki ve evrendeki ayetleri bir kez de, Kur'an dışı vahiy algılamasının dışına çıkılarak okunmasına bir katkı olması için kaleme alınmıştır.

Mehmet Yaşar Soyalan

http://63.231.71.139/forum_posts.asp?TID=2710&PN=1 - http://63.231.71.139/forum_posts.asp?TID=2710&PN=1


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 13:17

Vahy-Kuran/Sünnet

VAHİY -  KURAN/SÜNNET

 

Risalet Allah’ın kulları arasından birisini seçerek, O’nun aracılığıyla egemenliğini insanlara duyurması, emir ve yasaklarını yine O’nun aracılığıyla insanlara iletmesine denir. Bu iletinin adına vahiy diyoruz. Bu anlamda Müslümanlar arasında her hangi bir problem yoktur. Kur’an Hz.Muhammed’e vahiy yoluyla tüm insanlığa duyurulmak üzere gönderilmiş bir kitaptır. Bu bakımdan Kur’an denilince vahiy, vahiy denilince de akla hemen Kur’an gelmektedir. Bu anlamda Kur’an tilavet edilen vahiydir. Şu da bir gerçek ki Resulullah’ın Kur’an’ı hayata geçirirken ortaya koyduğu sünneti de Müslümanların dikkate alması gereken, örnekliğini de yine Kuran’ın yönlendirmesiyle kabul ettiği bir gerçektir.33/21 Sünnet bize yaşayan Kuran’ın, Kur’an toplumunun nasıl olduğu ve oluştuğunu görebilmemize yardımcı olan önemli bir kaynaktır. Sünnet Kuranın hayata geçiriliş biçimidir. Bu anlamda bağlayıcıdır, dikkate alınmalıdır. Ancak sünnet vahiy değil, vahyin bir eseridir, sonucudur. Bu realiteyi de asla gözden ırak tutmamamız gerekir. Sünnetin vahiy olarak kabul edilmesi ciddi bir problem teşkil etmez aslında. Problem bir tür vahyin (Kur’an) korunma altına alınması, içerisine hiçbir beşer sözünün bulaşmaması, diğerinin ise sünnetin (vahy-i gayri metluv-Kur’an dışı vahiy) korunma altına alınmaması. Unutulup gitmesi riski  önemli bir risktir, içine beşerin müdahalesi daha ciddi bir risktir. Eğer biz ahir zaman kulları, Resulullah’ın (sav) nuruyla şereflenememiş bizler eğer Resulullah’a (sav) gelen bu iki tür vahyin tamamından sorumlu isek ki, vahiy olarak değerlendirildiğinde muhatap olmamız kaçınılmazdır, vah bizim halimize...

Eğer Resulullah’ın (sav) tüm yapıp etmelerini vahiy olarak değerlendirirsek, işimiz daha bir zor. Hangisi vahiy. Yatıp uyumasından, deveye binmesine kadar uzanan geniş bir vahiyler zinciri...

Ve kaybolup giden, dolayısıyla kulluğumuzun eksik kalmasına sebebiyet veren yapıp-etmeler...

Geçip giden her zaman diliminde biraz daha eksilen, unutulan ve eskiyen bir din.

Bu kabul kulluğu bireysel boyutta değerlendirenlerin kabulüdür.Yirmi dört saatlik bir kurgu ile işin içinden sıyrılan bir kulluk bilinci. Hayata hakim olmaya çalışan tağutları umursamadan, hayatı parsel parsel kuşatan zalimlere kulak asmadan yönünü sadece Allah’a yönelerek oluşturulan günlük müslüman tipi... Ve nesil nesil kaybolan yitip giden insancıklar... Tabii bu  asla kabul edemeyeceğimiz bir anlayış, her ne kadar müntesipleri azımsanamayacak kadar çok olsa da.

Asıl problem Resulullah’ın (sav) Kur’an’da yer almayan uygulamalarının bir kısmını vahiy, bir kısmını beşeri olarak değerlendiren anlayışta. Bu anlayış, Kuranda ayrıntısı zikredilmeyen ama Müslümanların yapmakla yükümlü oldukları görevlerinin ayrıntılarının peygambere bir nevi vahiy ile bildirildiği yönünde. Ta başta zikrettiğim koruma altında olmadığı için beşer elinin karışabildiği gayri metluv vahiy aracılığıyla oluşturulduğu zannedilen bu yapıp etmelerin –içinde farklı uygulamaları barındıran- hangisinin daha sahih olduğunu bulup çıkartmak herhalde bazı hadis alimlerinin veya mezhep imamlarının eline bırakılmamıştır.

Diyelim ki namazın kılınış biçimini Şafiye göre mi, yoksa Hanefiye göre mi belirliyeceğiz.

Bu konuda muhayyer olacaksak o zaman vahyin ne önemi kalır. Maazallah terk etmiş olma riski ile hesaba çekilmemiz söz konusu.

Öte yandan sadece Kuran baz alınarak yapa geldiğimiz tüm davranışların ayrıntılandırılması ise zor görünüyor.

Namazın rekatlarından tutun da vakitlerine varıncaya kadar var olan uygulana gelen ayrıntılar. Kaç kez rüku kaç kez secde edeceğiz. Hangi rekatta kalkıp hangisinde oturacağız. Niye sabah iki de akşam üç gibi sorular, ister istemez Kur’an’ın dışında bir vahiy olgusunu kabul etmeye zorlamıştır insanları. Bu nedenle Kur’an dışı bir vahiy kabulü ve bu kabul baştaki korunmuş ve beşer müdahalesinin asla olmadığı bir dine mensubiyeti zedeler. O zaman meseleyi Kuran merkezli çözmek zorunda Müslümanlar. Allah, Resulüne vahyettiği ayetler ile hem Resulün şahsını, hem de etrafında bulunan insanları değiştirmeye, onlara tevhidi bir format kazandırmaya çalışıyordu. Bu formasyon Kuran’ın dışında başka bir veriyle asla gerçekleşmiyordu. Peki öyleyse en azından şu namaz meselesini nasıl izah edeceğiz.

Namaz Kuran’ın da belirttiği gibi ta İbrahim döneminden beri icra edilen, Allah’a yönelişin sembolü haline gelmiş bir ibadettir. Bu ibadet tıpkı günümüzde kendisine şirk bulaşmış bir sürü insanın yapa geldiği gibi o zaman diliminde de toplumun tamamı tarafından icra edilmese de yapıla gelen bir ibadetti. Kuran bu ibadeti hac ibadetini şeklen koruduğu gibi korumuş, küçük rötuşlarla tevhidi bir ibadet haline yani ilk İbrahim dönemindeki haline getirmiştir. Kuran okumayı (kıratı) merkezine almış, var olan rüku ve secdeyi ayniyle hatta vakit ve rekatlarını da korumuştur. Tüm bu olup bitenlerde Resulullah’ın (sav) inisiyatifini de göz ardı etmememiz gerekir. Öyle ki Resulullah da zaman zaman bu ibadeti daha disiplinli bir hale koymak için gerekli müdahalelerde bulunmuş, ve bu Rabbimizin müdahalesi olmadığı sürece müminleri hem o zaman diliminde hem de bu dönemde bağlayıcı kılmıştır. Yaşayan sünnet ....

Romayı yeniden keşfetmek yerine Kuran’la çeliştiğine inandığımız yerleri tasfiye ederek, bu ibadeti yine olduğu gibi korumak, bu ibadetin açılımı dolayısıyla Kuran dışı bir vahyi kabul ederek, beşer müdahalesini meşru saymaktan daha sağlıklı bir yöntem olsa gerektir. Asıl olan namaz da değişmeyen ve ortak olan ritüelleri bulup ümmet arasında vahdeti sağlayarak, bir tevhid eylemi olarak namazı yeniden inşa etmektir.

 

İbrahim Gülter

http://gulters.spaces.live.com/blog/cns!58EA9CBCB5E6553B!485.entry - http://gulters.spaces.live.com/blog/cns!58EA9CBCB5E6553B!485.entry


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 13:35
Din alanında yalnızca kuranın hüküm kaynağı yapılmasını savunduğumuz zaman ortaya bazı itirazlar atılmaktadır. Bu itirazların hepside kuran’ın yeterli olmadığı inancına dayanmaktadır. Bu itirazların belli başlıları şunlardır:
1. Kuranda namaz, hac, zekat gibi ibadetlerin detayları varmıdır?
2. Allah’ın peygambere kuran dışında vahiy indirdiği bazı ayetlerden anlaşılmaktadır. (bakara 142,144; Tahrim 3;...) Böyleyken nasıl olurda Kuran tek kaynak olur?
3. Allah elçisini nasıl olurda sadece mesajı bildiren bir postacı durumuna düşürürsünüz?
Şimdi bu itirazlara teker teker cevap verelim inşallah.
1- Kuranda namaz, hac, zekat gibi ibadetlerin detayları varmıdır?
Kuranı incelediğimiz zaman görürüz ki, kuranın indiği toplum, namaz kılan, hac yapan Allah’a şirk koşarak inanan bir topluluktur. Onlar Hz Ibrahim’in inşa ettiği kabeyi kutsal saymakta oraya gelen hacılara yaptıkları hizmetlerden dolayı övünmektedirler. (enfal 35; tevbe 19). 
Kuran bize herkesin bildiği bir ibadeti açıklamaya gerek duymamıştır. Bu ibadetleri içindeki şirk unsurlarını temizleyerek aynen devam ettirmemizi istemiştir.
Bunun en bariz örneği hac ibadetidir. Kuran müminlere müşriklerin yaptığı hac ibadetinin şekilsel olarak aynen devam ettirilmesini emretmiştir. Şimdi bunu daha detaylı olarak inceleyelim:
1. Haccın vakti değişmemiştir. Daha önce müşrikler hangi aylarda haccettilerse o aylarda hacca devam edilmiştir. Hac bilinen aylardadır. (bakara 197)
2. Hac sırasında tavaf aynen korunmuştur. Daha önce insanlar nasıl tavaf etmişse, müslümanlar o şekilde tavafa devam edeceklerdir. (bakara 198)
3. Daha önce müşriklerin yaptığı gibi safa ve merve tepelerinin ziyaretine izin verilmiştir.(bakara 158)
4. Geleneksel hac ibadetinde yapılan bazı değişiklikler, ya da vurgulanmak istenen bazı noktalar Allah tarafından özellikle belirtilmiştir.
5. Ancak Allah hac ibadetinde çok önemli bir değişiklik yapmıştır. Hacda Allahla beraber başkasını anan müşriklere karşılık, Allah yalnızca Allah'ın anılmasını istemiştir. (bakara 200)
Yani kısacası Allah Hac ibadetindeki şirk unsurlarını temizleyip, senelerdir müşrikler tarafından da yapılan haccın aynen devam ettirilmesini istemiştir.
Buradan aynı uygulamanın namaz için de geçerli olacağı sonucu çıkar. Peygamber şekilsel olarak, hz Ibrahim’den beri kılınan namazı aynen devam ettirmiştir. Tabi ki peygamber ve sahabelerin farkı namazlarını sadece Allah’a özgülemeleriydi.
Kuranda zekat: 
Kuranda zekat ibadetinin nasıl yapılacağı detaylı olarak anlatılmıştır. Işte şu ayetler bunu açıkca gösterir:
Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar: deki: hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. (bakara 215)
Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. Deki: ihtiyaçtan artan (bakara 219)
Eli sıkı olma, büsbütün eli açıkta olma, sonra kınanır, ve çaresiz kalırsın. (isra 29)
Yukardaki ayetler zekat ibadetlerinin sınırlarını çizmektedir.
Birinci ayet, zekatın kimlere verileceğini tayin eder. 
Ikinci ayet ise zekatın miktarını kesin olarak belirtmez. Bu kuranın bütün zamanlara hitab eden özelliği sebebiyledir. Bu ayete göre her müslüman kendi mali durumuna göre, ne kadar zekat vereceğine kendisi karar verecektir.
Fıkıh kitaplarına göz attığımız zaman görürüz ki, Allah’ın bu kadar basit bir şekilde anlattığı zekat ibadetine kurana uymayan pek çok hurafeler eklenmiştir. Buna göre kişinin borcu olmassa, elinde bilmem şu kadar altını varsa, malının üstünden bir sene geçmişse vs... gibi şartlar ileri sürülür ve bu şartlara haiz olan kişi malının kırkta biri gibi ufak bir rakamı fakirlere zekat olarak lütfeder.
Üçüncü ayet ise her türlü harcamada bir orta yol tutulmasını emreder. Buna Allah rızası için yapılan harcamalarda dahildir.
Kuranda oruç
Kuranda oruç ibadeti, namaz, hac ve zekattan daha detaylı anlatılır. Orucun vakti, orucun kazası, oruç zamanı cinsel ilişki, hastaların ve yolcuların orucu... vs.. Bütün bunların hepsini kuranda bulabiliriz.
Orucun kuranda daha detaylı anlatılmasının sebebi, namaz ve hac ibadetinin aksine, oruç ibadetinin önceki ümmetlerden daha  değişik olarak emredilmesidir. Nitekim kurana baktığımız zaman önceki ümmetlerin yiyip içmeyi terketmek yerine konuşmayı terketmek suretiyle oruç tuttuklarını görürüz. (meryem 26). 
Kuran, takipçilerine önceki ümmetlerden farklı bir orucu emrettiği için, oruc ibadetini detaylı olarak açıklamıştır. Bu da bizim yukarda namaz ve hac konusunda söylediğimizin ayri bir delilidir.
Olayı özetlersek şu sonuçlara varırız:
1. Kuran’ın indiği bir toplum namazın nasıl kılınacağını, haccın nasıl yapılacağını bilen bir toplumdur. Bu yüzden bunların nasıl yapılacağını açıklamamıştır. Nitekim Allah kuranda hırsızlığın, zinanın ne olduğunu da açıklamamıştır. Çünkü bunların ne olduğu herkes tarafından bilinmektedir.
2. Kuran’a göre herkes kendi mali durumuna göre vereceği zekatı kendisi belirleyecektir. 
3. Kuranda oruç ibadeti detaylı bir şekilde her yönüyle açıklanmıştır. Bunun sebebi, kurandaki oruç ibadetinin önceki ümmetlerin tuttuğu oruçtan farklı olmasıdır.
Şimdi bu konuda biz sorularımızı soralım:
1. Kurana göre namaz Hz Ibrahim’le başlayan bir ibadettir. Hz Ibrahim’in namazının şekilsel olarak Hz Muhammed’in namazından farklı olduğuna dair delil varmıdır?
2. Eğer namazı peygamberin sünnetinden veya hadislerinden öğreneceksek, bu peygamberin Ibrahim olması gerekmez mi?
3. Kuran Allah yolunda harcanacak miktarı, “ihtiyaçtan arta kalan” olarak açıkça belirlemişken, niçin malın üzerinden bi sene geçmesi, malın kırkta biri gibi şartlar ileri sürülmüştür? Bazı insanların kendi keselerine zarar gelmemesi için bu şartları ortaya sürdüğünü veya uydurduğunu hiç mi düşünmüyorsunuz?
4. Eğer sünnet veya hadislerde namazın nasıl kılınacağı açıkça belirtilmişse, niçin mezhepler arasında namaz kılma farklılıkları vardır?
5. Namazın baştan sona nasıl kılınacağını anlatan bir hadis varmıdır?
6. Bir insana dünyadaki bütün hadis kitaplarını verseniz namazın nasıl kılınacağını bulabilir mi?
7. Bütün bu deliller namaz konusunda en önemli kaynağın fiili tatbikat olduğunu göstermez mi?
2- Allah’ın peygambere kuran dışında vahiy indirdiği bazı ayetlerden anlaşılmaktadır. (bakara 142,144; Tahrim 3;...) Böyleyken nasıl olurda Kuran tek kaynak olur?
Allah resulüne kuran dışında vahiy indirmiş yada indirmemiş olabilir. Ancak eğer öyle olsa bile bu vahiyler ya geçici hükümleri kapsayan vahiylerdir, yada sadece peygambere özel, diğer müslümanları ilgilendirmeyen vahiylerdir.
Kuran apaçık bir şekilde,  kendisini herşeyin açıklayıcısı, tamamlanmış, mükemmel, detaylandırılmış olarak tanıtmaktadır. Bütün bunlardan sonra kuran dışı vahiy aramak gereksizdir.
Bu çeşit vahiy sadece peygamberlere değil, herkese gelebilir. Nitekim Allah kuranda arıya ve toprağa vahyettiğini bildirmektedir. Ayrica kuran Musa’nın annesine de vahyettiğini bildirir. Yusuf’a ise daha henüz çocukken, resul olmadan önce Allah vahyetmiştir. Bu tür vahyin türkçede bilinen ismi “ilham” dır. Bütün bu tür vahiyler sadece şahsa özeldir. Diğer insanları ilgilendirmez.
1. Allah elçisini nasıl olurda sadece mesajı bildiren bir postacı durumuna düşürürsünüz? 
Bu da sık sık ortaya atılan sözlerden birisidir. Buna sadece Allah’ın tanıttığı peygamberle bir postacı arasındakı farkları sıralayarak cevap vereceğim:
1. Postacı getirdiği mektubu okumaz.
2. Postacı getirdiği mektubun gereğini yapmaz.
3. Postacı getirdiği mektup için mücadeleye girmez.
4. Postacı mektup dağıtıyor diye insanlardan eza ve cefa görmez.
Herhalde yukardakı farklar bizim peygamber anlayışımızla postacı arasındaki farkı anlatmak için yeterlidir.
http://www.yalnizkuran.com/itirazlar.htm - http://www.yalnizkuran.com/itirazlar.htm

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 13:38
Niçin yalnız Kuran?  

Son peygamber Muhammed'in bu dünyadan ayrılmasıyla, müslümanlar içine girmiş münafıklar ve de diğer dinlerden İslama geçen kalabalıkların etkisiyle, pek çok hurafeler dine sokulmuştur. Bu hurafelerin bir kismi mesnetsiz halk söylentisinden öteye gidememişken, bir kısmı ise münafık din adamları tarafından profesyonelce uydurulduğu icin günümüze kadar gelebilmiştir. Pek çok sağlam inançlı din adamı bile, çoğu arap geleneği olan, ya da siyasi bir amaca hizmet etmek için din kisvesi altında uydurulmuş olan bu hurafelerden kendilerini kurtaramamıştır. Kuran devamlı bir şekilde gelenekleri sorgulamayı emrederken, çoğu kimse dindenmiş gibi gösterilen bu gelenekleri sorgulamaya cesaret edememiştir. Bu uydurmalara itiraz eden bazı cesur kimselerse sapık, mürted gibi sıfatlarla damgalanmış ve susturulmuştur. Bu uğurda canından olanlar dahi vardır.

Hadis ve sünnet adı altında İslamiyete sokulan bu uydurma inançların en tehlikelileri şunlardır: Kuranda birbirini iptal eden (nesh eden) ayetler olduğu, zina eden evli kimselerin taşlanarak öldürülmesi(recim) inancı, erkeğin ağzından çıkan bir iki sözle kadının boş olacaği inancı, Muhammed peygamberin (haşa) Allah'ın sevgilisi olduğu inancı, Muhammed peygamberin mirac gecesinde Allahla yaptığı bir pazarlık sonucu namazı elli vakitten beş vakite indirdiği inancı..... vs.

Gerçek inananlara düşen bugüne kadar bize gelen dini sorgulamaktır. Bunun için elimizde yanılmaz ve şaşmaz bir kaynak vardır: Yüce Kuran. Gayemiz bütün inancımızı, Kuran süzgecinden geçirip, süzgeçten geçmeyenleri çöpe atmaktır. Bu konuda tek kaynağımız Kurandır. Cünkü biz çok iyi biliyoruz ki, bütün hurafeler, bizlere kutsal ve sahih yaftasi yapıştırılmış insan eliyle yazılmış ve içi yalanlarla dolu kitaplar sayesinde gelmiştir.

Bu kısa girişten sonra, niçin dinde tek kaynak olarak Kuran'ı aldığımızı maddeler halinde sıralayalım:

        1- Herşeyden önce Kuran ilahi vahiydir. Kusursuzdur, içinde hiç bir celişki yoktur. Bir benzeri asla getirilemez. Başka hiç bir kitap için bu sözkonusu değildir. ( Bakara 2; 23; Maide 48)

        2- Kuran Allah tarafından korunacağı vadedilmiş tek kitaptır. (Hicr 9)

        3- Muhammed Peygamber Kuran'dan başka bir kitabı insanlara bildirmemiştir. (Enam 19)

        4- Müminler sadece Kuran'a uymakla emrolunmuştur. (Araf 2,3)

        5- Kuran kapalı ve anlaşılmaz ( mücmel) değil, ayrıntılıdır (mufassal). Kuran inancımız, ibadetlerimiz ve hidayetimiz konusunda gereken her şeyi içermektedir. (Fussilet 3; Nahl 89)

        6- Kuran, çoğu kimsenin iddia ettiği gibi, anlamasi zor bir kitap değil, Allah tarafindan ögüt için kolaylaştırılmış bir kitaptır. (Kamer 17,22,32,40)

        7- Allah elçisi ahirette Kuran terkedildiği için şikayetçi olacaktır, hadisler veya sünnetinin terk edildiği için değil.(Furkan 30)

http://www.yalnizkuran.com/nicin.htm - http://www.yalnizkuran.com/nicin.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 13:44

Hemen hemen bütün şirk kültürlerinde ortak olan inanç, şefaat inancıdır. Yani büyük mahkemenin kurulduğu o büyük günde, kutsal bir insan çıkıp bizi Allah’ın azabından, araya girerek kurtaracaktır. 

Kuran’da şefaat konusu pek çok yerde işlenir. Bu yazımızda Kuranda geçen şefaat ayetlerini inceleyip, sınıflandırdıktan sonra, bu konudaki anlayışları ve yanlış anlamaları dile getireceğiz. 

Kurandaki şefaat ayetlerini genel olarak uç kategoride inceleyebiliriz:

 1-     O gün hiç kimsenin kimseye şefaatinin fayda vermeyeceğini söyleyen ayetler (2:48; 2:123; 2:254…..)

2-     O gün sadece Allah’ın şefaat edeceğini söyleyen ayetler (6:51; 6:70)

 3-     Allah’ın yapacağı bu şefaatin sadece doğru, dürüst ve Allah’ın kendisinden razı olduğu kimselere yarar sağlayacağını söyleyen ayetler (19:87; 20:109….)

 Bunların içinde en çok yanlış anlaşılan veya anlamı saptırılan ayetler, üçüncü kısımdaki ayetlerdir. Şefaat inanışına karşı olan alimler dahi  bu ayetleri yanlış anlamışlardır.

 Şimdi bu üç sınıf ayeti inceleyelim ve karşılaştıralım:

 1-     O gün hiç kimsenin şefaatinin fayda vermeyeceğini söyleyen ayetler:

    Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiç kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz. (2:48)

 2:123 ve 2:254 ayetleride bu ayetteki manayı ifade eder.

   Bu ayetler apaçık bir şekilde gösterir ki, o gün hiç kimse bir başkasına şefaat yetkisine sahip değildir ve hiç kimsenin şefaati bir diğerine fayda vermeyecektir.

 2-     O gün sadece Allah’ın şefaat edeceğini söyleyen ayetler:

 Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla uyar. (6:51)

    Yukarıdaki ayet açık bir şekilde, müminlerin Allah’tan başka bir şefaatçisinin olmadığını belirtiyor.

    Buraya kadar kesin olan şey, o gün hiç kimsenin bir başkasına şefaat edemeyeceği ve de o gün tüm şefaat yetkisinin Allah’a ait olduğudur.

   Ancak üçüncü kısımdaki ayetler, çoğunluk (fıkıh dilinde cumhur) alimler tarafından ya yanlış anlaşılmıştır, yada bilerek saptırılmıştır. Şimdi bunları görelim:

 3-     Allah’ın şefaatinin sadece razı olduğu kimselere fayda sağlayacağını söyleyen ayetler:

 Bu ayetlerden birisi 19:87 ayetidir.

Ayetin kelime kelime tercümesi şu şekildedir:

 Rahman’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaate sahip olmayacaklardır. (19:87)

 Yine 43:86 ayetide yukardakine benzer bir manayı ifade eder.

 Bu ifadeden iki mana çıkabilir:

 a-      Allah’tan söz alanların şefaat edebileceği

b-     Allah’tan söz alanların şefaatten faydalanabileceği

 Yukarda izah ettiğimiz gibi, o gün hiç kimsenin şefaat edemeyeceğini düşünürsek, birinci seçeneği elemek zorunda kalırız. Aksi takdirde kuranda apaçık bir çelişki oluşur.

 Bu durumda ikinci seçeneği almak zorundayız. Yani Allah’ın yapacağı şefaatten, sadece Allah’tan söz ve izin alanlar faydalanabilecektir.

 Bu açık örneğe rağmen meallerin çoğunda birinci seçenek tercih edilmiş ve apaçık bir çelişkiye düşülmüştür.

 Bir başka ayet ise 20:109 ayetidir. Ayetin çevirisi tam olarak şöyledir:

 O gün şefaat fayda vermez. Ancak Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna. (20:109)

 21:28 ve 32:4 yukardaki ayetin bir benzeridir.

 Ayetten açıkca anlaşılan mana şudur ki, o gün Allah’ın yapacağı şefaatten sadece Allah’ın sözünden hoşnut olduğu kimseler faydalanabileceklerdir.

 Oysa pek çok meal bu ayeti şu şekilde çevirmiştir: “O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.” Bu çevirinin dil yapısına uygun olduğunu farzetsek bile -ki oda ayrı bir konu- Kuran’ın ruhuna aykırı olduğu apaçıktır.

 Özetlersek:

-         O gün kimse kimseye şefaat edemeyecektir.

-         O gün şefaat edecek olan sadece Allah’tır.

-         O gün Allah’ın yapacağı bu şefaat sadece Allah’ın razı olduğu kimselere fayda sağlayacaktır.

 Hakan Arslan

http://www.yalnizkuran.com/sefaat.htm - http://www.yalnizkuran.com/sefaat.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 13:59

"KURAN'I MESAJ İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK; YOK MU ÖĞÜT ALAN?"

Muhammed Peygamberin vefatından kısa süre sonra cahiliyye devrinin kabileciliğini ve putperestliğini hortlatan münafıklar, birçok müslümanı öldürmüşler ve Emevi'lerin başlattığı şeytani halifelikle birlikte islam'ın mesajını tahrif etmek ve onu ortaçağ Arap kültürüne dönüştürmek için maaşlı dinadamlarını seferber etmişlerdir.

İslam dininin biricik kaynağı olan Kuran'ın anlaşılmaz, detaysız ve yetersiz olduğunu ileri süren müşrik dinadamları, yalnız Allah'a özgülenmesi gereken dini Allah + Peygamber + sahabe + tabiin + mezhep imamları + mezhepte müctehitler + eski alimler ve şeyhler + daha sonra gelen alimcikler ve şeyhciklerden oluşan bir anonim şirketin ortaya koyduğu bir beşerî din çorbası haline dönüştürdüler. (Lütfen şu sure ve ayetlere bakınız: ( http://19.org/km/EY/7#29 - Zamanımıza kadar etkileri süren bu felaketli dönemde Kuran'ın yeterli olmadığı inancı yaygınlaşmış ve ciltlerle hadis ve fıkıh kitapları uydurulmuştur. Bu "mişna"ları kabul etmeyenler sapık ve mürted (dinden dönenler) olarak damgalanmışlar ve hatta işkenceler altında katledilmişlerdir. Ebu Hanife, hadis uydurukçularının gazabına uğrayan ve Emevi ve Abbasi zalimlerinin işkencehanelerinde çile çeken mazlumlardan sadece birisidir. Oldukça şiddetli bir devlet terörünün estiği o günlerde Kuran'a rağmen bambaşka dinler oluşturulmuştur. Kurandaki kavramların anlamını kaydırmak için seferber olunmuştur. Peygamberin okuma yazma bilmediği yalanından, onun insanların gözlerini kızgın çivilerle oyup çölde ölüme terkettiği iftirasına kadar... Taşla öldürme iftiralarından, Kuran'da nasih-mensuh ayetler bulunduğu şeklindeki melanete kadar... Aç bir keçinin yiyerek Kuran'dan çıkardığı taşlama ayetinden, halktan korktuğu için onu Kuran'a sokamıyan hazrete kadar... Mezhepçiliğin kutsanmasından, şefaat mitolojilerine kadar... Hacerül esved denilen işaret taşının putlaştırılmasından, peygamber mezarının ziyaretinin faziletlerine kadar... Peygamberin 30 erkeğin cinsel gücüne sahip oluşundan, sahabenin kadınlarına koşarken orgazm oluşlarına kadar... Aişe anamızın 53 yaşındaki Peygamberle evlenirken 9 yaşında olduğu yalanından, Peygamberin bir gecede 9 kadinla cinsel ilişkide bulunuşuna kadar... Peygamberin Medine'de bir Yahudi tarafından büyülendikten sonra haftalarca şaşkın şaşkın dolaşmasından, açlıktan ötürü zırhını bir yahudinin yanına bir kaç kilo arpa karşılığında rehin bırakmış olarak ölmesine kadar... "Alim"lerin icmasının dini kaynak oluşundan, "sevadül azam" yani "büyük karaltı" masallarına kadar... Miracta Allah ile namaz pazarlığından, ayın mucizevi bir biçimde yarılıp bir parçasının Ali'nin bahçesine düşmesine kadar... Dinden dönenin öldürülmesinden, namaz kılmayanın dövülmesi veya öldürülmesi gerektiğine kadar... Erkeklerin kadınlardan üstün oluşundan, hayızlı kadınların camiye girmemeleri ve Kuran'a el sürmemelerine kadar... kadınları eşekler ve köpeklerle aynı kategoride değerlendirmekten, cehennemi kadınlarla doldurmaya kadar... haremlik ve selamlık yoluyla kadınları hayattan soyutlamaktan, kadınları peçe ve çarşafla örtüp kimliklerinden soymalarına kadar... Erkeklere altın ve ipeğin haram kılınışından, müziğin resmin ve satrancın haram edilişine kadar... Boşama haklarını gasbederek kadınları köleleştirmekten, erkeğin ağzından kazara çıkan bir kaç sözle aileleri dağıtmaya kadar... Zekatı senede bir kereye indirmekten, Haccı birkaç güne sıkıştırmaya kadar... Namazı üç vakitten beşe çıkarmaktan; sünnet, nafile ve teravih namazları uydurmaya kadar... Hayvanlarla ilgili yüzlerce haramlar uydurmaktan, Kureyş'in ağız zevkinin bu konuda dini ölçü kabul edilmesine kadar... Hilafetin Kureyş'in hakkı oluşundan, "la ilahe illallah" demedikçe insanları öldürmenin gerekliliğine kadar... Sakal bırakmanın ve sarık sarmanın faziletinden, kabak sevmemenin peygambere hakaret sayılmasına kadar... Peygambere uymanın hadis kitaplarına uymakla eş anlamlı oluşundan, hadislerin ayetleri iptal edebileceği küstahlığına kadar...

Profesyonel din adamları, insanları Kuran'dan uzaklaştırmak için Kuran'ın zor, anlaşılmaz ve mücmel olduğu yalanını yüzyıllarca empoze ettiler. Kuran'ın anlaşılması için yüzlerce ciltlik rivayet kitaplarının didik didik edilmesi gerektiğine kananlar, Kuran'ı öğrenmeye vakit bula-madılar. Vakit bulanlar ise kafalarını binlerce hurafeyle doldurduklarından ve üstelik Kuran'ı bunlara muhtaç kabul ettiğinden onu anlama şansını baştan kaybettiler. Nitekim, Allah'ın korunmuş Kelamını korunmamış kul sözlerine muhtaç görenler, Kuran'ın anlaşılmasının zor olduğunu iddia edip durdular.

Seneler önce İlahiyat fakültesinin bazı öğretim görevlilerinin katıldığı bir açık oturuma dinleyici olarak katılmıştım. Oturumun konusu "Kuran'ın Anlaşılması" üzerine idi.
 

Oturuma katılan fıkıh hocası, "fıkıh ve fıkıh usulu bilin-medikçe Kuran anlaşılamaz," dedi. İslam tarihi hocası ise "İslam tarihi bilinmeden Kuran anlaşılamaz," dedi. Tasavvufçuya göre "Tasavvuf kavranmadıkça Kuran anlaşılamaz" dı. Hadis hocasına göre de "Hadis ve hadis usulu bilinmeden Kuran anlaşılamaz" dı.

Açıkoturuma katılan dört öğretim görevlisi Kuran'ın anlaşılmazlığında ittifak ve hatta "icma" etmişlerdi. Fıkhı, hadisleri, tasavvufu, ve İslam tarihini anlamak ve doğruları yanlışlardan ayırmak için Kuran'ın, her şeyden önce Kuran'ın bilinmesi gerektiğini söyleyeceklerine; tam tersi bir yolla Kuran'ın önüne yüzlerce ciltlik külliyatı ve çelişki dolu uydurmaları koyuyorlardı.

Muhammed peygamberin biricik şikayetinin "halkının Kuran'dan uzaklaşması" hakkında olması çok ilginç ( http://19.org/km/EY/25#30 - 25:30 ). Buna rağmen, son peygamberin halkı, daha hicri 1. yüzyılda hadis üretim fabrikaları kurmaya başladı. Bu felaketli davranışın sonucunda Kuran'ı anlamaya verilen mesai alabildiğine azaldı, bunun yerine binlerce çelişkiyi içeren ilkel rivayetler üzerinde ihtisaslaşma baş gösterdi. Rivayet kitaplarını değer-lendirmede ortaya çıkan ihtilafları kurumlaştırıcı usul ve mezhep çalışmalarıyla bu şeytani tuzak güçlendirilerek orijinal evrensel mesaj Arap, Yahudi ve Hristiyan kültürlerinin karması bir din haline dönüştürüldü.

Peygambere yakıştırılan yalanların Hadis ve Sünnet adıyla anılacağını önceden bilen Tanrı, Hadis (söz) kelimesini ayetlerden başka bir söz için kullandığında genellikle kötü bir anlamda kullanır ( http://19.org/km/EY/12#111 - 12:111 ; http://19.org/km/EY/31#6 - 31:6 ; http://19.org/km/EY/33#53 - 33:53 ; http://19.org/km/EY/45#6 - 45:6 ; http://19.org/km/EY/52#34 - 52:34 ; http://19.org/km/EY/66#3 - 66:3 ). Sünnet (ya-sa) kelimesi de sürekli "Tanrı'nın sünneti" olarak tanımlanır ( http://19.org/km/EY/33#38 - 33:38 ,62; http://19.org/km/EY/35#43 - 35:43 ; http://19.org/km/EY/40#85 - 40:85 ; http://19.org/km/EY/48#23 - 48:23 ). Dahası, Hadis ve Sünnet'in yanında uydurulan üçüncü öğreti olan İcma (toplu karar) kelimesi de Allah hariç kimin için kullanılmışsa olumsuz bir anlamla mahkum edilir ( http://19.org/km/EY/20#60 - 20:60 ; http://19.org/km/EY/70#18 - 70:18 ; http://19.org/km/EY/104#2 - 104:2 ; http://19.org/km/EY/3#173 - 3:173 ; http://19.org/km/EY/3#157 - 3:157 ; http://19.org/km/EY/10#58 - 10:58 ; http://19.org/km/EY/43#32 - 43:32 ; http://19.org/km/EY/26#38 - 26:38 ; http://19.org/km/EY/12#15 - 12:15 ; http://19.org/km/EY/10#71 - 10:71 ; http://19.org/km/EY/20#64 - 20:64 ; http://19.org/km/EY/17#88 - 17:88 ; http://19.org/km/EY/22#73 - 22:73 ; http://19.org/km/EY/54#45 - 54:45 ; http://19.org/km/EY/28#78 - 28:78 ; http://19.org/km/EY/7#48 - 7:48 ; http://19.org/km/EY/26#39 - 26:39 ; http://19.org/km/EY/26#56 - 26:56 ; http://19.org/km/EY/54#44 - 54:44 ...).

Kuran'ı yeterli görmeyen inkarcılar, Tanrı tarafından Kuran'ı anlamaktan engellenmişlerdir ( http://19.org/km/EY/17#45 - 17:45 ; http://19.org/km/EY/18#57 - 18:57 ). Çok ilginçtir ki, Kuran'ı kaynak olarak yeterli görmeyenler Kuran'ın anlaşılması ile ilgili ayetlerin bizzat kendilerini anlamamışlardır. Nitekim, http://19.org/km/EY/7#3 - 7:3 ; http://19.org/km/EY/17#46 - 17:46 ; http://19.org/km/EY/41#44 - 41:44 ; http://19.org/km/EY/56#79 - 56:79 ayetleri, "hem-tez-hem-kanıt" olan özgün bir dille kanıtı tezin içine gömen birer sanat eseridir.
 

Hemen hemen tüm Kuran ciltlerinin arka kapağında Arapça üç ayet yer alır. Elinizdeki Kuran'a bakarsanız büyük olasılıkla http://19.org/km/EY/56#77 - 56:77 -79 ayetlerinin yazıldığını göreceksiniz. Bütün Kuran'ın içinden neden bu ayetler icma ile seçiliyor merak ettiniz mi? Neden, ellinin üzerindeki isim-sıfatı arasından sadece bir kez burada geçen "Kerim" (Şerefli/Yüce) seçiliyor? Neden Kuran için sıkça kullanılan Zikr (Mesaj), Hakim (Hikmetli), Mübin (Apaçık), Nur (Işık) gibi kelimeler değil de bu ayette geçen Kerim? Neden bu ayet? Neden örneğin, Kuran'ın anlaşılır bir kitap olduğunu üstüste dört kez vurgulayan ayet değil ( http://19.org/km/EY/54#17 - 54:17 ,22,32,40)? Veya neden http://19.org/km/EY/12#111 - 12:111 ; http://19.org/km/EY/15#1 - 15:1 ; http://19.org/km/EY/17#9 - 17:9 ; http://19.org/km/EY/17#88 - 17:88 ; http://19.org/km/EY/17#89 - 17:89 ; http://19.org/km/EY/30#58 - 30:58 ; http://19.org/km/EY/41#3 - 41:3 ; http://19.org/km/EY/55#2 - 55:2 . . . ayetlerinden biri değil? Mesajın "dirileri" uyarmak için gönderildiğini bildiren biricik ayeti içeren YaSin suresini, inadına ölülere hasredenlerin niyetlerinden kuşkulanmaya hakkımız var ( http://19.org/km/EY/36#70 - 36:70 ).

Kuran'ın bilgisine sahip olanlarınız bu sorunun cevabını iyi bilirler: Müşrik din adamları, bu üç ayeti ( http://19.org/km/EY/56#77 - 56:77 -79) icma ile anlamamışlar ve anlamadıkları biçimiyle onların halkın büyük çoğunluğunu Kuran'dan uzaklaştırabileceğini düşünmüşlerdir. Nitekim onlar bu ayetlerin anlamını, abdestsiz olanların Kuran'a DOKUNMAMAları olarak çarpıtırlar. Hayızlı kadınları "pis" olarak değerlendirdiklerini de düşünürsek, anlamı icma ile çarpıtılmış bir ayeti en popüler ayet ve o ayette geçen Kerim kelimesini en popüler sıfat haline getirmelerinin şeytani bir melanetin ürünü olduğu anlaşılır. Kuran'ın bir cep kitabı, bir başucu kitabı olmasını engellemek, Kuran'ı rafa kaldırmak ve duvara çivilemek amacını güden plan ne yazık ki büyük oranda başarıya ulaşmıştır. Kuran, bir tren gibi, yüksek voltajlı bir trafo veya cin gibi çarpacak tehlikeli bir nesneye çevrilmiştir. Kuran, anlaşılması çok zor, dokunulması tehlikeli, ve ulaşılması imkansız "yüce" bir kitap olunca, hoşgelsin hadisler, sünnetler, mezhepler ve din ticareti yapan parazitler.

Günümüz "Müslümanlarının" bildiği ve uygulamaya çalıştığı İslam, yüzyıllar boyu, din adamlarının uydurdukları kurallarla öylesine bozulmuştur ki Muhammed'in bildirdiği islam diniyle ilgisi kalmamıştır. "Ulema" geçinen din adamları, o kadar çok şeriatlar, haramlar, çarşaflar, peçeler, gıdasal yasaklar, sakallar, sarıklar, istincalar, istibralar, misvaklar, sağ ayaklar, sol ayaklar, hadisler, sünnetler, şefaatler, hazretler, efendiler, kerametler, melanetler, evliyalar, şerifler, seyyitler, hırkai şerifler, kılı şerifler, takiyyeler, takkeler, tespihler, tekkeler, mezhepler, tarikatlar, şatahatlar, muskalar, istihareler, hülleler, hileler, türbeler, nafileler, mekruhlar, menduplar, sevaplar, müstehaplar, fetvalar ve palavralar uydurmuşlardır ki İslam dinini Allah'ın doğadaki ayetleriyle çelişen, karmaşık ve yaşanmaz bir dine çevirmişlerdir. Müslüman halkların dünyanın bu kadar gerisinde kalmalarının en önemli sorumluları bu müşrik dinadamları ve onları kullanan politikacılardır. Tanrı bu durumu düzeltmek ve mesajını hurafe ve bidatlerden arındırmak için "büyüklerden biri" diye nitelediği mesajı gönderdi bize ( http://19.org/km/EY/74#30 - 74:30 -35).

Maalesef, bugün müslümanlık iddiasında olanların büyük çoğunluğu, Muhammed peygamberin tebliğ ettiği din yerine onun baş düşmanları olan Ebu Cehil'in ve Ebu Leheb'in savunduğu şirk ve cehalet dinini izlemektedirler. Ne var ki Allah'ın verdiği söz gelmiş ve yüzyıllardır anlaşılmaz ve yetersiz diye damgalanarak köşeye atılan Kuran'ın mesajı karanlıkları dağıtmaya başlatmıştır.

Ördükleri örümcek ağlarının ve cehalet duvarlarıyla oluşturdukları karanlıklarının dağılacağını hisseden profesyonel dinadamları ve onların kör izleyicileri büyük görültüler koparabilir. Bu çevirinin halka ulaşmaması için ellerindeki tüm imkanları kullanabilirler; hakaret, iftira ve yaygaralar ile gerçeğin işitilmesini engellemek isteyebilirler.

Çırpınışları boşunadır. Zira, mesaj tüm aydınlığıyla artık dünyayı aydınlatıyor. Ne ülkelerin sınırları bunu engelleyebilir, ne despot yönetimlerin yargıçları ve yasaları, ne de engizisyon mantalitesine sahip olanların fetvaları. İslam'da reform gerçekleşecek ve din sadece Allah'a has kılınacaktır. Allah'a Hamdolsun.

Kuran, tüm Kuran, başka şey değil sadece Kuran.

Ocak, 1999
Arizona, USA

Dr. Edip Yüksel
http://www.yalnizkuran.com/edip_yuksel_mesaj.htm - http://www.yalnizkuran.com/edip_yuksel_mesaj.htm



-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 14:25
"Bu, büyüklerden biridir ve insanlara uyarıdır. Artık isteyen ilerler isteyen geri kalır." (74:36-37).

Muhammed peygamber öldükten sonra şeytani bir gelişme oldu. Erkek din uleması, Kuran'ın öğretilerine doğrudan aykırı bir şekilde, dini yalnızca Allah'a özgülemek yerine onu aşağıdaki listedeki 'kutsal' ortakların bir ürünü haline dönüştürdüler:

*Allah +
*Muhammed +
*Muhammed'in arkadaşları +
*Muhammed'in arkadaşlarının arkadaları +
*Mezheb kurucuları +
*Mezheblerin sonraki önderleri +
*Belli bir mezhebin ilk uleması +
*Belli bir mezhebin son uleması; vb, vb.

Bu ortaklık Muhammed'in sözleri sayılan 'hadis'leri, Muhammed'in yaptıkları sayılan 'sünnet'i, bazı seçkin eski ulemanın ortaklaşa hükmü sayılan 'icma'yı ve onların her birine ait ictihadlardan oluşan 'şeriat'ı üretti ve sonuçta Muhammed'in bu dünyadan ayrılışını izleyen yaklaşık otuz yıl içinde birbirine düşman bir sürü mezhep ortaya çıkardı (6:159; 23:52-56). Ortaçağa ait Arap/Hristiyan/Yahudi kültürlerinin bu bileşkesi, son peygamberin ilettiği din guya bu imiş gibi, insanlara Allah'ın kuşkudan arınmış dini diye sunuldu. Oysa gerçekte Allah'ın insanlara seslenme aracı olarak Muhammed'e indirdiği son ve geçerli tek ileti Kutsal Kuran idi; orada şöyle deniyordu:

"Onu sana Biz okuyacağız. Bizim okumamızı izle. Sonra onu açıklamak ta Bizim işimiz." (75:18-19)

İslamın kutsal kitabının yorum ve çevirisi diye ortaya konan bilgisiz, hoşgörüsüz, kadın düşmanı, çağdışı ve hurafelere dayalı uygulamalar ne yazık ki yüzyıllarca katlanarak birikti. Şimdi artık o beşeri kuruntu ve gelenek katmanlarını ilahi kitabın sırtından koparıp atmanın ve Kuran'daki gerçek iletiyi insanlara yeniden tanıtmanın zamanıdır. (6:21; 7:29; 9:31; 16:52; 39:2, 11, 14; 40:14,65; 42:21; 45.17; 74:1-56; 98:5).

Son derece zalim bir din devletinin güdümünde pek çok insan bizim, İnglizce 'his' zamirine atfen Hislam dediğimiz sistemi kurma işine soyundu. Allah'ın kitabına ekleme yapma veya ona katılma şansları yoktu ama hadis sayesinde bidatın, hurafenin, uydurmanın ve çarpıtmanın kapıları sonuna kadar açıktı. Buhara'dan bir adam çıkıp kulaktan dolma söylentileri Muhammed peygamberden iki yüz yılı aşkın bir süre sonra toplamaya başladığında dinsel hurafelere ve uydurmalara son derece uygun bir coğraya ve toplum yapısı vardı. O insanların kendileri ve ana babaları mezheb savaşlarına ve kıyımlara katılmışlardı. Dinsiz, Hristiyan ve Yahudi pek çok kişi kuşkulu nedenlerle İslama girmişti ve çoğu, yeni dini özümsemeden, eski kültürünü ve dinden beklediğini İslama taşımayı yeğlemişti. Seçkinler kendi dini duruşlarını haklı gösterip kabul ettirmek amacıyla dini, kültürel ve politik görüşlerine ait uygulamaları bu yeni hadis, sünnet, tefsir ve fetva modası sayesinde bol bol pazarladılar. Ayrıca, (vahyin nedenleri hakkında) esbab-ı nüzul denen sayısız öyküler uydurdular; her ayetin neden indirildiğini açıklıyormuş gibi yapıp ilahi iletinin anlamını çarpıttılar ya da kapsamını daralttılar. Belli bir din, kültür, kabile, mezheb, tarikat ya da hükümdarı yüceltmek için kelimelerin anlamını ve bağlamını kaydırdılar. Erkek hepbanacılar, ruhbanlar ve kadın düşmanları bu yozlaştırma hareketini ustaca kullandılar. Muhammed'in sözleri ve edimleri olarak kutsanan kulaktan dolma söylentiler ve onun ilah edinilen sahabelerinin adları bölüp parçalamada, kültürel eritmede, hattâ ticari tanıtımda güçlü birer araç ya da Truva Atı olarak kullanıldı. Özetle, Kuran dışlandı; ilahi ileti fena halde çarpıtıldı.

Muhammed'e ait olduğu öne sürülen binlerce hadis onun ölümünden hemen sonra uydurulmaya başlandı, ikiyüz yıl sonra devşirildi, ve yüzyıllar sonra 'sahih' hadisler adı altında kitaplaştırıldı. Hadislerin uydurulma amaçları şöyle sıralanabilir:

*bir mezhebin öğretilerini bir başkasına yeğlemek (abdesti bozan nedenler, yasak olan deniz gıdaları);
*isyancıları etkisiz kılmak için hükümdarın yetke ve uygulamlarını övmek ya da haklı göstermek (Mehdi ve Deccal);
*bir kabile ya da hanedanın çıkarlarını gözetmek (Kureyş kabilesini ve özellikle Muhammed'in sülalesini kayırma);
*cinsel istismarı ve kadın düşmanlığını haklı göstermek (Ayşe'nin yaşını küçük göstermek, kadınların namazına engel olmak);
*dehşet, baskı ve diktayı haklı göstermek (Ureyne ve Ukeyle halkından bazılarını işkenceden geçirmek, Medine'deki Yahudi halkı yok etmek, şiirle eleştiri yapan bir kadın ozanı öldürmek);
*ibadete ibadet, dindarlığa dindarlık eklemek (nafile namazlar);
*hurafeleri diriltmek (büyücülük yapmak, Kabe'nin yanındaki kara taşa tapınmak);
*bazı nesne ve edimleri yasaklamak (hayvan ve insan resmi yapmak, müzik aleti çalmak, satranç);
*Yahudi ve Hristiyanların inanç ve uygulamalarını İslama sokmak (taşla öldürmek, sünnet etmek, başörtüsünü dayatmak, inzivaya çekilmek, tesbih çekmek);
*İslamdan önceki Mekke'de yaygın olan inanç ve uygulamaları yeniden yaşama geçirmek (şefaat, kölelik, aşiret tutkusu, kadın düşmanlığı);
*halkı hoşlandıran öyküler uydurmak ('miraç'ta göklere çıkıp namaz pazarlığı yapmak);
*Muhammed'i tanrılaştırıp onu öteki peygamberlerin üstüne çıkarmak (ayın parçalanması dahil bir sürü mucize);
*tektanrıcılara karşı hadis kullanmak (yalnızca Kuran diyenleri suçlamak); ve hattâ
*bir çiftliğin ürünlerini tanıtmak (Ajwa kasabasında yetişen hurmaların üstünlüğü) ...

Anılan bu amaçlara ek olarak Kuran'daki 'muğlak' veya 'anlamsız' kelime ve ifadeleri açıklamak, hadislere aykırı ayetleri çarpıtıp uyarlamak, veya Kuran dışı eften püften bilgiler sunmak için de bir sürü hadis uyduruldu (Örneğin: Sakar, 2:187; 8:35 ...)

Hislam değil İslam
Kuran'ı inceleyelim önce ve bir barış, iman ve yalnızca Allah'a teslimiyet düzeni olan islamın esaslarını sayıp dökelim.

İslam:
*islam özel isim değildir; kök olarak teslimiyet/barış anlamına gelir. İbrahim'le yeni bir aşamaya ulaşan (4:125; 22:78) ve tüm peygamberler ve elçiler tarafından iletilen ilahi sistem Allah tarafından bu kelimeyle tanımlanır (5:111; 10:72; 98:5).
*yalnızca Allah'a teslim olmaktır (2:112,131; 4:125; 6:71; 22:34; 40:66).
*doğa ile uyumlu evrensel ilkeler sistemidir (3:83; 33:30; 35:43).
*yalnızca öznel deneyimler değil nesnel kanıtları da ister (3:86; 2:111; 21:24; 74:30).
*bir savın doğruluğunu kabul etmek için kalabalıklara veya duygulara değil aklın ölçüsüne başvurmamızı bekler (17:36; 4:174; 8:42; 10:100; 11:17; 74:30-31).
*bilgi, eğitim, ve öğrenime önem verir (35:28; 4:162; 9:122; 22:54; 27:40; 29:44,49).
*insanın yeryüzündeki yaratılışını bilimsel olarak araştırmamızı öğütler (29:20).
*Allah ile insanın arasına din adamlarının ve şefaatçıların girmesini reddeder (2:48; 9:31-34).
*dinden çıkar sağlamayı yasaklar (9:34; 2:41,79,174; 5:44; 9:9).
*bireyin özgür ve sorumlu davranmasını, ve yetkisiz yetkililere boyun eğmemesini savunur (6:164).
*her türlü inanç ve düşüncenin özgürce açıklanabilmesini savunur (2:256; 18:29; 10:99; 88:21-22).
*kamu işlerinde yöneticilerin seçilmesini ve toplu danışmayı gerekli görür (42:38; 5:12).
*yönetime bütün vatandaşların katılmasını sağlayan bir demokrasiyi önerir (58:11).
*rüşveti yasaklar; çıkar gruplarının ve şirketlerin yönetimde tekel olmasının önlemlenmesini öğütler (2:188).
*yönetici seçiminde ehliyet ve adalet ilkelerinin gözetilmesini emreder (4:58).
*herkes için adaleti savunur; ve hukuk sözkonusu olunca hiçbir ırkı, dini veya mezhebi kayırmaz (5:8).
*yönetim ya da bireylerce hakkı yenen herkese tazminat almak veya adaleti gerçekleştirmek için dilekçe ile şikayette bulunabilme hakkı tanır (4:148).
*sosyal yardım, ekonomik özgürlük ve zenginliğin paylaşılmasını teşvik eder (2:215, 59:7).
*her bireyin yaşama hakkına son derece saygı gösterir (5:32).
*bir toplumun niteliğinin kendisini oluşturan üyelerin niteliğine bağlı olduğunu prensip edinir (13:11).
*kişinin özel yaşamına saygı göstermemizi emreder (49:12).
*delillerle kanıtlanıncaya kadar her sanığı suçsuz sayar (49:12).
*tanıklık edecek olanları olası tehditlerden korur (2:282).
*suçsuz kimseleri başkasının suçundan sorumlu tutmaz (53:38).
*kişilerin malvarlığını güvence altına alır (2:85,188; 4:29; ancak 24:29 ve 59:6-7'deki durumlar istisnadır).
*üretmeyen ekonomiden uzak durmamızı öğütler (2:275; 5:90; 3:130).
*yoksullara bakmamızı ve yardım etmemizi ister (6:141; 7:156).
*insanların ırk ve cins farklılığını bir avantaj olarak görmemizi ve Adem'in çocukları olarak birbirimize olan eşitliğimizi vurgular (49:13).
*kadınları erkekler gibi saygin kabul eder (3:195; 4:124; 16:97).
*bilincin önemini vurgular (5:90).
*bütün ulusları birbiriyle barış içinde yaşamaya çağırır (2:62; 2:135-136, 208).
*dünyayı bütün insanların evi sayar ve bir ülkeden diğer ülkeye göç etmeyi herkesin hakkı kabul eder (4:97-98).
*saldırganları güçle caydırıp barışı gerçekleştirmemizi ister (60:8,9; 8:60).
*'altın kaplamalı bronz' kuralı, yani bağışlamanın teşvik edildiği hukukta suç, suçlu ve ceza arasında benzerlik kuralını izler (42:20; 7:33).
*hakkı yenenlere ve baskı görenelere arka çıkmamızı emreder (4:75).
*insanlara doğruluk ve güzel ahlakta yarışmayı öğütler (16:90)
*insanları, barış, dürüstlük ve nezaket gibi iyi şeylere özendirip kötülükten caydırmaya çağırır (3:110)
*ahlaki değer ölçülerinin yüksek tutulmasını ister (25:63-76; 31:12-20; 23:1-11).
*doğal çevreyle uyum içinde yaşamamızı emreder (30:41).
*Allah'ın onayladığı tek yasa/sistem'in islam olduğunu bildirir (3:19,85).

Sonuç olarak, İslam yani teslimiyet ve barış denen ilahi sistemin yerini almak üzere ulema tarafından hadis, Sünnet ve mezhep kuralları üretilerek bizim Hislam dediğimiz bir din uydurulmuş durumda. Öyle bir çarpıtma ki bunun derinliği ve genişliği insanın hayal gücüne dahi sığamaz. (Çarpıtma örnekleri için SERİM bölümüne bakınız.)

Gerçeği kabul edelim ki Gerçek bizi Özgürlüğümüze kavuştursun
Aşağıdaki sözlerin sahibi size düşman değil, sizinle aynı kitabı ve tarihi paylaşan biridir. Sizinle candan ilgilenen biri. Sizin derdinize ve başınıza gelen belalara geceleri ağlayan biri. Sizin cömertlik ve içtenliğinizi, bir türlü gerçekleşmeyen düşlerinizi, umutlarınızı, trajedilerinizi, korkularınızı, aptallık ve yanılgılarınızı bilen biri. Ne olur bir kerecek kulak verin ona. Önyargı ve bağnazlığa, saplantı ve nefrete hayır deyin.

Gerçeği kabul edelim ki gerçek bizi özgürlüğümüze kavuştursun.
Sorunlarınızın nedenini dışınızda aramayın; aynaya bakın önce. Tamam, öteki ulusların yayılmacı emellerini; insanlarınıza karşı yürüttüğü gizli-açık siyasi, ekonomik ve kültürel çalışmalarını görmezden gelin demiyorum. Ama kendinizi değiştirmedikçe durumunuzu değiştirmezsiniz. Hem tarihinizdeki işgallerinizi, saldırılarınızı, kıyımlarınızı özleyeceksiniz, hem kokuşmuş Emevi, Abbasi ve Osmanlı halifelerinin yayılmacı siyasetleriyle övüneceksiniz, hem de size aynı şeyleri yapan başkalarını yereceksiniz! Bu çifte standart ahlaki olamaz. Allah size de aynı gücü verseydi bu tavırla dünyayı sizin şu andaki güçlü düşmanlarınızdan belki daha çok bozup ezecektiniz. Kendinizi ve yurdunuzu düzeltmedikçe onları sürüp çıkaramazsınız. Kendinize kendiniz acımadıkça başkasından acıma bekleyemezsiniz.

Gerçeği kabul edelim ki gerçek bizi kendimizle övünmekten kurtarsın
Geçen yıla ait buluşların patent listesine bir bakın. Sizin grubunuz, ulusunuz ve dininizden olanların kaç patenti var orda? Bilgi ve teknolojik ilerlemenin yaşam kadar önemli olduğu bir dünyada sizin durumunuz hakkında çok şey anlatır bu. Gelişmiş ülkeler listesine bakın. Orda sizin grubunuz, ulusunuz, dininizden kaç ülke var? Yüzyıllar önce demokrat, uygar, adil, ve özgür olmanın örneği idiniz; matematik, gökbilimi, tıp ve felsefede öncüydünüz. Bir de şimdi bakın çevrenize. Aynaya bakın. Kimi görüyorsunuz? Osmanlı şeyh ül-islamları tarafından verilen dini fetvalara uydunuz habire. Kuzey Afrika'dan İran'a, bugünün Türkiye'sinden Arabistan yarımadasına uzanan geniş topraklarda matbaayı dahi yasaklayan fetvalar. 1455'den ta 1727'ye kadar matbaasız koskoca bir 272 yıl, paha biçilmez bir 100 000 gün heba ettiniz. Avrupa ise Allah'ın doğadaki ayetlerini incelemeye vermişti kendini. Ve karşılığında siz güçten düşüp cehaletin dibine batarken onlar Allah tarafından rönesans, dini reform, teknoloji ve ilerilik gibi nimetlerle ödüllendirildiler. Avrupalılar felsefi tartışmalar yaparken sizin tek uğraşınız kutsal kitabı papağan gibi okumaktı. Oysa o kitapta öğrenmenin, sorgulamanın, bilgi edinip buluşlar yapmanın önemi vurgulanıyordu. Siz yalnızca söylenti ve hurafelerden oluşan elyazması kitaplara ve padişahın tam desteğiyle felsefeyi yok etmeye azimli bir Gazali'nin sefil düşüncelerine takıldınız. Avrupa kendisini kralların ve kilisenin baskısından kurtaracak daha iyi bir sistem ararken siz padişahı ve yapay ilahlarınızı öven elyazması şiirler okuyordunuz. Sonuçta ülkeniz, adınız, görüntünüz ve dininizin anıldığı her yerde gerilik, baskı, dehşet ve yoksulluk akla gelir oldu. Şaşılacak yanı yok bunun. Siz dünyanın serseri takımı oldunuz.

Gerçeği kabul edelim ki gerçek bizim cehalet zincirlerimizi kırıversin
Dindarlarınız bir ara, mollalar yönetime geçerse düşlerinizin gerçek olacağı, geçmişinizin görkemli günlerinin geri geleceği umuduna kapıldınız. “İstiklal, azadi, hükümet-i islami” (bağımsızlık, özgürlük, İslami yönetim) sözünü verdiydiler. Ama yalnızca sarıklı sülüklerin kaynaştığı bir gerilik ve şeytani bir yönetim azmağı kazandınız. Kiminiz ise umudunu Afganistan'daki Sünni Talibana bağladı; saygınlığı ve görkemi onlar getirecekti size. Ama getirdikleri, Suudi yönetimden bile berbat bir frankeştayndı: kadınları kara çuvallara tıktılar, o vahşi taşla ölüm cezasını yaşama geçirdiler, eğitimi kadınlara yasak ettiler, cahillik katlana katlana büyüdü ve Afganistan uluslararası bir afyon çiftliğine dönüştü. Atalarınızın kucağınıza bırakıp gittiği din ve mezhebi, veya mollaların, şeyhlerin, imamların öğretilerini sorgulamak aklınızdan bile geçmedi. Size düş diye pazarlanan karabasanı hiç sorgulamadınız.

Gerçeği kabul edelim ki gerçek bizi saldırganlıktan kurtarsın.
Allah size gelişme aracı olarak kullanın diye doğal zenginlik vermiş. Ama onun da geliri kokuşmuş, keyifçi, dar görüşlü, gerici ve baskıcı krallar, emirler, aşiret başları ve mollalar tarafında saçılıp savruluyor. Kendisine guya bağlı olduğunuz kutsal kitap size demokratik bir sistemi salık veriyor. Ama siz onu kurup özgür olacağınıza kafeteryalarda, sokaklarda, ve kokuşmuş eskici bürolarında vakit öldürüyorsunuz. Oysa oraların tek ürünü kocaman bir sıfır.

Gerçeği kabul edelim ki gerçek bizi uyuşukluk ve kölelikten kurtarsın.
İçinde yaşadığınız toplumun yarısına bakın. Karılarınız, analarınız, kızkardeşleriniz, kız çocuklarınız. Ne yaptınız onlara? Diri diri gömdünüz. Peki hâlâ hangi akılla barış, ilerleme ve ilahi esirgeme umuyorsunuz? Siz aynı Allah tarafından yaratılanların yarısını, sizin öteki yarınızı, analarınız, kızkardeşleriniz ve kız çocuklarınızı böylesine aşağılarken ve Allah'ın onlara da tanıdığı insan haklarını gasbederken, onlara insan müsveddesi muamelesi yaparken nasıl umarsınız mutlu olmayı? Bir de kalkıp Allah'a diyeceksiniz ki bütün bu kötülükleri Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Hanbel, İbn Mace, Ebu Davud, Malik, Kafi adındaki ilahlarınızı ve daha nice imamlar güruhunu, mollaları, din adamlarını. hoşnut etmek için yaptınız! Hiçbiri sizi Allah'ın adaletinden kurtaramaz. Zaten, kadın düşmanı inanç ve uygulamaların bedelini çok pahalı ödüyorsunuz. Özür dileyin analarınızdan, karılarınız, kızkardeşleriniz ve kız çocularınızdan. Firavunlar gibi onlara köle muamelesi yaptığınız için.

Gerçeği kabul edelim ki gerçek bizi aldanışın karanlık deliklerinden çekip alsın
İsrailoğullarının kurban bir ulus konumundan sömüren ırkçı bir güce dönüştüğünü dünya biliyor. Geniş ufuklu pek çok Yahudi de bunun ayırdında; onlar da üzülüyor ve karşı çıkıyorlar. Dünya biliyor ve pek çok insan kabul ediyor ki Filistin halkı 1948'den beri aşağılayıcı faşist bir politikaya, işgale, işkenceye ve kıyıma maruz kalmaktadır. Dünya biliyor ki İsrail'in öldürdüğü Filistin'li çocukların sayısı intihar bombacılarının neden olduğundan çok daha fazladır. Sayılar ve olaylar yazıya geçirilmiştir; İsrail'in Filistin halkına karşı devlet terörü estirdiği kanıtlanmış bir gerçektir. Ve dünya biliyor ki Haçlı, Siyonist, silah-petrol endüstrisi ve öteki etkin çıkar gruplarının oluşturduğu birliktelik yuvalandığı güç kulelerinde Amerikan halkından toplanan vergi gelirini, silahlı ve politik gücü kullanarak trajediyi sürdürmekte; bu savaştan Armageddon, daha fazla toprak ve daha kanlı getiriler ummaktadır. Ama siz yine de aynayı kendinize tutun. Ne yaptınız; ne hale geldiniz? Suçladığınız Siyonistler kadar siz de ırkçısınız. Ayırımsız bütün Yahudiler suçlu size göre; halbuki sizin de sayıp hayran olduğunuz pek çok ulu peygamber, felsefeci, bilim adamı, ve mucit çıkaran Yahudiydiler. Böylece siz intiharcı bir millete dönüştünüz. Oysa Gandi'nin mücadelesi sizin için güzel bir örnektir, her ne kadar İngiliz sömürüsüne karşı onun direnişi edilgenlikten çok başka özellikler taşırsa da. Ama siz nelerin ardına düştünüz: kara cahil önderler, ırkçı ve istismarcı siyaset erbabı, terör örgütleri, sapık din adamları ve hormonlarınız. Eğer hayvani dürtüleriniz yerine aklınızı işletseydiniz, çağdaş tarihten ders alsaydınız, ırkçılığa ve teröre özendiren dini öğretiler yerine Kuran'ı izleseydiniz şimdi Yahudilerin kardeşleri olarak İsrail'le yan yana yaşıyor, Kudüs'ü barış içinde paylaşıyor olacaktınız. Zulme zulümle, ırkçılığa ırkçılıkla, kıyıma kıyımla karşılık verdiğiniz sürece Allah'ın size acımasını bekleyemezsiniz. Özgürlüğü ve barışı başkaları için de istemedikçe özgürlüğe ve barışa kavuşamazsınız. “MüSLiM”in “SiLM”ini (barışını) atarak nasıl Müslim olabilirsiniz?

Gerçeği kabul edelim ki bizi kıskacına alan dehşeti başımızdan savsın.
İnkarcı ve mezhepçi yolda yürümeyi sürdürmekle yalnızca bu dünyada mutsuz ve itibarsız kalmayı değil öteki dünyada da her halde utanç ve cezayı hak ediyorsunuz...

"İnkar etmiş olanlara, 'Allah'ın hoşnutsuzluğu, sizin kendinize olan hoşnutsuzluğunuzdan daha büyüktür. İmana çağrıldığınızda inkar ederdiniz,' diye seslenilir. Diyecekler ki, 'Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Şimdi günahlarımızı itiraf ettik. Buradan bir çıkşı yolu var mı?' Çünkü YALNIZCA Allah'a çağrıldığınız zaman inkar ederdiniz. Ancak O'na ortak koşulunca inanırdınız. Hüküm Üstün ve Büyük olan Allah'a aittir." (40:10-12)

Acı da verse araştırmalar yapıp kendinizi sorgulamanız gerekiyor. Vurdumduymazlığın ve içine körlemesine yuvarlandığınız derin çukurun sizin için bir yazgı olmasını ancak o zaman önleyebilirsiniz. Allah'ın peygamberi aracılığıyla indirdiği gerçek İslami sisteme dönmeniz; önderlerinize kanmadan geçersiz öğretilerin ve çarpıtmaların burgusundan kendinizi kurtarmanız gerekiyor. Allah'ın sesine kulaklarınızı tıkamanız, onun yerine başka dini kuralları ve öğretileri koymanız yüzünden Allah ta sizi kendi aldanışınıza terkettiği için sürekli kayıptasınız.

Yaşam eğlence ve oyundan ibaret değildir... Allah'a verdiğimiz sözü tutup yalnızca O'na kulluk etttiğimizi kanıtlamamız da gerekir.

"Ahrete inanmayanlar Allah tek başına anılınca bunalırlar ama başkaları da anılınca hemen sevinirler." (39:45)

Allah'ın dışında bağlandığınız her şeyi bırakıp yalnızca O'nun yolunu tutmaya var mısınız? Ya da kaybetmeyi sürdürecek misiniz? Gerçeği kabul edelim ki gerçek bizi özgürlüğümüze kavuştursun.

O halde:
*Gelin Kuran'ın dışındaki bütün öğretileri bırakalım; dini yalnızca Allah'a özgüleyelim.

*Haçlı-Siyonist birlikteliği; başımıza sardığı baskıcı kukla yönetimler, kanlı savaşlar ve gizli işlerle aramızdaki kıytırık öğeleri kışkırtarak İslamı şer gibi gösteriyor. Buna engel olalım.

*Baskıcı kralları devirip kendi önderlerimizi seçerek barış, özgürlük ve adaleti sağlayalım; kentlerimizi bombalamak, ülkelerimizi ele geçirmek, doğal zenginliklerimizi yağmalamak ve oraların insanlarını aldatmak için Haçlı-Siyonist birliğinin kullandığı özgürlük bahanesini elinden alalım.

*Mücadelemizde kurşun ya da bomba değil akıl ve bilgeliği kullanalım .

*Hurafe ve ortaçağ kültürünü bırakalım; yeni uğraşımız bilimsel girişimcilik olsun.

*Analarımıza, kızkardeşlerimize ve kızlarımıza ikinci sınıf insan muamelesi yapmayı bırakalım; saygınlıklarını, özgürlük ve kişiliklerini onlara geri verelim.

*Dualarımızda Hristiyan, Budist, Yahudi, Agnostik, kısacası zulüm ve savaş yerine adalet ve barışı destekleyen herkesle birlik olalım.

*Bu konunun tartışılması için yurt içinde ve yurt dışında konferanslar düzenleyelim. Her mezhebin ya da tarikatın liderini elbet çağırabiliriz. Ama tartışmaları tekellerine alıp çalmalarına engel olalım çünkü geçmişte onların Müslümanları çok kötü yönlendirdiğini gördük.

Kanıt, ek bilgi ve felsefik açıklamalar için lütfen:

www.islamicreform.org

Sitesindeki AÇIKLAMA bölümüne bakınız.

Edip Yüksel
Çeviren: Hasan Akçay
http://www.yalnizkuran.com/bildiri.htm - http://www.yalnizkuran.com/bildiri.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 15:08

KAÇ SENE OLDU BİLMİYORUM, AMA herhalde yedi-sekiz sene kadar öncesiydi. Bir dost meclisinin son faslında bir gönül dostum bize ya bir radyodan yahut bir kasetten kaydettiği bir şiiri dinletmişti. Şiiri okuyanın Allah vergisi sesi etkileyiciydi, hoştu. Şiir de hayli dokunaklıydı doğrusu.
Şiiri okuyan kişiyi, aynı zamanda şiirin yazarı olarak bildim seneler boyu. Yıllar geçip internet denilen hayra da şerre de son derece müsait keşfi kullanır hale gelip bu şiirle tekrar be tekrar karşılaşınca da kanaatim değişmedi.

Internet üzerinden bana gelen mektuplar arasında, bu şiiri arkadaş çevresine yaymaya çalışan samimi insanların mektupları da vardı. Ayrıca, İslâm adına hazırlanmış elliye yakın sitede bu şiirin ya Türkçe yahut İngilizce olarak mü'minlerin dikkatine ve rikkatine sunulduğunu görecektim. Ne ki, kimi yazarının isminin bilinmediğini söylüyor, kimi şiiri ilk kez kendisinden işittiğim kişinin adını zikrediyor, kimi başka bir isim veriyordu.
Bunca rivayet arasında, şiirin yazarı kimdir, nerelidir, çözebilmiş değildim. Ama bu şiirin özellikle internet kanalıyla elden ele, dilden dile dolaştığını yakinen biliyordum.

Bir meraktan yola çıkıyordu bütün şiir. "Merak Ediyorum" başlığını taşıyordu zaten: "I Wonder." Ve daha ilk dizelerde, merakının konusu rahatlıkla anlaşılıyordu: "Eğer bir gün Peygamber ziyaretinize gelse/Yalnızca birkaç günlüğüne/Aniden çalsa kapınızı/Merak ediyorum neler yapacağınızı."
Şiir işte bu dizelerle başlıyor; ve devamla, Peygamber bize gelse neler yapacağımıza dair tahminler geliyordu: Neler yapardık sahi? Hemencecik kapıya mı koşardık? Yoksa, hayatımızın bir parçası haline gelmiş eşyaları alelacele oraya buraya saklamaya çalışır da, bu yüzden biraz gecikerek mi açardık kapımızı?

Peygamber aleyhisselam evimizde iken hep yediğimiz şeyleri yer, her zaman konuştuğumuz şeyleri konuşur, hep görüştüğümüz kişilerle görüşür, ve her zaman gezdiğimiz yerlerde yine gezer miydik? Peygamber evimizde olduğu sürece, gerçek yüzümüzün bir şekilde açığa çıkacağı korkusuyla sürekli diken üstünde mi dururduk yoksa? Ve birkaç gün sonra Peygamber evimizi terkettiğinde, üzülür müydük? Yoksa, "Oh be, kurtulduk; vaziyeti de kurtardık!" rahatlığı mı dolardı iç dünyamıza?

Şiirin yazarı, bunu merak ettiğini söylüyordu işte. Ama gerçekte pek de merak ettiği söylenemezdi. Zira, Peygamber bize gelse neler yapacağımızdan emin gibi bir hali vardı. Onun yaptığı, bir merakı dizelere taşımak değil; bir 'merak' imgesi etrafında 'olan'la 'olmamız gereken' arasında yüzleştirme yaşamamızı sağlamaktı. Bu yüzleştirmeyi yaparken, gönül huzuruyla Peygamberin karşısına çıkacak yüzümüzün olmadığını ihsas etmekteydi.

İlk kez duyduğumda, kendimi kendisiyle tamamen hemfikir bulduğum bir şiirdi bu. Yaşadığım hayatın Peygamberin yaşadığı hayata tastamam uyduğunu, yaşadığım mekânın da Peygamberin yaşadığı mekân olduğunu söyleyemezdim. Arkadaşım, dostum, tanıdığım olan kişilerin çoğu için de yapamazdım bunu. Resûlullah'ın hayatında olan birçok şey bizim hayatımızda yoktu; bunu biliyordum. Evlerimizde Resûlullah'ın evinde olmayan birçok şeyin olduğunu da biliyordum. Bu halimizle Peygamber bize gelse yaşayacağım duygunun ancak ve ancak utanç olacağı, yüzümün renginin atacağını, Peygamber aleyhisselam evde olduğu müddetçe evimin bana dar geleceğini tahmin edebiliyordum.

Yakın çevremden duyduğum sözler ve tahliller de bu kanaatimi destekler mahiyetteydi.
'Olan' halimin 'olması gereken'in uzağında olduğunu biliyor olduğum için benim böyle düşünmem normaldi. Beni endişeye sevkeden asıl husus ise, 'olması gereken'e benden çok daha yakın olan insanlardan da benzeri yakınmalar gelmesiydi. Takvalarına imrendiğim kimi insanlar dahi, "Peygamber bize gelse" diye başlayan karamsar enstantaneler sıralıyorlardı. İçlerinden öyleleri vardı ki, bırakın girip de sonra birşeyler söylemeyi, Hz. Peygamber şöyle kapıdan içeri baktığı an evimize girmeyip geri döner diyorlardı.

Takvalarına imrendiğim ve evlerinin Peygamberin evine bir derece benzediğini düşündüğüm insanlar böyle düşünüyorsa benim hisseme neler düşmezdi ki? Onlar böylesine karamsar iken, ben Peygamberin evimizi ziyarete geleceğini hayal edebilir miydim? Geldi ve girdi diyelim, ondan bir yığın azar işitmeyeceğimi umabilir miydim?

Kaldı ki, Peygamber bize gelmeden Peygamber adına bir yığın azar işitiyordum zaten. Birileri, Peygamber adına, beni-seni-onu-bizi-sizi-onları zaten azarlıyorlardı. "Peygamber bize gelse" yaşayacağım yüzleşmenin hüznü beni zaten sarsıyorken, "Peygamber size gelse" kalıbında konuşan birileri, sarsmaktan öte, iç dünyamda yıkımlar yaşatıyorlardı bana.
Meselâ, kimileri evimizdeki eşyaları 'put' diye tarif ederek azarlıyordu bizi.

Tamam, bunların Hz. Peygamberin evinde olmadığını biliyordum, ama Peygamberin böyle şeyleri 'put' diye tarif ettiğini de duymuş değildim. Gelin görün ki, kimine göre, evlerimiz puthaneden farklı değildi. Kâbe'deki putları deviren Peygamber, evimize gelse, Kâbe'de yaptığını evlerimizde de yapmaya girişirdi muhakkak. Neydi şu koltuklar; nereden çıkmıştı
şu masa, sandalye, halı falan filan? Resûlullah'ın evinde var mıydı bunlar? Yoktu.

O halde, bunları evine sokmak demek, Peygamberin sünnetine karşı bidat çıkarmak demekti. Resûlullah ise "Bütün bidatlar dalâlettir" demiş, dalâletin sonucunun ise ateş olacağını müjdelemişti.
Kimilerinin azarı ise, evimizden ziyade, doğrudan şahıslarımızla, daha doğrusu görüntümüzle ilgili idi. Sakal, sarık, cübbe yoksa üzerimizde, vaziyetimiz sakat demekti. Resûlullah'ın sakal bıraktığı ve sakalın fıtrattan olduğunu söylediği ortada iken sakalsız dolaşmak ona karşı bir isyan ve itiraz alâmeti değil miydi?

Bu çıkarımdan son derece emin öyleleri vardı ki, imanı sakalla eşleyen kitaplara dahi rastlamıştım. Sonuçta, sırf sakalı olmadığı için, hatta sakalı filan kişinin sakalıyla aynı boyda olmadığı için imanından şüpheye düşen insanlar da görmüştü gözlerim.
Aynı gözler, tesettürü 'çarşaf 'a kilitleyen kitaplar ve kişiler de görmüştü. Binbir mihnetin ve eziyetin ortasında tesettürüyle okumuş olan, tesettürüyle okuma uğruna sene kaybını göze alan eşim ve emsalleri, kimilerine göre, 'mesture' bile sayılmazlardı aslında.

Kimisi 'sünnete uygun tesettür'ü çarşaf ve peçeye indirgeyerek söylüyordu bunu; kimileri ise, başörtüsünü belli renklerle sınırladığı için.
Örnekler böylece uzayıp gidiyor, sonuçta, 'bana göre' kaydı düşülmeden yapılmış 'sünnete uygun yaşama' tariflerinin etki alanına maruz evlerde müthiş açmazlar gerçekleşiyordu. Gördüklerim, duyduklarım ve de yaşadıklarım, "Peygamber bize gelse" diye başlayan, hele hele "Peygamber size gelse" diye devam eden yorumlar eşliğinde vukua gelen zincirleme arızaları fısıldıyordu kulağıma.

Meselâ, "Peygamber bize gelse azar işitmeyeceğim bir evim olsun" arayışı içinde evlerini Hz. Peygamberin kesinlikle rahatsız olacağı bir kavga ortamına dönüştürenlerin varlığını duyuyordum. 'Sünnete uygun yaşama' tarifine 'bana göre' kaydı düşülmediği için eşiyle ve çocuklarıyla 'sünnet adına' çatışan ve hatta çocuklarını 'sünnet muhalifi' bir hale getiren insanlar biliyordum. 'Sünnete uygun tesettür'ün ancak çarşafla mümkün olduğu düşüncesiyle bir müddet öyle yaşadıktan sonra tesettürü büsbütün bırakan insanlar biliyordum.

Dün sünnetlerde zorladığı insanların bugün farzları yapamaz hale gelmesine seyirci kalmaya mahkum mürşidlerden de haberdardım. Kendisini her gün teheccüde zorladığı 'veya birilerince buna zorlandığı' bir dönemin ardından farz namazları dahi bırakan insanlardan da haberim vardı.

Hem, bakıma muhtaç çocuğu yüzünden tesbihatı yahut Kurân okuması aksadığı için çocuğuna kahırla bakan anneler olduğunu duymuştum. Böylelerinden aldığı derse binaen 'sünnete uygun' yaşamak adına çocuksuzluğu düşünen evlilik adayları olduğunu da. Uyamadığı bazı sünnetlerden dolayı kendisini Peygambere isyan halinde bilen, kendisine bu derece kahırla yaklaştığı için de Allah'ın ona nasip ettiği güzel düşünceleri başkalarıyla paylaşmaktan çekinen, zira kendisi isyan halinde iken başkalarına onlari tebliğ etmenin ikiyüzlülük ve hatta nifak alâmeti olduğunu  düşünen insanlardan da haberdardım.

Ve bütün bunlar, sünnete karşı apaçık savaş açmış olan kesimlerin ve onların nabzına uygun şerbet hazırlayan 'her devrin alimi' kişiliklerin yapmak istedikleri şeyin yanlışlığına bedel, samimiyetle ve dosdoğru bir niyetle sünnete sarılan kesimler arasında da bir algılama ve uygulama sorununun varlığını hissettiriyordu bana. Sonuçlar doğru çıkmıyorsa, yanlış giden birşeyler olmalıydı. Bir yerlerde bir yanlışlık vardı da, bu yanlışlık neydi ve neredeydi peki?

90'lı yılların ortasında ve tam da bu sorularla boğuştuğum hengâmede kader-i ilâhî önüme iki imkân çıkaracak; ve bu iki imkân, hayatımın sonraki zamanları için ciddi açılımlar temin ederken, böylesi sorulara da cevap bulmamı sağlayacaktı.
Bu imkânların ilki, o güne kadarki ihtiyacım ve istidadım nisbetinde anladığım Risale'den 'celâl+cemal=kemal' formülünü, yani celâl-cemal dengesini keşfetmemdi.

Ki, o tarihten sonra yazdığım yazıların bir kısmı, "Yüksek fikir alçalışları" misali, doğrudan bu konu etrafında gelişmişti. Başkaca yazılarımda ise, bu denkleme bir şekilde atıflar yapılmaktaydı. Celâl-cemal dengesinin keşfi muazzam bir açılımdı benim için. Bu keşif, hayata daha bir bütüncül ve daha bir kuşatıcı bakmamı sağlamıştı.

Yine bu keşif sayesinde, kemale ulaşmanın, mükemmeli bulmanın yolunu bulmuş sayılırdım. Kemal hali, uçlarda olmak değil, kıvamında olmaktı. Uçlarda olmak insanın zirveyi bulduğu anlamına gelmezdi; bilakis, iki ucu bir yakaya gelebilen insan zirvede idi.

Meselâ, ne kolaylaştırayım derken zorlaştıranların yolculuğu kemale doğru idi, ne de kolaylaştırmayıp zorlaştıranların. Aslolan, yozlaştırmadan kolaylaştırmak ve yozlaşmasın derken zorlaştırmamak idi.

Bu kemal formülünün, bu celâl-cemal denkleminin hayatın değişik alanlarına uzanan bir dizi veçhesi vardı. Amel-iman dengesi, azimet-ruhsat dengesi, korku-ümit dengesi, uyarma-müjdeleme dengesi, hikmet-rahmet dengesi, ilim-hilim dengesi.. bunlar arasındaydı. İşte, bir kere ana formülü bulunca, o güne kadar hayatımda ve zihnimde bölük pörçük duran, hatta hepsini doğru yerine oturtamadığım için aslında bir türlü yerine oturmayan bir dizi ölçü asıl yerini bulmuştu artık. Hayat binamın temel taşları bu formülle yerine oturmuştu.

Hayatımın denge ve kemal eksenine yöneldiği bu zaman zarfında, hasbelkader, yoğun bir hadis ve siyer okumasına da başlamıştım. Zamanın ve olayların idaresi Kudret Elinde olan Rabb-i Rahîm, Hz. Peygamberin hayatına dair Türkçedeki en geniş hacimli kitabın redaksiyonu gibi bir işi çıkarmıştı karşıma. Bir yıl boyu koskoca sekiz cildi üç defa okuyacak; bu arada Resûlullahın hayatında uçlardan azâde bir zirve halinin en mükemmel örneğini bulacaktım. Bu vesileyle öğrendiğim bir diğer şey, o güne kadar Peygamber ve sünnet adına yüzyüze geldiğim bazı yaklaşımların gerçekte sünnetle ne derece örtüştüğünü sorgulamam gerektiğiydi.

Nitekim, Hz. Peygamberi hayata, kâinata ve fıtrata muhatabiyeti cihetiyle tanımaya adanmış 'Peygamberin Bir Günü' başlıklı çalışmam için otuz küsür cilt hadisi taradığımda, bu sorgulama had safhaya erişecekti.

Bu okumalarımın bana gösterdiği en yalın gerçek, gündelik hayatta yüzyüze geldiğim bir dizi yaklaşımın sünnetin geniş yolunu dar bir patikaya dönüştürdüğü gerçeğiydi. Bu patikadan gidemiyor olmamız, sünnetin dışında olduğumuz anlamına gelmiyordu; zira sünnet yolu o patika değildi. Hadis külliyatları ile günümüze taşınan sünnet yolu, her fıtrattan insanın içinde kendine uygun bir şerit bulabileceği bir çeşitlilik arzetmekteydi.

Meselâ, o kudsî nebi(a.s.m.), "En faziletli amel nedir?" diye sorulduğunda, soran kişinin ihtiyacına ve istidadına göre farklı farklı cevap vermişti. Genç bir sahabiye "Allah yolunda cihad" cevabını verirken, anne-babasıyla sorunu olan bir başkasına "Ana-babaya iyilik etmendir" demişti. Yaşlı bir hanıma verdiği cevapta ise, en kısa namaz tesbihatı zikredilmekteydi.

Meselâ, o kudsî nebi(a.s.m.), ümmet için nümune-i imtisal olan Ehl-i Beytinin en mümtaz siması olarak kızı Fâtıma'nın renkli ve nakışlı bir perde edinmesi üzerine kızının evinden içeri girmemişti ama böylesi perdeleri olan başka evlere girmişti. Hatta, kızına da "O perdeyi filanlara gönder" diye tenbihlemişti. "O perde senin putun. Yak, yırt onu!" gibi sözler ise asla çıkmamıştı onun mübarek ağzından.

Meselâ, o kudsî nebi(a.s.m.), hanımı Aişe'nin duvara astığı aslan resimli örtüyü kaldırtmış, bu tavırdaki nebevî kasdı çok iyi anlayan Hz. Aişe'nin kumaşı bir-iki parçaya ayırıp minder yapmasına ise ses çıkarmamıştı, bilakis evinde otururken bu minderleri kullanmıştı.

O kudsî nebi(a.s.m.), kendisine itaat üzere biat edenlerin itaat sözlerine "gücümüzün yettiği nisbette" kaydını düşmüştü defaatle. Ki, onun bu tavrı, ashabına, "Allah Resûlü bize karşı bizden daha şefkatli!" dedirtecekti.

Risale müellifinin sünnet yolunu tarif ederken "minhâc", yani "geniş yol" tabirini kullanmasındaki inceliği, o şefkatli nebînin hayatından böylesi kesitlerin farkına vardığımda, nihayet anlamış sayılabilirdim artık. Hayır, Hz. Peygamber ancak çok az kişinin geçebileceği dar bir geçit hazırlamış değildi; o, ardına düşenleri patikadan geçiren bir kılavuz da değildi.

O, ardına düşen her istidadın kendine münasip bir şerit bulabileceği geniş bir cadde hazırlayan "rahmeten lil-âlemîn"(a.s.m.) idi.
Bir kısmını bizzat yaşadığım, bir kısmının yaşandığını gözlemlediğim açmazların ardında ise, bu geniş yolu, genişliği ve kuşatıcılığı ile yerli yerinde kavramayınca gerçekleşen seçmeci ve daraltıcı bir "sünnet eklektisizmi" vardı.

Bu okumalar vesilesiyle farkettiğim bir diğer yaklaşım hatası, Hz. Peygamberin şahsiyetine dairdi. Bizim kafamızda öyle bir Peygamber tarifi vardı ki, bu tariften "rahmet peygamberi" mânâsının çıkması asla mümkün değildi. Evlerimize geldiğinde bizi delici bakışlarla süzecek olan, daha evimizin kapısı kendisine açılır açılmaz evi tarassuda başlayacak olan, evimizde olduğumuz sürece yapıp ettiğimize, yiyip içtiğimize, gelene gidene karışacak olan, hatta evlerimizi puthaneye benzetecek olan,

hatta evimizde olan kimi şeyleri alıp atacak olan bir peygamber! Huzurunda sürekli falso yapmama telaşı yaşadığımız, bir yanlışımızı görür görmez lâfı yapıştıracak olan bir peygamber! Bizi kendisiyle yargılayacak olan, kendisinin yapıyor olup da bizim yapamıyor olduğumuz her bir şey için bize lâf söyleyecek olan bir peygamber!

Gerek ilgili şiire, gerek kendimizin kurduğu "Peygamber bize gelecek olsa" diye başlayan cümlelerimize sinen peygamber tarifi işte buydu.
Oysa, bütün bunlar, hakkında okuduğum otuz küsür cilt kitaptan çıkan Peygamber portresine ne kadar da uzaktı! Hayır, o, kapıyı çaldığında bizi böylesine huzursuz edecek biri asla olamazdı. Hâşâ, ne eli sopalı biriydi o, ne de dili bıçak gibi keskin biri.

Bilakis, "elinden ve dilinden emin olunan" insanların en mükemmel örneğiydi. Hem, onun gözleri girdiği evlerin dört tarafını tecessüs niyeti ve tenkid sâikasıyla kolaçan da etmezdi; bilakis, hadis kitapları onun elçisi olduğu Kur'ân'ın "Tecessüs etmeyin" emrini nasıl tatbik ettiğine dair muazzam örnekler içermekteydi.

"Peygamber bize gelse" diye başlayan tasvirler ile hadisleri vesilesiyle hayalen ziyaretine gittiğim Peygamber arasındaki fark ilgili arayışım ve araştırmalarım sırasında beni en ziyade sarsan ve en ziyade inciten tablo buydu! Nasıl olmuş, neler olmuştu da, bir devenin, hatta bir karıncanın dahi incinmesinden rahatsız olan bir peygamber, hâşâ, elinde fırça her kusurlu gördüğü kişiyi karalayacak birine dönüşmüştü zihinlerimizde? Neler olmuştu da rahmet peygamberini gazap peygamberi gibi görür olmuş, onunla gelen rahmet tablosunu kasvet tablosuna döndürmüştük?

Halbuki, üzerine fazla yük vurulan bir devenin gözyaşlarını mübarek elleriyle silen o değil miydi? Devenin sahibine ona karşı daha şefkatli davranmasını söyleyen de o değil miydi? Kendisine genç bir deve hediye edildiğinde Hz. Aişe'ye "Allah refîktir, rıfkı [yumuşak huyluluğu] sever. Rıfk birşeyin içine girdi mi o şeyi güzelleştirir" buyurarak bir terbiye ölçüsü veren rahmet peygamberi(a.s.m.) mi bize kırıcı sözler söyleyecekti? "Mükâfatın büyüklüğü, belânın büyüklüğüyle orantılıdır"

buyuran âdil nebî, şu ahirzamanın ağır yükü altındaki bizlerin kalbine acıtıcı kamçılar vurur muydu gerçekten? Her nasılsa zihnimize kazınmış gazap peygamberi portresine bedel gerçekte Resûl-i Ekrem'in nasıl bir rahmet peygamberi olduğunu belgeleyen binlerce örnek vardı hadis ve siyer kitaplarında. Kaldı ki, en başta Cenab-ı Hak, şahidi idi bunun. "Biz onu ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyuran Rabb-i Rahîm, "mü'minlere çok düşkün, çok şefkatli ve çok merhametli" diye de tarif ediyordu onu.

Gençlik dönemini on yıl onunla geçirmiş Enes b. Malik, bu şefkat ve merhametin defaatle şahidi olmuştu. Kendisi gençlik haliyle hata yapsa, söylenen birşeyi unutsa, oyuna dalsa, yanlış yapsa, kırıp dökse dahi, koskoca on yıl boyu bir kez bile "Öf!" dememişti Hz. Peygamber(a.s.m.). Bir kerecik olsun "Niye böyle yaptın? Niye böyle yapmadın?" diye hesaba çekmemişti.

Hz. Peygamberin evinde büyümüş olan ve kendisi mizaç itibarıyla celâl taşıyan Hz. Ali ise, şöyle tarif edecekti Hz. Peygamberi:

"Daima güleryüzlüydü. Yumuşak huyluydu. Esirgemesi, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi. Kimseyle çekişmezdi. Kimseye bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi. Kimseyi ayıplamazdı. Pinti ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Birşey hakkındaki hoşnutsuzluğunu açığa vurmazdı. Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı.

Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Hiç kimseye hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söylemezdi. Hilim ve sabrı kendisinde toplamıştı. Hiçbir şey kendisini kızdırmazdı."

Hz. Ali'nin bu sözleri, Resûlullah?la yaşanmış otuz küsür yılın şahitliğinde söylemiş olduğu sözlerdi. Hz. Peygamberle on yıl evlilik hayatı yaşamış olan Hz. Aişe ise, onun için, şöyle diyecekti:
"İnsanlarin en güzel ahlâklısı idi.

Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Çarşı ve pazarlarda bağırıp çağırmaz, kötülüğü kötülükle karşılamazdı. Fakat, affeder ve bağışlardı. İnsanların en naziği, en iyi huylusu ve en güleryüzlüsü idi. Allah yolunda cihad dışında ne bir hizmetçiye, ne bir cariyeye, ne de bir kimseye el kaldırmış değildi."

O, böyle bir peygamberdi işte. Rahmet peygamberiydi. Şimdi, bu hal üzere olan Peygamberin gelip bizi yerden yere vuracağını, hakkımızda kaba sözler sarfedeceğini nasıl düşünebiliyorduk peki?
Sanırım, sahabiler hakkında geliştirdiğimiz yaklaşımdaki zaaflardan ötürü. Öyle bir sahabi tablosu çiziyorduk ki, bu tarife göre, onlar insan değil de melek idiler âdeta.

Her biri doğuştan mükemmel, hepsi doğuştan koruma altında idi sanki. Hiçbiri hiçbir zaman hiçbir yerde sürçmemiş olmalıydı. Eh, etrafında böylesine düzgün insanlar olunca, Peygamber niye bağırıp çağırsın, niye kaba söz söylesin, neden öfkelensindi ki?

Halbuki, vâka böyle değildi. Evet, bütün dünya Allah'a ve Resûlüne savaş açmış iken onun yanında saf tutma gibi, islâm yolunun saff-ı evvel'i olma gibi muazzam bir kalite sergilemişti sahabiler. Ama bu, onların asla sürçmedikleri, doğuştan kusursuz oldukları gibi bir anlama da gelmiyordu. Kaldı ki, hiç sürçmemis olsalar, sık sık sürçebilen bizlerin çıkış yolunu bulmasını sağlayacak birer örnek olabilirler miydi?

Sahabiler içinde, Cahiliye zamanında da Ebu Bekir misali Cahiliyeye kapılmadan kalabilenleri vardı, ama onlar sayıca azdı. Çokları, Cahiliye içinden, çok derin uçurumlardan çıkıp gelerek islâm'ı bulmuşlardı. İslâm'dan önce Ömer ile İslâm'dan sonra Ömer, bunun en muazzam örneğiydi. Kızını diri diri gömen Ömer, Mekke?nin en çok içki içen insanları arasındaki Ömer, öfkelendiği zaman kimsenin gözünün yaşına bakmayan Ömer, İslâm'la şereflendiğinde tastamam değişmişti.

Bir Ömer, bir Hamza içkinin merkezinde olduğu bir hayatın içinden çıkıp İslâm'a gelmeleriyle, bugün bu illetle mâlul olan insanlara çok şey söylüyorlardı elbet. Onlara, onların da İslâm'a gelmelerinin pekâlâ mümkün olduğunu, hatta İslâm ile çok çok yükselmelerinin pekâlâ mümkün olduğunu söylüyor; böylece, bu halde olanları "Battı balık yan gider"

ümitsizliğine düşüren şeytanın tuzağını bozuyorlardı. Öte yandan, kendisi bugün bu halde olmayan bizlere, bir sarhoşun ruhunda bir Ömer, bir çalıp çırpıcının ruhunda bir Ebu Zer, hayatı şu an için giyinip kuşanmaktan ibaret duran bir gencin ruhunda bir Mus'ab tohumu arama dersi de veriyorlardı.

Sahabileri doğuştan kusursuz gördüğümüzde ise, hem Resûlullah'ın eliyle gerçekleşen mucizevî dönüşümün büyüklüğü nazarımızdan gizleniyor, hem de bugün Resûlullah'ın getirdiği nurun aydınlığında böylesi dönüşümler yaşanmasını sağlayacak dersler çıkarma imkânımız yitip gidiyordu.

Üstelik, bizim düştüğümüz çukurların yanlarında küçük kaldığı uçurumlardan Resûl-i Ekrem'in kılavuzluğuyla çıkıp yükselen sahabilerin bir kısmı, İslâm dairesine girdikten sonra da sürçmeler ve hatta geçici düşüşler yaşamışlardı.Onların yaşadığı bu düşüşler karşısında Resûlullah'ın bize öğrettiği en birinci ders, amel üzerinden imana dair yargıda bulunmama dersiydi.

Bedir ashabından olduğu halde Mekke'nin fethi öncesinde Mekke'nin fethine dair gizli bilgileri Mekkedeki ailesini koruma endişesiyle Kureyş'e ulaştırmaya yeltendiğinde Hâtib b. Ebi Beltea için Hz. Ömer "münafık" demişti de, Resûlullah bu yaklaşıma net bir biçimde müdahale etmişti. İçkiyi yasaklayan Kur'ân âyeti indikten sonra defalarca sarhoş vaziyette yakalanan, ve yaptığı şakalardan dolayı eskiden beri Medine'de Hımâr ünvanıyla anılan Suveybit için birisi "Allahım! şu adama lânet et.

Kaç defa içki yüzünden getirildi de, bir türlü ıslah olmuyor" deyip beddua etmişti de, Peygamber aleyhisselam "Ona lânet etmeyin" demiş ve eklemişti: "Allah'a yemin ederek söylüyorum; bu adam hakkında bildiğim birşey varsa, o da Allah ve Resûlünü seviyor olmasıdır."

O, Uhud'da Osman dahil birçok sahabinin, Hudeybiye'de Ömer dahil birçok sahabinin yaşadığı sürçme karşısında asla ve asla kırıcı, kınayıcı ve dışlayıcı olmuş değildi. Uhud'da onun direktifi hilafına yapılan işler, amcası Hamza ve sancaktarı Mus'ab dahil birçok güzide sahabinin şehadetine, kendisinin ise yüzünün yaralanıp dişinin şehit olmasına sebep olduğu halde, bizatihî Cenab-ı Hakkın Kur'ân'ıyla buyurduğu üzere, Allah katından gelen bir rahmetle onlara kötü bir söz etmiş değildi Peygamber.

Yine de yumuşak davranmıştı. Ki, Kur'ân'ın belirttiği üzere, o suçluluk psikolojisi içinde kendilerine sert davransaydı, hepsi tastamam dağılıp giderlerdi. Ama o öyle davranmazdı. O rahmet peygamberiydi. O düşenlerin dostuydu; düşenleri düşüren şeytanın değil. Kaba sözle, dışlamakla onların şeytanlarına yardım etmez; bilakis, yumuşak sözle, affedip bağışlamakla kalblerine yardım eder ve şeytanların oyununu bozardı. Onun içinde bulunduğu ortamda kasvet değil, rahmet vardı.

Öfke değil, mağfiret vardı.
Zaten, çokları, sırf onun bu haleti ve hasleti sayesinde Müslüman olmuşlardı. Kendisini öldürme kasdıyla ucu zehire bulanmış bir kılıçla mescidine gelen Umeyr b. Vehb'i Mescid-i Nebevî'den çıkmadan Müslüman yapan sır bu değil miydi? Huneyn'de onu öldürme hesapları yapan Seybe b. Osman, Resûlullah'ın mütebessim yüzünü gördüğünde, hele o mübarek ellerini göğsüne koyduğunda mutlak bir dönüş yaşamamışmıydı?

Medine'nin Yahudi alimlerinden Zeyd b. Sa'ne'nin islâm'ı seçişinin ardındaki nebevî sır neyin nesiydi? Müşrik oldukları bir halde bir vadide alay etme kasdıyla ezan okuyup gülüsen Kureyşli gençler, Peygamber hiç öfkelenmeden onları yanına cağırdığında sohbet-i nebevînin iksiriyle yoğrulup birkaç saati geçmeden islâm'ı seçmemişler miydi?

Bu bakımdan, "Resûlullah bize gelse" diye başlayan karamsar ve karanlık analizlerde gözümüzden kaçan bir başka nokta, Peygamberin sohbetiydi. Bedevîleri medenî, ahlâksızları güzel ahlâk timsali, müşrikleri tevhid eri kılan bir iksir vardı onun sohbetinde.
O halde, Peygamber bize gelse neler yapacağımızı merak edenlerin şunu da merak etmesi gerekirdi: Peygamber bize gelse, biz aynı kalır mıydık?


Sünnete uygun yaşama başlığı altında geliştirip "Peygamber bize gelse" kalıbında sunduğumuz kimi yaklaşımlarda var olan bir başka zaaf ise, dengenin korunamayışı idi. Denge ifrat ve tefritten azâdelik idi; her iki uç da, her iki yöndeki aşırılık da dengesizlik sebebiydi. Kudsî nebî(a.s.m.) "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın" derken, dengeye çağırıyordu bizi. Ve, kolaylaştırmayıp zorlaştıranlar da, kolaylaştırayım derken yozlaştıranlar da dengenin uzağinda idi.

Burada manidar olan, şeytanın ikili taktiğiydi. Laubaliliğe açık olanı yozlaştırma ucuna çeken şeytan, imanı ve teslimiyet sahibi mü'minleri ise zorlaştırma yönüne sevketmekteydi. Bu oyunu eskiden beri oynamış; meselâ Yahudileri Musa'yla gelen emaneti yozlaştırma yönünde çelmelerken, Hırıstiyanları İsa'yla geleni zorlaştırma tuzağına çekmişti.

Resûl-i Ekrem'in(a.s.m.) hayatında ise "Hayru'l-umûru evsatuhâ" sözünde ifadesini bulan bir denge hali vardı. O, mü'minleri yalnızca Yahudilere benzememe yönünde uyarmış değildi. Hırıstiyanlara benzememe yönünde de uyarmıştı. "Kendinize zorluk çıkarmayın, zorluğa uğrarsınız" demişti Hz. Peygamber. "Zira bir kavim kendisini zora attı. Allah da zorluklarını arttırdı. Manastır ve kiliselerdekiler bunların bakiyesidir."

Onun ümmetine tavsiyesi, ne Yahudiler gibi yozlaştırma, ne Hırıstiyanlar gibi zorlaştırma idi: "Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın. Ağır ağır hedefe varabilirsiniz."
Bu bakımdan, ölçüyü iyi bilme ve çıtayı doğru noktaya koyma durumunda idik. Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâm "Yâ Rasûlallah! Farz namazlarımı kılsam, Ramazan orucumu tutsam, helali helal bilip haramı da haram tanısam ve bunlara hiçbir ilave(hayır ve ibadet)de bulunmasam cennete gider miyim?" diye soran Numan b. Nevfel'e "Evet!" buyurmuştu.

Bu ve benzeri hadislerden selef-i sâlihînin çıkardığı ölçü, "Farzları yapan, büyük günahlardan sakınan kurtulur" şeklindeydi. Durum bu iken, ne farzların yanında çok sünnetleri de işlediği halde, uygulayamadığı sünnetlerden dolayı ne kendisini, ne başkalarını helâk olmuş bilemezdi insan. Böylesi bir hal, en başta, Resûl-i Ekrem'i incitirdi.

Aslolan, "Sünnet-i seniyyenin her bir nev'ine tamamen ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyyet, bilkasd tarafdarâne ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin elinden gelir" çizgisinde durabilmekti. "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır" gibi, "Kişi sevdiğiyle beraberdir" gibi hadisler, bu çizgiyi çizen seleflerin kaydettiği isabetin deliliydi.

"Peygamber bize gelse" diye başlayan karamsar yaklaşımların gözden kaçırdığı bir büyük nokta ise, ahir zaman gerçeğiydi. Doğrusu, ahir zaman mü'minine ahir zaman hadisleri ışığında bakmak değil miydi? Bir keresinde "Kardeşlerimi özledim" demişti Peygamber. Bunun üzerine sahabileri "Yâ Rasûlallah! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?" diye sormuşlardı da, "Sizler benim arkadaşlarımsınız" demişti. 'kardeşlerim' derken, ahir zamanın o ağır imtihanı içinde islâm üzere kalan mü'minleri kasdettiğini söylemişti.

Bu zamanın zorluğuna dikkat çekip bu zor zamanda yaşayan müminlere şeytanın kuracağı tuzağı bozma bâbında, ashâbına "Öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki emredilenin onda birini terkeden helâk olur. Fakat öyle bir zaman gelecek ki, emredilenin onda birini yapan kurtulacak" da demişti. Ahir zaman öyle bir zamandı ki,

o günler avuçta ateş tutmak gibi idi. "O günlerde, sizin kadar amel yapabilen kimseye elli kişinin ecri verilecektir."Koyduğu bütün bu ölçüler, sergilediği bütün bu haller, verdiği bütün bu dersler ile onu gerçek haliyle tanıdıktan sonra, Peygamber size gelse ne yapardınız sahi? O şiirde tasvir edilen halleri mi yaşardınız gene? Ondan ağır sözler, sert hareketler göreceğiniz korkusunu duyar ve ya gelmemesini veyahut bir an önce gitmesini mi arzulardınız?Tam aksine, "Yâ Rasûlallah! Senin yokluğunda, biz böyleyiz iste! Lütfen ayrılma hiç yanımızdan" mı derdiniz yoksa?

Bana kalırsa, yapacağınız iş, sonuncusu olurdu. Onu size kadar ulaşan sözleriyle bir rahmet peygamberi olarak tanıyabilmiş iseniz, bütün eksiğiniz ve gediğinizle kendisine koşar, kapınızı da kalbinizi de gönül huzuruyla o gönüller tabibine açardınız.

Hanzale öyle yapmıştı çünkü o Peygamberi Hz. Ali'nin, Hz. Aişe'nin, diğerlerinin tarif ettiği şekilde biliyordu. Öyle biliyordu; zira onu bilfiil öyle görmüş ve öyle tanımıştı. Ebu Yesâr da öyle tanımıştı onu. "Ben bir günah işledim" diye gidip halini açabilmesi bundandı.

Onu olduğu gibi, sahabilerinin tanıdığı gibi tanıyabilsek, sanırım yalnız ona bakışımız değil, kendimize bakışımız da değişecek; ve, hayatlarımız da asıl o zaman değişecek. Kasvetten rahmet, ümitsizlikten gayret, trajediden zafer, dövünüp durmadan dönüşüm çıkmıyor çünkü.

O halde, hep ümit, hep ümit.
Ne de olsa, "Kişi sevdiğiyle beraberdir" diye biliyoruz ve onun için "Ey sevgili, en sevgili!" diyebiliyoruz.

METİN KARABASOĞLU

http://www.yalnizkuran.com/Karabas_gelse.htm - http://www.yalnizkuran.com/Karabas_gelse.htm




-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 15:26
EZBER BOZAN KIZIN HİKÂYESİ

Esra Saraç

Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın bir çarşambasında bir kızcağız yaşarmış. Ailesi ahlaklı olsun diye –ahlak ne ise?- onu bir eğitim kurumuna göndermiş. Kızcağız eğitilecek, ahlaklı ve bilgili olacak, yetmezmiş gibi bir de hoca hanım olacakmış. Sonra ailesi gurur duyacakmış.

Peki kızımız bunu ister miymiş? Ne fark edermiş? Nasıl olsa babası onun hakkında en doğru kararı veriyormuş.

Kızımız eğitime başlamış. Ona orada boğazını zorlayarak tuhaf sesler çıkarmayı, az malzemeden çok yemek yapmayı, geleneksel yargıları ezberlemeyi ve bir de sıkıntılara hiç ses etmemeyi öğretmişler. Kızımıza şerh yaptırmışlar atalarının kitaplarını. Kız “bildim” sanmış. Ama bilgi neymiş? Meğer Rab önce “oku” demiş. Okumak neymiş? Nereden bilecekmiş, hem biz ne anlarız? Bu kutsal mushafa özgürce dokunmaya dahi hakkımız yok, anlamak ne haddimize? Saptırma konuyu.

Onbeşinde bir ev izniyle sosyal(!) yaşama adapte olmuş hanım kızımız. Pek de hanımmış maaşallah. Tam oğlumuza göre, ağzı var dili yok. Namahreme çıkmazmış, bir de kocasının sözünden dışarı… Aman ne de güzel örtünmüş. Çok da iyi yemek yaparmış. A, bu arada dikiş-nakış bile öğrenmiş. Tü tü tü… Nazar değmesin.

Kızım benim şuramda yara çıkıyor, krem sürünce geçiyor ama yine çıkıyor. Bi okusan, geçer mi?

Okurmuş kızımız, her Ramazan’da mukabele okurmuş, hanımları mestedermiş, öyle etkili sesi varmış ki; ağlarmış insanlar…

Kimse sormamış kızcağıza; “sen ne düşünürdün acaba?”
Zaten o da düşünmeye ihtiyaç duymamış. Zaten hep birileri onun adına düşünüyormuş. Çocukken anne babası, biraz büyüyünce sadece babası, sonra ağabeyleri, akrabaları… sonra hocaefendiler, kutsal ataların kitapları, gelenekler… her şeyi, her şeyi düşünmüş önceden birileri.

Ne kadar düşüncelilermiş…

Kızı kim sevmiş?
Bilemezmiş.

Peki kim değer vermiş, önemsemiş?
O neydi?

Kursu başarıyla bitirmiş ve diploması bile olmuş. Kızcağız artık bir “hoca” olmaya hak kazanmış. Artık özgürce taklit edebilirmiş kendi hocalarını ve özgürce tekrar edebilirmiş söylenenleri. Artık sohbet toplantılarına yeni bir ses katılıyormuş, aynı cümleleri tekrar edecek olsa da, yeni bir ses…

Başta heyecan verici olsa da, sonra alışmış. Anlamış gösterilen saygı ve hürmetin kendinden kaynaklanmadığını ve ötekiler gibi alelade bir “hocanım” olduğunu…

“Yeni bir şey söylemedin ki hem, ne bekliyordun?”

Hayat sıkıcı. Hayat alelade. Hayat zor. Keşke paylaşabilseydi.

Birgün kısa sakallı ve biraz da yakışıklı bir genç adamdan haber almış. Görülmek istenmekteymiş. Heyecanlanmış kızcağız. İlk kez bir erkekle görüşecekmiş.
“Ne demeli, nasıl davranmalı? “

“Acaba günah mı?”

Evlilik niyetiyle konuşmak günah değilmiş.
Ama yine de dikkatli olmalı… Ya kalbinden kötülük geçerse?

Hem bu erkek diğerleri gibi değilmiş. Hocası herhangi birini tavsiye eder miymiş?

Büyük gün gelmiş. Eli ayağına dolaşmış. Aklı yüreğine. Çözememiş elini, ayağından ayıramamış. Gitmiş buluşma yerine ve yüzü kızarmış. Diyememiş içinden geçeni. Bakamamış bile yüzüne doğru düzgün.

Ama iyiymiş işte, hem daha ne olsunmuş.

Sonra adam aramış kızı ve onu sevdiğini söylemiş.

Seviyormuş…

Kızcağız mutlu olmuş.

Seviliyormuş işte!

Peki sevgi neydi? Amaaaan bana ne!

Evlenmiş kızcağız birkaç görüşme sonunda biraz yakışıklı genç adamla. Ama adam sormamış ona hiç, hiçbir şeyi.

Genç adam yürümüş, kadın takip etmiş.
Adam konuşmuş, kadın susmuş.
Adam eğitmiş, kadın eğitilmiş.
Ve adam zalim, kadın mazlum. Halbuki susmak da zulüm.

Kadın itiraz etmiş bir gün, sevimsizce. Çirkef sözcükler bulaşmış dudaklarına.
Adam da oldukça çirkin olmuş. Ve ahlaksız.
Kirlenmiş evleri, kadın ağlamış.
Sadece süs olan zevcliği “döverde severde” hengamesine kapılmış...
Kadına vurmuş adam.
Kadın sızlanmış. Düşmüş yere,
Düşmüş mırıldandığı ezbere...
Canı değil sadece yüreği acımış.

Ama yüreği varmış!

“Böyle olmamalıydı”

bir fikri de varmış!

İnşirah suresini yüzelli kere okursa geçermiş sıkıntısı, ezberlerinden hatrına düşmüş bu bilgi. Hemen uygulamaya koyulmuş fakat yüzkırkdokuzuncu okuyuşunda duraksamış, devam edememiş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış.
Tüh ziyan oldu o kadar okuduması, azıcık daha tutsaydı kendini sıkıntısı da geçecekti.
Ağlamış yılların bastırılmışlığına. Ağlamış uzun uzun, hıçkıra hıçkıra…

Sarılmış kitaba.
Sıkıntısını geçirmeyen, kalbine şifa olmayan ama yıllarını verdiği bu Kitab’a sarılmış.

“Peki herkes yalan mı söyledi? Niye işe yaramıyor? abdest okuyup, örtünüp bir de kıbleye dönüp okudum üstelik! Ağlamamalı mıydım? Tabii ya, ne saygısızım ben! Ama tutamadım ki kendimi… insanım!”

ve yolculuk başlamış.
Sormuş kızcağız, sormuş böyle hep. Eşine, kendi aklına ve yüreğine, tüm samimiyetiyle sormuş;
“hiç işe yaramayacak mıydı? Hani dünyada huzur ve saadetti Kur'an-ı Kerim okumak?”

bir gün biri ona okumanın ne olduğunu anlatmış. Hocaefendinin buyruklarıyla, geleneksel kabullerle şekillenmiş önyargılarla değil, sadece yaratan Rabbin adıyla okumak… kızcağıza bunu anlatmış. Devam etmiş sarsarcasına heyûlayı; Anla demiş kendini, kendini dinle... Kendini kendinden iyi bilen tek dostunu anla, dostunun sana mesajını anla...

Sarsılmış hanım kızımız; “bu niye hiç aklıma gelmedi?”
“sormasaydım aklıma hiç gelmeyecekti. Peki niye böyle oldu?
Niye Rabbimin mesajını okuyor olduğum halde yıllardır aramda kalın perdeler vardı? Niye?”

Hayatının dönüm noktasıymış o an. İlk kez bir şeyi bilmiş. Anlamış. Bilerek okumuş sonra vahyi. Ve görmüş ki yüzelli kez olmasına gerek yokmuş, inşirah’ı ilk okuyuşuyla huzur kaplamış içini. Daha önce hiç hissetmediği bir doygunluğu tatmış yüreği. Sarılmış mushafa, bu kez aralarında hiç perde yokmuş. Gülümsemiş sonra, çok mutlu olmuş. Artık elindeki bir yük, avuntu ve sıkıntı değil gerçek bir rehbermiş. Çekilmiş aradan tereddütle karışık anneler babalar abiler, ablalar, hocaefendiler, kara kaplı yüce ciltler... Ve orada işte ona şahdamarından yakın dosttan bir mektup, bir sırdaş bir gönüldaş işte Gerçek bir rehber!

Gözyaşlarıyla dokunmuş tekrar Kitaba. Nasıl olmuş da bu kadar yakınken, bu kadar uzak kalabilmiş? Anlayamamış. Bırakmış tüm bunalımları bir yana ve eşsiz bir sevinçle teslim olmuş vahye. Hafiflediğini fark etmiş. Din, sandığı gibi zorba bir yaşam değilmiş. Sade ve huzurlu yaşamakmış üstelik.
Kadın secde etmiş Rabbine, şükretmiş saatlerce.
Dua etmiş sonra;
“herkes zincirleri kırsın, perdeleri yırtsın ve kavuşsun rehberine!”

www.kurannesli.org
http://www.yalnizkuran.com/ezber.htm - http://www.yalnizkuran.com/ezber.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 15:38
HADIS KITAPLARINDAKI HEZEYANLAR 
Hadis kitaplarını incelediğimiz zaman Yüce Allah’ın tertemiz elçisi Hz Muhammed’e pek çok iftiraların yapıldığını görürüz. Peygamber düşmanları tarafından uydurulduğu apaçık ortada olan bu yalanlar, sözde sahih hadis kitaplarının önemli bir kısmını teşkil eder.
Peki bu iftiraları kim niçin uydurmuştur? Bunun cevabını Yüce Allah kuranda şöyle vermektedir: 
Böylece, her peygambere insanlardan ve cinlerden olan şeytanları düşman kıldık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözleri vahyederler. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak. (enam 112) 
Işte bu ayette söz edilen peygamber düşmanı iftiracılar peygamber adına alabildiğince yalan uydurmuştur. Ne yazık ki koca bir islam alemi bu iftiraların peşinden sürüklenmiş, onları baştacı yapmıştır. Allah elçisine bu iftiraları layık görenleri Yüce Efendimiz’e havale ediyoruz. 
Simdi bu hadis kitaplarında yer alan ve de hadis alimleri tarafından sahih diye damgalanmış bu iftiralara bir göz atalım: 
1- Ureyne ve Ukeyle kabilelerinden bir grup Medine'ye gelerek müslüman oldular. Medine'nin havası onlara dokununca Peygamber onlara deve sidiği içmelerini öğütledi. Adamlar develeri dağıttılar va çobanı da öldürdüler. Peygamber onları yakalattı. Ellerini ve ayaklarını kesti. Gözlerini oydu. Çölde susuz ölüme terketti. Biz onlara su vermek isteyince Peygamber bizi engelledi. Adamlar susuzluktan taşları kemirerek öldüler.(Buhari tıp kitabı) 
2- Peygamber, savaşta kadınların va çocukların öldürülmesinin bir sakıncası olmadığını söyledi. (buhari cihad) 
3- Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar Zeynep'le yatardı" (Buhari, Hibe/8) 
4- Peygamberin izniyle ihramdan çıkıp Mina'da bulunan kadınlarımıza yöneldik. Zekerlerimizden meni damlıyordu " (Buhari, Hac/81; Müslim Hacc/141). 
5- Peygamber öldüğünde, zırhı birkaç kilo arpa karşılığında bir Yahudi'nin yanında rehin duruyordu. (Sahih Buhari, Cihad) 
6- Peygamber, Medine'de bir yahudi tarafından büyülendi. Günlerce ne yaptığını bilmez durumda ortalıkta dolaştı.(Nesai) 
7- Peygamber hayber yahudilerinin erkeklerinin başını vurdurttu. Kadınlarını da cariye yaptı. Kadınlarını müslümanlar arasında cariye olarak dağıttı. Bunlardan kocasının ve babasının başını vurdurttuğu Safiye ile evlendi. (buhari, megazi 14, muslim; cihad 62, (1766); ebu davud, imaret 23) 
8- Peygamber Aişe validemizle 6 yaşında nişanlandı, dokuz yaşında nikahlandı. Aişe henüz arkadaşlarıyla oynayan bir çocukken, annesi tarafından alınıp peygambere teslim edildi. (buhari, nikah) 
9- Peygamber bir gün içinde bütün karılarıyla birlikte olurdu. (buhari tecrid 192) 
10- Peygamber sol eliyle yemek yiyen birini gördü. “yiyemez ol” dedi. Adamın sol eli o günden sonra sakat kaldı. (Müslim, Kitab'ul-Esribe)
Simdi her zaman oldugu gibi sorularımızı soralım: 
1- Yukardaki yazdıklarım sizin sahih diye nitelendirdiğiniz, kurana eş koştuğunuz, dinde kaynak kabul ettiğiniz kitaplardan alınmadır. Bu rivayetler hakkında ne düşünüyorsunuz? 
2- Biz bu rivayetlerin enam 112 ayetinde söylenen peygamber düşmanları tarafından uydurulduğuna inanıyoruz. Yüce Allah’ın temiz elçisi bu iğrençliklerden uzaktır. Bu iftiraları peygambere yakıştıran ve bunları sahihtir diye utanmadan damgalayan bu hadis kitaplarını hala din kaynagı olarak kullanmaya devam edecekmisiniz? 
http://www.yalnizkuran.com/hezeyanlar.html - http://www.yalnizkuran.com/hezeyanlar.html

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 15:59
SAPTIRILAN AYETLER:
Kuran’a ortaçağ arap öğretilerini hadis ve sünnet adı altında eş koşanların en çok yaptıkları şey Kuran ayetlerinin anlamlarını kaydırmaktır. Anlamlarını kaydıramadıkları apaçık ayetleri ise icad ettikleri sihirli nesh değneyiyle ortadan kaldırmışlardır. Şimdi kuranda hadis ve sünnet külliyatını dine sokmak için kaydırılan ayetlere bir bakalım:
1. Allah ve resulüne itaat edin. (Ali imran 32).
Buhari, Müslüm... vs gibi ciltler dolusu hadis kitaplarını kuran’a eş koşmak için bu ayeti bahane eden ulema ve molla hazretleri Allah elçisinin bildirdiği tek kitabın kuran olduğunu(6:19; 7:3; 50:45), onun kuranla hükmettiğini( maide 48,49), sadece onu terkedenlerden şikayetçi olduğunu( furkan 30) unutmaktadırlar. Elçiye itaat, buhariye, müslüme veya diğer hadis kitaplarına itaat değildir. Elçiye itaat Allah’ın elçisi vasıtasıyla insanlara bildirdiği kuran’a itaattir.
Burada çoğu kimse tarafından yanlış anlaşılan şey, Allah ve elçisine itaatin, Allah’a ayrı bir itaat, elçiye ayrı bir itaat şeklinde olduğudur. Halbu ki Allah ve elçisine itaat, Allah’ın hükümlerine itaattir. Allah hükümlerini elçisi vasıtasıyla bildirdiği için Allah ve elçisi ifadesini kullanmaktadır.
Şimdi, bu ayetin hadis kitaplarına itaat etmek olduğunu öne süren kimselere şu soruları soralım:
1. Tevbe suresinin başında yer alan “Allah ve resulünden müşriklere bir ihtar” ayetinde, müşriklere ihtarı veren kimdir? Tabii ki Allah’tır. Ihtarın sözleri ayetlerin devamında söylenir.
 Şimdi sizin mantığınızla olaya yaklaşırsak, Allah’ın ayrı bir ihtar, resulününse ayrı bir ihtar vermesi lazım. Halbuki, kuran ayetlerinde yer alan ihtar, tamamen Allah’a aittir.
Burada elçinin verdiği ihtar nerededir? Yoksa Allah ve elçisi ihtarı beraber mi hazırlamışlardır?
1. Mümtehine 12 ayetinde, inananlara “peygambere iyi işlerde karşı gelmemek” şartı getirilir. Eğer sizin dediğiniz gibi elçiye kayıtsız şartsız itaat varsa, niçin Allah bu ayette böyle bir şart koymuştur?
1. Ey inananlar, size hayat vereçek şeylere çağırdığı zaman ALLAH'a ve elçisine yanıt verin(enfal 24)
Yukardaki ayette Allah ve resulü ifadesinden sonra tekil fiil kullanılmıştır. Yani Allah ve resulünün çağırması, tek bir kişinin çağırması gibi ifade edilmiştir. 
Aynı olay enfal 20 ayetinde de vardır: “Ey inananlar, Allah ve resulüne itaat edin. Işittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin”
Ayetlerde kesinlikle çoğul (arapça da ikili veya tesniye kalıp) kullanılmamıştır. Çünkü burada itaatin hedefi tektir: Yüce Kuran. Allah ve resulüne itaat, kesinlikle kurana itaattir. Kuranda ki bütün Allah ve resulü ifadeleri, “kuran” demektir.
Eğer sizin dediğiniz gibi Allah ve resulü iki ayrı hüküm kaynağı olsaydı, ayetin şu şekilde olması lazım değilmiydi: “Sizi hayat verecek şeylere çağırdıkları zaman......” yada: “.... Onlardan yüz çevirmeyin...”
2- O hevasından konuşmuyor. O sadece bir vahiydir.(Necm 3,4)
Yukardaki ayette hadisleri kurana eş koşmak için saptırılan ayetlerden bir tanesidir. Yukardaki ayeti yanlış yorumlayan bazı kimseler, Peygamberin bütün sözlerinin vahiy  olduğunu iddia etmişlerdir.
Ayetteki ikinci “O” zamirini kurana göndermek yerine, peygamberin sözlerine gönderen zihniyeti anlamak gerçekten mümkün değildir.
Şimdi yine sorularımızı soralım:
1. Peygamberin ağzından çıkan her söz vahiymidir? 
2. Kuran ahzab suresinde peygamberi Zeyd’e söylediği sözlerden dolayı eleştirmektedir. Kuran’ın eleştirdiği bu sözler nasıl olur da vahiy olur?
. 3. Hac 52 ayetinde şeytanın, gelmiş geçmiş bütün resul ve nebilerin sözlerine kendisinden birşeyler kattığı söylenir. Devamında bunun bir imtihan olduğu söylenir. Peki şeytanın kattığı bu sözler de vahiymidir?
1. Yukardaki ayette geçen ve kurana gönderdiğimiz “O” zamirini, kuran yerine peygamberden ikiyüz sene sonra yazılmış hadis kitaplarına göndermek sizce ne kadar mantıklıdır?
1. Sizin için Allah elçisinde güzel bir örnek vardır.(ahzab 21)
Allah elçisinin örnekliğini öne sürerek hadisleri inananlara dayatanların ortaya sürdüğü ayetlerden biriside budur. Ayetin öncesine baktığımız zaman, ayetin resul ve beraberindekilerin savaştaki kahramanlıkları hakkında olduğunu görürüz. Kaldı ki eğer öyle olmasa bile kuran bize peygamberin ahlakından yeterince bahsetmektedir. Bizim örnek alacağımız resul, kurandaki resuldür. Çelişkilerle dolu hadis kitaplarındaki resul değil....
Şimdi, Allah’ın izniyle bu ayet hakkındaki sorularımızı da soralım:
1. Aynı örneklik başka bir ayette Ibrahim peygamber içinde geçmektedir.(Mümtehine 4). Peki söylermisiniz nerdedir Hz Ibrahim’in hadisleri?
1. Kuranda hz peygamberin güzel ahlakına ilişkin verilen örneklerde eksik olan nedir? 
1. Biz sana mesajı indirdikki onlara indirileni açıklayasın. (nahl 44)
Ayette geçen ve açıklamak diye tercüme edilen “beyan” fiilinin türkçede olduğu gibi değişik manaları vardır: Zor olan bir şeyi kolay bir şekilde anlatmak veya gizli, bilinmeyen birşeyi insanlara bildirmek.
Elbetteki burdaki ayette kastedilen ikinci seçenektir. Çünkü kuran başkası tarafından açıklanma gerektirmeyecek şekilde apaçık, kolay ve detaylı olarak Allah tarafından açıklanmıştır. (5:15; 26:195; 11:1)
1. Resul size neyi vermişse alın, neyi yasaklamışsa sakının (haşr 7)
Bu da yine hadisleri kaynak edinmek için bahane edilen ayetlerden birisidir. Ayet bütünüyle ganimetler hakkındadır. Ayetin yukardaki kısmı ayetin içinden ustaca bir cımbızlamadır. Yani her zaman ki bektaşi mantığı. Işte ayetin tümü:
Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü'ne verdiği ganimetler, Allah'a, Resûl'e, (ve Resûl'e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır. (haşr 7)
şimdi, bu ayetin ganimetlerin paylaşımı hakkında olduğu apaçık değil mi? Yani, ganimetlerin taksimi resulün kontrolu altındadır. Taksimi o yapacak, onun verdiği ganimetler alınacak, onun yasakladıklarından da uzak durulacaktır.
http://www.yalnizkuran.com/ayetler.html - http://www.yalnizkuran.com/ayetler.html

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 16:14

SEYTAN ICADI SIHIRLI DEYNEK: NASIH – MENSUH

Islam içine girmiş münafıkların icad ettiği en tehlikeli silah nasih mensuh silahıdır. Kuranda birbirini iptal eden ayetler olduğunu öne sürerek, kuran’ın bazı ayetleri, bu teori sayesinde hükmü geçmiştir denilerek devre dışı bırakılmıştır.

Geleneksel literatürde bu işleme “nesih” adı verilir. Hükmü iptal eden ayete “nasih” yani nesheden, hükmü iptal edilmiş ayete ise mensuh adı verilir.

Şimdi bu nesih olayını yakından inceleyelim. Nesih sözlükte herhangi bir kanunun, kuralın yada sistemin hükmünü kaldırmak manasına gelir. Mesela şapka kanunuyla Osmanlıda ki fes kanunu nesh edilmistir. Şapka kanunu nasihtir, fes kanunu mensuhtur. Buna benzer her türlü kanun için bunu düşünebiliriz.

Nesih olayı sadece kanunlar için değil, sistemler için de geçerlidir. Mesela gündüz gelir, geceyi nesheder, yaz gelir, kışı nesheder, yani hükmünü kaldırır.

Nesih olayını genel manada anladıktan sonra, kuran’a sokulan ve bu sayede birilerinin işine gelmeyen ayetlerin iptal edilmesine yarayan “kuranda nesih” olayını inceleyelim.

Sözde bazı islam uleması kuranın yirmi üç senede indiğini ve yirmi üç sene zarfında sonra gelen bazı ayetlerin önce gelen bazı ayetleri iptal ettiğini, hükmünü kaldırdığını iddia etmişlerdir. Yani siz şimdi elinizdeki kuran’a gore yaşamaya çalıştığınız zaman, nesh olunmuş ayetleri bunun içinden çıkaracaksınız. Çünkü bu kişilerin fikrine göre bu ayetler nesh olunmuştur ve onları uygulama imkanı artık yoktur.

Neshin şartları:

Kuranda nesh olduğunu iddia eden kimseler bunun için dört şart ileri sürmüşlerdir:

  1. Hükmü kaldıran (nasih) bulunmalı
  2. Hükmü kaldırılan (mensuh) bulunmalı
  3. Nasih mensuhtan sonra gelmiş olmalı
  4. Nasih ve mensuhun uzlaştırılması mümkün olmamalı

 

Bu maddelerden en tehlikelisi son maddedir. Tam türkçesi “iki ayet arasında açık bir çelişki olmalı” şeklinde çevrilebilecek madde, kuranda çelişkiler olduğunu peşinen kabul etmek demektir. Yani kuranda nesh vardır diyenlere göre, kuranda nesh edilen ayetler sayısınca çelişki var demektir.

Bütün bunlardan sonra “kuranda çelişki yoktur” diyen Yüce Efendimiz Allah’a kulak verelim:

“ Kuranı araştırmıyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı içinde türlü türlü çelişkiler olurdu.”(Nisa 82)

Ne yazık ki kuranı araştırmıyorlar ve anlamadıkları ayetleri aralarında çelişki var diye iptal ediyorlar. Bir bakıma bu insanlar Kuran’ın Allah kitabı olduğuna iman etmiyorlar. Işte Allah inanmayan bir topluluğu böyle şaşırtır.

Nesih ayeti:

Kurandan ayet iptal eden, yani kuranın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayan kimseler, kendilerine dayanak olarak şu ayeti alırlar:

“Biz daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe bir ayeti yürürlükten kaldırmayız veya unutturmayız.” (bakara 106)

Simdi anlamı kaydırılıp, saptırılan sayısız ayetten birisi olan yukardaki ayeti daha yakından inceleyelim:

Yüce Kuranda ayet kelimesi iki manada kullanılır:

  1. Mucize, sistem, delil, işaret, belge.... Kuranda bu tür kullanımlara örnek için şu ayetlere bakabilirsiniz: bakara 118, 145, 211, 248; ali imran 13,41, 49, 50....vs
  2. Ikinci manası ise kuran ayetidir.

 

Ancak Kuranı incelediğiniz zaman kendisi ufak, ama manası çok büyük bir detay göze çarpar. Ayet kelimesi kuran boyunca bazı yerlerde tekil(ayet), bazı yerlerde ise çoğul, ayetler ( arapçası= ayaat)  olarak kullanılır.

Ayet kelimesi tekil olarak, kullanıldığı her yerde işaret, sistem, mucize manasına gelir. Kuranın hiç bir yerinde ayet kelimesi kuran ayeti manasına kullanılmaz. Kuran boyunca kuran ayetinden bahsedilirken devamlı ayaat yani ayetler ifadesi kullanılır.

Meal çevirenler kuranda ki bütün ayet kelimelerini sistem, mucize veya işaret olarak çevirmelerine rağmen burdaki ayet kelimesini aynen bırakırlar. Bazı meallerse ayette kesinlikle geçmemesine rağmen, yanına birde hüküm kelimesini eklerler.

Ayetin ne manaya geldiğini tam olarak anlayabilmek için önceki ayetlere bakmak lazım. Bektaşi mantığıyla ayetleri cımbızlamak yerine, siyam sibak kuralını gözeterek bütünlük içinde değerlendirirsek mana daha iyi anlaşılır.

Bu ayetten bir önceki ayet öncesinden okumaya başlarsak, ehli kitabın kıskançlığından, müminlere bir hayır indirilmesini çekemediklerinden bahsetmektedir. Yani bir bakıma kuranın indirilip önceki kitapların hükmünün kalkmasını (neshedilmesini) çekememektedirler. Allah onların bu kıskançlığına işte bu ayetle cevap vermektedir. Yani, Allah incil ve tevrat’ın hükümlerini kaldırmıştır ama onların yerine onlardan daha iyisi olan Kuran’ı getirmiştir.

Işte bu ayette kullanılan ayet kelimesi de Allah’ın kitapları manasındadır.

Simdi bütün bunlara rağmen her türlü, saptırmayı kaydırmayı yaparak, “neshi inkar eden ehli sünnetten çıkar, dinden çıkar... vs” diyerekten insanların gözünü korkutan bu zihniyetin kurandan anlamadıkları yada işlerine gelmedikleri için iptal ettikleri ayetlere bir bakalım:

  1. IÇKI AYETI

 

“ Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi anlayıncaya kadar namaza yaklaşmayın” (nisa 43)

“Ey iman edenler, sarhoş edici maddeler........ şeytan işi birer pisliktir.” (maide 90)

Yukardaki iki ayeti birbiriyle çelişkili gören sözde islam uleması, birinci ayeti neshetmiştir. Yani onlara gore bu ayetin sadece lafzı vardır. Bunun dışında hiç bir hükmü yoktur.

Ayetler sağlam bir akılla inceleyen kimseler iki ayetin arasında çelişki olmadığını çok çabuk görürler. Yüce Efendimiz ikinci ayette içkiyi kötülemekte ve yasaklamaktadır. Ancak müslümanlar topluluğu melekler topluluğu değildir. Bu topluluğun içinde elbette içki içip, sarhoş olan kimseler bulunabilir. Yüce Efendimiz bu kimselere de sarhoşlukları geçtiği takdirde namaz kılma izni vermiştir. Hemde onları kirk gün namaza yaklaştırmayan ulema hazretlerine inat...

  1. DINI öZGURLUK

 

Sizin dininiz size, benim dinim banadır. (kafirun suresi)

Savas ayetleri

Kuran’ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayan sözde din alimleri, kafirun suresinin herkese dini özgürlük tanıyan ve de çesitli dinlerdeki kimselerin yanyana barıs içinde yasamasını öngören son ayetini savas ayetleriyle iptal etmislerdir.

Kuran’a göre savas genel bir durum olmayıp istisnai bir durumdur. Müminler ancak kendilerine bir saldırı olduğunda, yurtlarından çıkarıldığında, canları, namusları ve malları tehlikeye girdiğinde savasırlar. Bu durumların dısında herkes dini inancında özgürdür ve kafirun suresinin son ayeti geçerlidir.

  1. vasiyet ayeti

 

“ Ya bu kuran’ı değiştir, yada bize başka bir kuran getir” diyen nasih-mensuh cu kesim vasiyet konusunda gerçekten büyük bir küstahlık yapmıştır. Allah’ın yüce ayetini Tirmizi’de geçen uyduruk hadisle neshedecek kadar ileri giden bu kimseleri gerçekten Allah’a havale etmekten başka birşey diyemiyorum.

Içinizden birisine ölüm geldiği zaman bir mal bırakacaksa, bunu yakınlara vasiyet etmesi Allah’tan korkanlar üzerine bir borçtur. (bakara 180)

Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık varise vasiyet yoktur. (hadis, tirmizi)

Bu uyduruk hadisle Allah’ın yüce ayetini iptal eden kimseler artık miras dağıtımında nisa suresindeki ayetlerin geçerli olduğunu iddia etmişlerdir. Halbu ki miras ayetlerinin sonunda miras dağıtımının kişinin borcundan ve vasiyetinden sonra olduğu yazılıdır. Yani aslolan vasiyettir. Bütün mal sahibi müminlerin üzerine bakara 180 ayetine göre vasiyet yazmak “farzdır” . Ancak kişi vasiyet yazmadan ölmüşse, o zaman kurandaki miras ayetleri devreye girer ve mal taksimi ona göre yapılır.

Neshedildiği iddia edilen pek çok ayet vardır. Burada kitabın hacmini fazla büyütmemek için onlara girmeyelim. Ancak yukarda gösterdiğimiz sistemle ayetler incelenirse, kuranda kesinlikle çelişki olmadığı, sadece bazı insanların anlayış fukarası olduğu görülür. Kuran bastan sona bir bütündür, her ayeti hala geçerlidir, iptal olmuş hiç bir ayet yoktur.

Nasih Mensuh sihirli deyneğiyle en büyük küstahlık recim cezası( zina eden evli kimselerin taşlanarak öldürülmesi) konusunda yapılmıştır. Recim cezasını kuran’dan mış gibi göstermek için yalan üstüne yalan uyduran yahudi ajanlarının hezeyanlarını recim için ayırdığımız ayrı bir bölümde değerlendireceğiz inşallah.

Simdi, şeytanın islam dünyasına attığı en büyük kazık olan nasih mensuh olayını genel olarak incelemeye devam edelim.

 

Hadis kitapları ve nesih

Doğrusu, yanlışına karışmış hadis kitaplarını incelediğimiz zaman, ne peygamberden, nede onun sahabelerinden, herhangi bir ayetin nesh olduğuna dair doğru veya yanlış hiç bir rivayete rastlanmaz.

Bu konuda Abdullah Yıldız ve Semseddin Ozdemir’e kulak verelim:
Kuranı Kerim’den herhangi bir ayetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek hadis rivayet edilmemiştir. Sahihi Buhari’yi, Sahihi Müslim’i, Ebu Davud’u, Tirmizi’yi, Nesei’yi, İbni Mace’yi, Darimi’yi, Malik’in Muvatta’sını başından sonuna kadar tetkik eder ve bunlara Zeyd bin Ali Müsnedi’ni, İbni Sad’ın Tabakat’ını, İbni Hanbel’in Müsned’ini, Tayalesi’nin Müsned’ini, İbni Hişam’ın Sireti’ni ve Vakidi’nin Meğazsi’ni ilave ederek hepsinin mufassal bir indeksini vücüda getiren değerli müsteşrik Vensisk’in eserini ve bu eseri ilavelerle Arapça’ya nakleden Mehmet Fuad Abdulbaki’nin Meftahu Kûnuzi Elsine’sini tetkik ettim; tüm bu kitapların nasihten ve mensuhtan bahseden bir tek hadis rivayet etmediklerine emin oldum.” (Abdullah Yıldız ve Şemseddin Özdemir, Kuran’ı Anlamak Farzdır, sayfa 92)

 

Her fırsatta kuranın anlaşılmaz olduğunu, onu peygamberden başka kimsenin anlamayacağını, onun açıklamalarına göre kuranı anlamamız gerektiğini söyleyen kimseler, ne yazıkki kendi kendileriyle çelişkiye düşerek ne peygamberden, ne de sahabeden doğru veya yanlış bır rıvayet olmamasına rağmen nasıh mensuh sistemine sıkı sıkı bağlanmışlardır.

Peki şimdi sormak lazım, mademki kuranda birbirini iptal eden ayetler var, peygamber ve sahabeler bunu nasıl olmuşta görmemiş? Yoksa tuvalete hangi ayakla girileceğinden, tırnağın nasıl kesileceğine kadar her konuda hadis uyduran, hadis uydurukçuları bu konuda hadis uydurmayı unutmuşlarmı?

Yüce Efendimiz bu konuda Firavun’a yaptığı oyunun bir benzerini bu insanlara yapmıştır. Firavun kendisine düşman olmasın diye israiloğullarının erkeklerini öldürürken, Yüce Allah onun esas düşmani hz Musa’yı onun sarayına yerleştirmiş, firavun kendi düşmanını kendi eliyle beslemiş büyütmüştür.

Aynen böyle uydurdukları her türlü yalanı, Yüce Efendimiz Allah’ın tertemiz, üstün ahlak sahibi, son peygamber Hz Muhammed’e maletmelerine rağmen, nasih mensuh konusunda bu kapıda onlara kapalıdır.

Işte Allah inkarcı bir topluluğu böyle şaşırtıp saptırır.

Bu bölümü, ömrünü kuran mücadelesine adamış, istiklal marşımızın yazarı, Mehmed Akif’in sözleriyle bitirmek istiyorum:

Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun
Yıktında dini mubini yeni bir din kurdun

Nebi: peygamber
Dini mubin: apaçık din

 

Sorular

Bütün bunlardan sonra hala kuranda iptal olmuş ayetler olduğunu iddia edenlere bazı sorular soralım:

  1. Kuranda nesih olduğunu iddia ederek, kuranda çelişki olduğunu baştan kabul ediyorsunuz. Peki kuranda çelişki yoktur diyen kuran ayeti hakkında ne düşünüyorsunuz? (nisa 82)
  2. Hangi ayetin önce, hangisinin sonra geldiğini nerden biliyorsunuz? Ayetlerin nüzul sırası konusunda değişik görüşler ve rivayetler varken, siz bunların hangisini esas alıyorsunuz?
  3. Hükmü iptal edilen ayetlerin sayısı kaçtır? Kimine göre üç ayet neshedilmişken, kimine göre kırk ayet neshedilmiştir. Biz şimdi siz değerli alimlerin hangisinin görüşüne uyacağız? Birisinin iptal olmuştur, öbürünün hayır iptal olmamıştır dediği bir ayete göre amel edecekmiyiz yoksa etmeyecekmiyiz? Iptal edildiğini iddia ettiğiniz ayetlerin sayısı hakkında anlaşamamanızın sebebi nedir?
  4. Ne peygamberden, ne de sahabelerden doğru veya yanlış, nesih konusunda hiç bir rivayet gelmemesinin sebebi nedir? Onlar kuranda nesih olduğunu göremediler mi? Yoksa hadis uydurmayı meslek haline getirmiş din adamı kılığındaki kimseler nesih konusunda hadis uydurmayı unutmuşlar mı?
  5. Şu ayetlerin kuran ayetlerini iptal edenler hakkında olduğunu hiç düşündünüz mü?

 

Onlar ki Kuran’ı parça parça yaptılar. Rabbine andolsun onların hepsinden hesap soracağız. (hicr 91,92)

Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Böyle davrananların cezası dünya hayatında rezil olmak ve kıyamet gününde de azabın en çetinine uğratılmaktan başka ne olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. (bakara 85)

Daha önce söylediğim gibi, nasih mensuh felaketinin en kötü sonucu recim cezasını kurandan gösterme çalışmaları olmuştur. Recim ayetinin kurandan olupta sonradan çıkarıldığını iddia eden, ve bu yalanı da kuran dışı kaynaklarla dinin yozlaştırılmasına karşı mücadele etmiş ve bu uğurda canından olmuş Hz Omer’e dayandıran kimselerin hezeyanlarını recim cezası için yazdığım ayrı bir bölümde geniş olarak inceleyeceğim inşallah. Dindeki yozlaşmaların ne kadar korkunç boyutlara ulaştığını orda tüm açıklığıyla görecegiz.

  http://www.yalnizkuran.com/nasih.htm - http://www.yalnizkuran.com/nasih.htm



-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 16:32

RECIM UYDURMASI

 

Kelime olarak recim “öldürmek, kovmak, lanet etmek, taş atmak, terketmek” gibi manaları içerir. Geleneksel dinde ise recim zina eden evli kimselerin taşlanarak öldürülmeleri manasında kullanılır.

Detaylı, tamam ve her şeyin açıklayıcısı olan Kuran zina cezasını yüz celde olarak belirlemiştir.

 Bu indirip hükümlerini farz kıldığımız bir suredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik. Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah'ın dini(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara uygulanan cezaya mü'minlerden bir grup da şahit bulunsun. (nur 1-2)

 

Celde cilde temas eden ince deyneğin adıdır. Ayetten anlaşıldığına göre bu cezadan maksad utandırmaktır.

 

Kuran’ın verdiği bu cezayi yeterli bulmayan kimseler, bu ayette ki cezanın sadece bekarlar için olduğunu, zina eden evli kimselerin cezasının ise recim, yani ölene kadar taşlamak olduğunu söylemişlerdir. Bu cezayı da dine sokmak için akıl almaz bir şeytani oyun sergilemişlerdir. Simdi, sırasıyla bu din adamı kılığına girmiş münafıkların oynadığı oyunun aşamalarına bir bakalım:

  1. 1. Nasih Mensuh uyduruldu.

 Kurandan bazı ayetlerin iptal edilebilmesi için, bu kesim, nasih-mensuh formülünü ürettiler. Kuranda birbirini iptal eden ayetler olduğunu ileri sürdüler. Bu sayede kurandan kolayca işlerine gelmeyen, ya da anlamadıkları ayetleri iptal ettiler.

Ancak bu da yeterli değildi. Bazı ayetleri iptal etmek için bir ayet bulunamıyordu. Bu yüzden neshin ikinci bir çeşidini uydurdular: “hadisle ayetin neshi”. Böylece herhangi bir ayetin tam tersini söyleyen bir hadis uydurarak, istedikleri ayeti kolayca iptal etme yolunu buldular.

Nesih konusunda geniş bilgi için nasih mensuhla ilgili yazdığım yazıya bakabilirsiniz.

  1. 2. Recim ayeti uyduruldu.

 Müslüman kılığına girmiş münafıklar recim cezasını dine sokmaya karalıydılar. Bunun için kolay bir şekilde bazı hadisler uydurulabilirdi. Ancak bunun ne kadar inandırıcı olacağı elbette tartışılırdı. Cünkü hırsızlık, adam öldürme, zina etme gibi suçların cezasının açıkça anlatıldığı kuran da böyle bir cezanın geçmemesi bazı sorulara neden olurdu. Bu yüzden içinde recim cezasının belirlendiği bir kuran ayeti lazımdı. Bunun için de hiç çekinmeden bir ayet uydurdular:

Eş şeyhu veşşeyhetu iza zeneya fercumuhuma elbettete bima kadaya minellezzeti.

Türkçesi: Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde lezzeti yerine getirdikleri için onları mutlaka recmedin.

Oyunun ikinci aşaması da başarılıydı. Ancak tabi ki geriye çok büyük bir sorun kalıyordu. Ayetin kurandan olduğu nasıl anlatılacaktı?

  1. 3. Uydurma ayet kurandanmış gibi gösterildi.

 Oyunun ilk aşamaları başarılmıştı. Ancak geriye önemli bir sorun kalıyordu. Bu uydurulmuş ayetin kurandan olduğu insanlara nasıl anlatılacaktı? Herşeyden önce kuran ilahi koruma altındaydı. Kuran’a böyle birşeyi yazmalarına imkan yoktu. Peki ne yapmak lazımdı? Düşündüler taşındılar ve şu şeytani çözümü ürettiler:

Ayetin ayeti neshi(iptali) , ve de hadisin ayeti neshinden sonra üçüncü bir nesih çeşidi daha ortaya attılar: lafzı mensuh, hükmü baki ayetler.

Yani bugün kü Türkçeyle: söz olarak iptal edilmiş, ancak hüküm olarak halen geçerli ayetler...

Ve tahmin ettiğiniz gibi, recim cezasını içeren ayetin, söz olarak iptal edilmiş bir ayet oldugunu iddia ettiler.

  1. 4. Hikayeler uydurma

Tabi ki iş bu kadarla da bitmiyordu. Simdi geriye bu ayetin nasıl olupta Kurandan çıkarıldıgını açıklamak kalıyordu. Bunun için de şöyle bir hikaye uydurdular: hz Aişe validemizin yatağının altında bulunan recim ayeti, peygamberin vefatından sonra, odaya giren bir keçi tarafından yenilmiş ve yok edilmişti. Herşeye kadir olan Allah, ayetini bir keçiye yedirtmek suretiyle neshetmişti. Bu hikayeyi Ibni Mace’nin nikah bölümün de ve de Hanbel de bulabilirsiniz.

“Hadis ihtilafları ilmi” nin öncülerinden ve de hadislerle ayetler arasında ki çeliskileri, açıklamak için büyük çabalar sarfetmiş Ibni Kuteybe, türkçeye “Hadis Müdafası” adıyla çevrilmiş kitabında bu olayı şiddetli bir şekilde savunur. Keçinin mübarek bir hayvan olduğunu anlatır. Allah’ın bir keçi sayesinde ayetini neshetmeye kadir olduğunu anlatır. Ibni Kuteybenin bu kitabı tam bir din komedisidir.

  1. 5. Peygamber ve Sahabeler adına yalan uydurma;

Yukarda aşamalarını gördüğümüz yalanlar uydurulduktan sonra, en kolay aşama olan son aşamaya gelinmişti. Peygamber ve sahabeler adına yalanlar uydurulacak ve bu konuya itiraz kapısı kapanacaktı. Ne de olsa, bunların uydurduğu hadisler, rivayetler hepsi kutsaldı ve bunlara itiraz eden bir mürteddi ve yine uydurdukları hadislere göre mürtedin (dinden dönenin) cezası ölümdü.

Ilk önce peygamberin recim uyguladığına dair  rivayetler uydurdular. Daha sonra da çeşitli sahabelerin adına yalanlar uydurdular. Mesela Hz Omer adına uydurdukları bir yalan şöyledir:

Hz Omer dedi ki:” şüphesiz Allah Muhammed’i hak ile gönderdi. Ona kitabı indirdi. Kendisine indirilenler arasında recim ayeti de vardı. Biz onu okuduk ve ezberledik. Resulullah recmetti. Bizde ondan sonra recmettik. Gelecekte birinin “ Allah’ın kitabında recim ayetini bulamamaktayız” demesi ve böylece insanların Allah’ın indirdiği bir farizayı terketmeleri sebebiyle sapıtmalarından endişe etmekteyim. Allah’ın kitabında evli olupta zina eden ve suçları beyyine (şahit) veya gebelik veya itirafla sabit olan erkek ve kadına recim cezası haktır. Insanların: “ Omer, Allah’ın kitabında olmayan birşeyi kitaba yazdı” demeleri olmasa muhakkak ki indirildiği gibi recim ayetini kitaba yazardım.            ( Buhari hudud, Muslum hudud)

Görüldüğü gibi her yönüyle düşünülmüş bu şeytani oyun sayesinde recim cezası münafıklar sayesinde dine sokuldu. Simdi bu oyunun aşamalarını tekrar özet halinde görelim:

  1. 1. Kuranda birbirini iptal eden ayetler (nasih mensuh) olduğu iddia edildi.
  1. 2. Recim ayeti uyduruldu.
  1. 3. Kurandan çıkarılmış ancak hükmü geçerli ayetler olduğu iddia edildi.
  1. 4. Recim cezasını içeren ayetin kurandan çıkarıldığı ancak hükmünün hala geçerli olduğu savunuldu.
  1. 5. Bu görüşleri desteklemek için peygamber ve sahabeler adına yalanlar uyduruldu.
Kısaca recim cezasının islama girişini bu şekilde anlattıktan sonra islam da recim cezası olduğunu iddia eden kimselere sorularımızı soralım:
  1. 1. Kendisinin tamam, detaylanmış olduğunu söyleyen kuran, niçin recim cezasından bahsetmemiştir?
  1. 2. Bütün kuran boyunca, recim(taşlama) müşrikler tarafından müslümanlara uygulanan bir ceza olarak gösterilir. Kuranın hiç bir yerinde bir müminin başkasını taşlayarak öldürdüğünden bahsetmez. Kuran boyunca birilerini taşlayarak öldüren ya da taşlama tehdidi yapan hep müşriklerdir.Bu durum açık bir şekilde recimin müşriklerin uyguladığı bir ceza olduğunu göstermez mi? (Hud 91, meryem 46, duhan 20, yasin 18, kehf 20,22; mülk 5, şuara 116)
  1. 3. Kuran da zina yapan evli cariyelere hür kadınlara verilen cezanın yarısının verilmesi emredilir. Peki, recim cezasının yarısı nedir? Yoksa bu yarısı verilmesi istenen ceza yüz celdenin yarısı olan elli celdemidir? (nisa 25)
  1. 4. Diyelim ki bu dediğiniz ayet hakikaten kurandan çıkarıldı ve hükmü hala geçerli. Ayette yaşlı erkek ve yaşlı kadından bahsederken, bu ifadeyi nasıl oluyor da evli erkek ve evli kadına çeviriyorsunuz?
  1. 5. Yine diyelim ki bu uyduruk ayet, hakikaten nesholundu ve hükmü hala geçerli. Yüce Allah bakara 116 ayetinde nesholunan bir ayetin yerine daha iyisi veya benzerinin getirileceğini söylüyor. Peki bu ayetin yerine gelen daha iyisi ve benzeri olan ayet nerdedir?
  1. 6. Yine farzedelim ki hakikaten bu ayet bir şekilde Kurandan çıkarılarak, Allah tarafından lafız olarak neshedildi. Peki, Hz Omer neshedildiğini bildiği bir ayeti niçin Kurana yazmak gibi bir düşünce içine girmiştir?
  1. 7. Yine farzedelim ki hakikaten hz Omer böyle bir ayeti biliyordu, peki hz Omer niçin Allah’tan değilde insanlardan çekinmiştir de bu ayeti kurana yazmamıştır?
    • 8. Peki, bu kadar yalanı uyduran kimselerin, peygamber ve sahabeler adına yalan uyduracakları hiç aklınıza gelmiyor mu?

      http://www.yalnizkuran.com/recim.html - http://www.yalnizkuran.com/recim.html

     



-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 17:06
İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Hak'tan sonra sadece sapıklık vardır. O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? (yunus 32)
 
 
 
Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun.
Yıktın da Apaçık dini yeni bir din kurdun.
Doğrudan doğruya Kur"andan alarak ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz islamı
                                   M.AKİF ERSOY


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 27-Mayıs-2009 Saat 10:58

Okunma Sayısı : 893


Kuran'a geleneksel yaklaşımın eleştirisini yapan nefis bir yazı. <!--[if !supportEmptyParas]-->

Umarım tereddüt etmediniz, zira Kur’an okumanın zararlarından bahsetmeyi düşünüyoruz. Çünkü pek çok zaviyeden Kur’an okumak tehlikeli ve zararlıdır...

Düşünüyorum da, bir tarafta sahip olduğumuz en aydınlık, evrensel çapta yegane hidayet rehberimiz Kur’an; öbür yanda onun nazm-ı celilini törensel teganni yarışlarıyla okumaktan öte bir şey yapmayan bizler... Kur’an gibi en son, en mükemmel, en sahih, en sağlam, en muciz, en veciz, en edebi, en, en, en... ilh. olan bir servetle övünen ama ona olan ihtiyacımızı, onsuz olan düşüncenin ve davranışın biçareliğini idrak edemeyen bizler.

Biz sanıyoruz ki Kur’an bizimle güzelleşi-yor. Hafızlar (Kur’an bülbülleri(?) yetiştirmekle, ‘kendimize’ has en iyi okuyuşumuzla (!) onu yücelttiğimizi sanıyoruz. Halbuki yücelmesi gereken bizleriz. (1). Aşağıların aşağısından insan olma seviyesine çıkması gereken bizleriz. Kur’an bizi şekillendirmek, bir yanımızla toprak olan varlığımıza ‘hilafet’ ruhunu nefhetmek için merhamet sahibi Allah’tan inzal olmuştur. Hele bir düşünün, ‘Kitap nedir, iman nedir bilmeyen’(2) Elçi’nin (sav) de içinde bulunduğu ve kendileri karanlıklar içinde yüzen bir kavmi hidayete erdirmek için inzal edilen Kur’an’ı biz yüceltme çabasındayız! Onun bize sunduğu hayat iksirinden bihaberiz. Ölüm döşeğinde yatarken yatağının başucuna gelen doktora hekimlik dersi veren hasta kadar küstah ve acınacak haldeyiz!

Kur’an’ın bize binlerce kez anlatıp durduğu şifa ünitelerinin nedeni olan hastalıklarımız iyileşmiş yahut hekimler yerin dibine gitmiş gibi, biz Kur’an’ın akciğer kanserine, şeker hastalığına, tansiyon yükselmesine, migrene, kalp yetmezliğine vb. sunduğu tedavi yöntemleriyle meşgulüz! Bu ne dalalet, bu ne hamakat!...

Kur’an’a olan uzaklığımız, sözde İslami basının hemen her yerinde rahatlıkla görülebilir cinstedir. Bir fakirin kitabında Peygamberlerin, mezarlarında diriltilip orada namaz kıldıklarını yazdığını gördüm (3). Yine başka bir sayfasında Peygamber’in anne-babasının iman edip etmediğini tartışıyordu. Peygamber’in (sav) ebeveynini ‘imansız’ göndermemek için çok pratik, kıvrak bir zeka ürünü olan kestirme çözüm bulmuş: Hz. Peygamber’in ebeveyni (kendisi henüz doğmadan babası, altı yaşında iken de annesi) ölmüşlerdi ya, kendisi kırk yaşında peygamber seçildikten sonra Allah onları diriltiyor, yeni baştan Hz. Peygambere iman ediyorlar ve tekrar ölüyorlar! (4).

Oysa ki bu kitabın yazarı Peygamber’in (sav) anne-babasının iman edip etmediği gibi bir abesle iştigalden ziyade kendi imanını gözden geçirse idi daha doğru olurdu herhalde...

Evet, Kur’an okumanın neden zararlı olduğu konusunda sanırım şimdi zihninizde bazı kanaatler oluşmaya başladı. Kur’an hakkıyla okunduğunda kafaları kemale erdiriyor. İpe sapa gelmez düşünceleri ipe-sıraya diziyor. Yukardaki örnekte geçen kilu kali yazan zatlar Kur’an’ı gerçekten okusalardı bu anlattıklarının Kur’an’la cepheden çatıştı-ğını görmeyecekler miydi? Ne çare ki Kur’an’ın (nazmı-nın) okunduğunda bir harfine karşılık cennette vadedilen (!) binlerce köşkleri, sarayları, sevapları saymaktan (5) onu tertil ile tilavet etmeye zaman bulamamaktadırlar. Hem zaten Kur’an sadece nazmını okuyalım, cûşa gelelim diye inmiştir herhal-de! Hele hele regayib, berat, miraç, kadir gibi kandil geceleri yok mu, işte Kur’an bilhassa bu geceleri ihya için inzal olunmuştur. Kur’an’ın, mesajını anlamak için herhangi bir kaydu şarta bağlı kalmaksızın okunmasını salık verenler ise olsa olsa herhangi bir sapık fırkanın mensupları olabilirler.

Evet, Kur’an okumak, anlamak açısından oldukça riskli, tehlikeli hatta zararlıdır! Risklidir, çünkü cahiliyyeden çıkarıp gerçek bir imanla yüz yüze bırakır insanı! Tehlikelidir çünkü iman ettiğinizde malınızdan, canınızdan, kesada uğramanıza korktuğunuz ticaretinizden, çoluk-çocuğunuz ve karınızdan, besili atlarınızdan (yani o güzelim otomobillerinizden fedakarlık yapabilme cüretini kazandırır (6). Zararlıdır, çünkü size dünyada onurlu, çileli, -belki- hapishanelerde geçen bir hayat vadeder! Ama ahir dünyada Cennet vadederse de, (7) o ancak erbabını ilgilendirir...

Kur’an okumak hurafelerle örülü bir din anlayışının yıkılması açısından zararlıdır. Hurafe tüccarlarının maskesini düşürür. Allah ile Rasulünü karşı karşıya getirmek gibi -ki Allah muhafaza buyursun- büyük bir hamakattan döndürür insanı. Profesyonellerce ayrı ayrı standardla halka arz edilen din ve siyaseti birleştirir Kur’an okumak. Siyasetle dinin (8) ticaretle dinin (9), ahlakla dinin (10) ayrı ayrı şeyler olmadığını gösterir. Ve infak etmeyi öğretir Kur’an (11). Namazın sportif bir tören olmayıp gerçek bir arınma ve şirkten uzaklaşma olduğunu (12), tağuttan kesinlikle beri olmak gerektiğini, tağuta asla kulluk edilmemesi gerektiğini (13) ve dinin yalnızca Allah’a has kılınması gerektiğini vurgular (14) Kur’an.

Heyhat! Gelin görün ki, müslümanlık iddiasındaki yığınlarca insan bütün bu faktörlerden dolayı Kur’an okumak ve okutmaktan korkuyorlar. Korkuyoruz tek kelimeyle Kur’an’dan. Bunun yerine ağabeylerin, üstadların siretleri Kur’an’ın yorumu olaraktan insanlara arz ediliyor.

Kur’an’ın bizzat kendisi, kendisinin okunmasını, kafaları çatlatırcasına anlatılmasını istemektedir. Allah, Kitabı’nın okunması için herhangi bir merasim emretmemişken -Allah müşriklere pislik (necaset) payesini biçtiği (15) halde onlara bile Kur’an’a dokunmayın dememişken- bizim mollalarımız abdestsiz dokunmayı, çocukların dokunmasını, diz üstü çökerek okumanın dışındaki pozisyonları yasaklamışlardır! Fakat Allah O’nu zikretmenin yatarak bile olabileceğini bildirmektedir (16).

Kur’an’a dayanmadığımız için çelişkilerimiz o kadar çok ki, Allah Rasulü ile bir avuç müslümanın Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te vb. canları pahasına mücadele ettiklerini Kur’an anlatırken, biz Türkiye’nin dört bir yanından kaldırdığımız yeşil sarıklı evliya motifiyle,(ki gerçekte ölmüşler ve çoğu un ufak olmuş insanlardır), göldeki balıklarla Kıbrıs’ı, şurayı burayı bombardıman edip fethediyoruz.

Saymakla bitiremeyeceğimiz yanlış dini bilgi, inanç ve kanaatları -az sayıda da olsa- iyiliği emr, kötülüğü nehy azminde olan bir çok insan düzeltmeye, doğrusunu anlatmaya çalışıyor. Fakat müslümanların korkunç derecede Kur’an’dan habersiz oldukları rahatlıkla gözlenebilmektedir. Çünkü, ‘ama bu dediğinizi Kur’an doğrulamıyor ki’ dediğinizde karşınıza çıkarılacak argüman, ya bir hadisdir, ya bir ‘evliyanın’ kerametidir, yahut da, bir menkıbe kitabının gizemli sayfaları arasından çıkacak olan bayatlamış menkıbelerdir.. Kısacası teoride değil ama uygulamada müslüman, Kur’an’ı esas kaynak olarak gör(e)memektedir.

Kur’an’ı belirli gün ve gecelerde, üç aylarda, ramazan ayında, kabir başlarında, hasta başucunda, düğün-bayram yemeklerinde vs. okumak, onu hala anlamama azim ve kararlılığında olduğumuzun kanıtıdır. Kur’an okumak bu uygulamaları Allah’ın istediği ve razı olacağı bir şekle dönüştürecektir. Bu konuda ilk zararı kassas ve bazı vaiz-hatipler görecektir. Evet, Kur’an okumanın ilk zararını ekmeğini ‘hatm-i şeriflerden’, mevlid-i şeriflerden çıkaran, Ramazan ayının bereketini, okudukları Allah’ın ayetleri sayesinde kendi ceplerine aktaran dilenciler içindir. İkinci olarak da Kur’an’la insanların doğrudan doğruya muhatap olmalarını istemeyen, ellerindeki hadislerden, menkıbelerden, kerametlerden, israiliyyattan, şamanist geleneklerden örülü dini, Allah’ın Kitabı’ndaki din ile değiştirmemeyi düşünen din adamları içindir. Elbette laiklik temeline dayalı sözde demokrat düzenlerinin yerine dine dayalı bir düzen istemeyen sistemin egemenleri de Kur’an okunmasından zarar görenlerin hepsinin başında gelmektedir. Ama bütün bu barikatların hepsi de zamanla boşa çıkmaya mahkumdur.

Ne dersiniz, zararın neresinden dönersen kârdır derler...

Notlar:

<!--[if !supportLists]-->1.    <!--[endif]-->Müddessir: 1-5; Leyl: 18; İsra: 9; Bakara: 2; En’am: 19.

<!--[if !supportLists]-->2.    <!--[endif]-->Şura: 19.

<!--[if !supportLists]-->3.    <!--[endif]-->Ömer BEĞ adındaki bir şahıs İmam Gazali’nin sözde ‘Kıyamet ve Ahiret’ adlı eserini tercüme edip, tamamen kendi notlarıyla ilavelerle doldurmuş; bu haliyle zaten 60 sayfa kadar olan risaleden sonra ‘Müslümana nasihat’, ‘Vahhabiliğin Başlangıcı ve Yayılması’gibi anti vahhabici bölümlerini ekleyerek okuyucuya İmam Gazali’nin kitabı imiş gibi yutturmaya çalışmıştır. Kitapta hangi satırın Gazali’nin, hangisinin kendisi ve başkalarının olduğunu ayırdetmek güçleşmiş-se de, bizim alıntı yaptığımız bahis Ömer Beğ denen şahsa aittir (Hakikat Yay. İst-1994) s. 132.

<!--[if !supportLists]-->4.    <!--[endif]-->a.g.e., s. 21-22.

<!--[if !supportLists]-->5.    <!--[endif]-->İbnu’l Cevzi, Kitabu’l-Mevzuat, 1983, Cilt 11, s. 243-255; C. 2, s. 127.

<!--[if !supportLists]-->6.    <!--[endif]-->Tevbe: 24.
<!--[if !supportLists]-->7.    <!--[endif]-->Tevbe: 111.

<!--[if !supportLists]-->8.    <!--[endif]-->Bakara: 193; Enfal 39; Nur: 37; Sa’d: 26.

<!--[if !supportLists]-->9.    <!--[endif]-->Bakara: 275; Cuma: 9-10.
<!--[if !supportLists]-->10.<!--[endif]-->Mesela Hucurat suresine bkz.
<!--[if !supportLists]-->11.<!--[endif]-->Ra’d: 22; Fatır: 29; Bakara: 272 v.b.

<!--[if !supportLists]-->12.<!--[endif]-->Bakara: 45; Nur: 37; Ankebut: 45 Rum: 31 v.d.

<!--[if !supportLists]-->13.<!--[endif]-->Tevbe: 28.
<!--[if !supportLists]-->14.<!--[endif]-->Al-i İmran: 191.
<!--[if !supportLists]-->15.<!--[endif]-->Tevbe: 28.
<!--[if !supportLists]-->16.<!--[endif]-->Al-i İmran: 191.
<!--[if !supportEmptyParas]--> <!--[endif]-->
Quelle: İktibas Dergisi, Mehmed Durmuş
http://kuranislamicom.h867114.serverkompetenz.net/index.php/Kur-an/Kuran/Kuran-Okumanin-Zararlari.html - http://kuranislamicom.h867114.serverkompetenz.net/index.php/Kur-an/Kuran/Kuran-Okumanin-Zararlari.html

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:16

http://www.kuranmuslumani.com/2009/04/09/insanin-uc-tanrisi-ali-aksoy/ - İNSANIN ÜÇ TANRISI - Ali Aksoy

Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?

“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?

Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.

“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…

Çünkü, kendilerinin bilerek veya bilmeyerek “kulluk” ettikleri ve yukarıdaki tanıma hiç uymayan üç gizli tanrıdan bahsedeceğiz.

Sonra, şirk ve müşriklik denildiğinde “heykellerin” önünde tapınmayı anlayanlar için de zor bir konu. Çünkü, O yüce Yaratıcının var kıldığı hiçbir insan durduk yere bir taş parçasına tapacak kadar “salak” değildir. Müşrikler, başka bir gezegenin “zeka özürlü” varlıkları olmadıklarına göre, apaçık gerçeği görmezden gelmelerine sebep teşkil eden şey, heykellerin sanatsal yapılarından başka bir şey olmalıdır.

Bu yazıda bir çok insanın kendisine sormaktan bile korktuğu şu soruya da cevap arayacağız: İnsan, Allah’a inanıp birlese Allah’a ne fayda, bunu yapmasa Allah’a ne zarar var ? Tanrıyı birlemenin, tevhidin kime ne faydası var ?

Varlık alemine karşı, 5 N 1K (Kim, nerede, ne zaman, ne ile, nasıl, neden) sorularını sorduğunuzda istisnasız olarak şu cevapla karşılaşırsınız.

Hiçbir şey sebepsiz / boş yere yaratılmış değildir.

Allah’ın yaratışında her şey bir sebebe, bir hikmete dayanır. Her sebep, bir sonuca götürür, ve her sonuç, başka bir sonucun sebebidir.

Sebep-sonuç deveranı, her işe oluşa işlenmiş bir kural, bir kaide, bir kanun, bir sünnettir.

Çünkü, O her şeyi bilen, her şeyden haberdar Yaratıcı’nın hiçbir yaratışı “boşu boşuna / öylesine” hedefsiz, gayesiz olamaz. O, her şeye kadir ve her şeyden aşkındır.

Bu gün “sebepsiz” gördüğümüz / zannettiğimiz bir şey, aslında o şeyin sebepsiz olduğuna değil, bizim o şey hususunda cahil olduğumuza delalet eder.

Hiçbir yaratışı “boşu boşuna” olmayan Rabbin “istekleri” boşu boşuna olur mu ?

Kuran, Rabbin her talebinin “gerekçeleri” ile doludur. O, herhangi bir beşer gibi değildir. Her bir isteğinin gerekçesini açıklayarak nankör ve kibirli insan “gibi” olmadığını ortaya koyar.

Her emrinin ve her yarattığının bir hikmeti, gerekçesi olan Rabbin, yalnız kendisine iman edilmesini istemesindeki hikmet nedir ?

Acaba O, bunu “sırf kendisi” için mi istemektedir, yahut bazı laf cambazlarının dediği gibi O, vaziyeti buna göre yaratmış, insana da sadece O’na iman etmekten başka bir seçenek bırakmamış mıdır ?

İnsanların bir kısmının, Allah’ın isimleri arasında “El-Müstağni” / “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratılmışların her hal ve derecesinden uzak” ismini saymakla ve böyle bir Rabbe inandığını beyan etmekle birlikte, açıktan ikrar etsin veya etmesin bazı şeylerin “sırf Allah böyle istediği için” emredilmiş veya yaratılmış olmasına inanması ne yaman bir çelişkidir!

Her ihtiyaç ve “acz / yoksunluk”dan münezzeh, uzak olan Rabbin, bazı şeyleri sırf kendisi için istemiş olması ne gariptir !

“Falanca işi” sırf Allah için yapıyoruz deyip, onun hikmetinden bihaber / ve hatta hikmetsizliğine inanan insanların iddiaları ne garip, ne kötüdür !

“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” (Enam,75)

Yerlerin ve göklerin büyük mülkünü temaşa edenler, şu kesin ilme vakıf olacaklardır ki, Rabbin her yaratışı kendisi dışında bir şeyin faydasınadır. Çünkü O, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olandır, Müstağni’dir.

O’nun her yaratışı, her olduruşu, her talebi, muhakkak ve muhakkak O’nun eşsiz Zat’ı dışında bir şeye faydası olması içindir.

O halde, Kuran’daki her buyruğu da, hedef alınan faydasına, maksadına göre değerlendirilmelidir.

Peki, sadece O’na inanmanın, bir tek ilaha inanmanın ne faydası olabilir ?

Allah bunu neden istemektedir ?

Dini, “terimlere / kavramlara ” hapsetmiş ezberci düşünce yapımızı bir tarafa bırakarak, terimlerin, kavramların işlevine bakacak olursak, Rabbi birlemenin / tevhidin aslında koşulsuz inanılıp teslim olunan “kutsalı” birlemek olduğunu görürüz.

Kutsal, “Tanrı’dan / Tanrı’nın Kut’undan olan”, tartışılmadan / sorgulanmadan kabul edilen şeydir.

Kutsal olan şey, insanın düşünce sistemini ve işlevini bloke eder. Kutsal’a inanç, sebeplere ve koşullara bağlanmadığından insan algısında “sorgulamaya” kapalıdır. Buradan hareketle, adı / sıfatı / kaynağı Tanrı olsun olmasın, sorgulanmadan kabul edilen, sorgulamaya kapalı tutulan, tabu kılınan şeyin, kutsal, “dogma” olduğunu söyleyebiliriz.

Peki insan her hangi bir şeyi sorgulamaksın “kutsal” / “tartışılmaz” kabul etmeli midir ?

Ortalama bilgi birikimine sahip herhangi bir insana “Kuşlar ne diye yaratılmıştır, onları diğer canlılardan ayıran en bariz özellik nedir” diye sorsanız, “uçmasıdır” yanıtını alırsınız. Bunun gibi balıklar yüzsün diye, arı bal yapsın diye yaratılmıştır.

Temsilen, uçmak kuşların, yüzmek balıkların ayırd edici vasfıdır. Her canlı için bunun gibi yüzlerce vasıf sayabiliriz.

Peki insanın ayırd edici vasfı nedir ?

Kuşları uçsun, balıkları yüzsün diye yaratmış olan O üstün Kudret sahibi Yaratıcı insanı ne için yaratmış olabilir ?

Tüm yaratılmışlar içinde insanın ayırd edici vasfı nedir ?

Alelade sohbetlerimizin övünç kelimesi, övünç cümlesidir “Eşrefi Mahlukat / yaratılmışların en şereflisi” olmak…

Düşünen, irade sahibi varlık olmak.

Kuşların dizi dizi uçmasını “salat / görev / anlaşmanın, ahdin, yaratışın gereğini yerine getirme” olarak tanımlayan Kuran’a göre insan için “düşünmek” de bir görev, bir din / yol, yordam olsa gerektir.

Onun için, “Soru sormak aklın dindarlığıdır” diyor bir söyleyen…

Ne güzel söylüyor…

Uçsun diye yaratılan kuşların uçmaması, yüzsün diye yaratılan balıkların yüzmemesi ne menem bir şeyse, düşünsün, akletsin diye yaratılan insanın düşünmemesi de öyle garip / yaratışa ters bir durumdur.

Peki insan nasıl olur da düşünmez ? Düşünmeyen insan mı olur ?

Bir şeyi sorgulamasız kabul ile ona teslim olan, o şey hakkında düşünmemiş, onu kutsal kabul etmiştir.

İşte tevhit, sorgulamaksızın kabul edilen “kutsal”ı teke, tek kaynağa indirir.

İnsana der ki, “Ey insan, eğer birisinin sözünü sorgulamaksızın doğru kabul edip, ona itaat edeceksen O ancak, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah olmalıdır”

Kutsalı “tek”e indirip, Rabbin buyruğuna kulak verdiğinde ise şunu işitir insan:

“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.” (Yunus,100)

Çünkü Allah insanı aklını kullansın diye yaratmıştır. “Tek”e inen Kutsal, onlarca, yüzlerce ayetinde insanı düşünmeye, tefekküre çağırır…

Her emrinin sebebini açıklar, izah eder. Üstü kapalı konuşmaz, apaçık bildirir. Kelamı, öğüt alınması için kolaylaştırır. (Bkz. Kamer, 17,22,32,40) Böyle yaparak, insanın sebep ve sonuç süreçleri hakkında düşünme yeteneğini canlandırır, harekete geçirir, üzerine çöreklenmiş “dogmacı kutsal”dan ibaret “batılı” giderir. Akletmeme sonucunda insanın üzerine yağdırılan pislik, “yağmur yüklü bulutlar”a benzetilen vahiy ile temizlenir. Bedeni diri ama ruhu ölü olan beşer (toprak), yeniden diriltilir. Kuran’ın teşbihi / benzetmeli anlatışına göre, vahiy yağmuru ile bereketlenmiş, aklını işleten insanın misali, yağmuru bol ve her daim meyve veren bir bahçe gibidir.

Şu halde, tevhidin yani “kutsalı –Tek-e indirmenin” faydası, insanın aklını ve vicdanını hür bir biçimde işletmesine engel olan, düşünce süreçlerini bloke eden “öteki ve sahte” tanrıların bertaraf edilmesi, insanın akıl ve vicdanının özgürleştirilmesidir.

“Allâh, (ortak koşanla tek Allah’a inananın durumunu anlatmak için) şöyle bir misâl verdi: Birbiriyle çekişen ortaklara bağlı olan bir adam (yani köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnız Allah’a mahsustur, fakat çokları bilmiyorlar.” (Zümer,29)

Bir kimsenin aklını, düşünme süreçlerini ve vicdanını kısım kısım bloke edip işlemez hale getiren birden fazla efendi, birden fazla sahte tanrı mı, yoksa yalnız kendisine bağlanılan ve insana aklını ve vicdanını işletmesini emrederek onu “hür” kılan, yaratışına / fıtratına uygun davranmaya teşvik eden bir efendi, kudret ve ilim sahibi Yaratan mı ?

“Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Nahl,17)

“Hal böyleyken, yine de O’nu bırakıp, hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan; ne kendilerinden bir darlığı uzaklaştıracak ne de kendilerine bir yarar sağlayacak güce sahip olmayan; ne ölüm üzerinde, ne hayat üzerinde, ne de ölümden sonra kalkış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan birtakım düzmece tanrılara kulluk ediyorlar.” (Furkan,3)

Kim bu düzmece, yaratamayan ve ne oluşta, ne yeniden dirilişte hiçbir söz hakkı bulunmayan sahte tanrılar ?

Heykeller mi ?

Sahi, onca insan, onca nesil sırf “taşlara” olan sevgisinden mi tapındı bunlara ?

Akıl ve idrak sahibi insanı taş parçalarına tapınmaya, onlardan medet ummaya iten sebep nedir ?

İnsanların çoğunun üç gizli tanrısı vardır. Bu üç tanrının yoldan çıkarışından sonra artık tanrıcıkların ardı arkası kesilmez… Taşlı veya taşsız tapınışın esirleridir bu üç sahte tanrının kurbanları…

Bu üç tanrı, buyrukları tartışmasız kabul edilen ve bu suretle “kutsal”ı, “Tanrı’nın Kut’undan olanı” tayin eden, etkisi aşikar, adları gizli güç odaklarıdır.

İnsan kendi başına iken bir başka, “öteki” ile birlikteyken bir başkadır. Her benlik “Amerikayı yeniden keşfetmesin” diye, bir kolaylık, bir nimet olarak sunulan “öteki”ne uyma ve davranışı ötekine göre tanzim etme yeteneği / gerekliliği zaman zaman feci bir akıbete sebep teşkil edebilir.

Doğumumuzdan itibaren öğretici konumunda olan, bir çok hazır davranış modellerini kopyaladığımız “öteki”, bazen aşkın bir nitelik kazanarak bizi kendisinin esiri edebilir.

Grup psikolojisi ve uyma davranışı, üç alanda pek baskındır.

Hazırdaki çoğunluk, gelmiş geçmiş çoğunluk ve otorite / lider…

İnsan aslında hazırdaki çoğunluğa uymakla, hazırdaki çoğunluğun uyduğu gelmiş geçmiş çoğunluğa yani atalara ve yine hazırdaki çoğunluğun uyduğu otoriteye / lidere uymuş olur.

Eğer bu uyma yerini teslimiyete bırakırsa, kendisine uyulan şeyin buyruğu tartışmasız ve mutlak doğru (kutsal) kabul edilirse, artık bu sosyo psikolojik süreç bir din ve bu sürecin ürettiği uyum “kulluk” halini alır.

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe,31)

Bu ayette açıkça belirtildiği üzere, Yahudiler hamamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini rab / tanrı edinmiştir. Hiç birimiz, Yahudileri hahamlarının önünde, Hıristiyanları da rahiplerinin önünde sanki onlar bir tanrı imiş gibi tapındıklarını görmediğimize göre, ya Kuran’ın “tanrı” tanımında ya bizim “tanrı” anlayışımızda bir problem var.

Yahudilerin ve Hıristiyanların din adamları ile olan münasebetlerinin “tanrı-kul” ilişkisi olarak nitelendirilmesinin sebebi, onların din adamlarının her buyruğunu tanrı buyruğu gibi kabul ederek, sorgulamaya kapalı tutmaları, onların helal dediğine helal, haram dediğine haram demeleridir. Kuran, insanın bu tutumunu “kulluk” olarak tanımlamakta, bu eylemle buyruğu tartışılmaz olarak kabul edilen güçleri de “tanrı” olarak tanımlamaktadır. Elbette ki sahte tanrılar…

“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (Ahzab,66-68)

O topluluklar için din adamları, dinsel düşünüş sürecinde “otorite”yi temsil etmektedir.

“Otorite” tanrısının meşruiyetini kazanmasında grup psikolojisinin çok büyük etkisi vardır. Güç, insanlara daima cazip gelmiştir ve insanlar güçlünün yanında yer alma eğilimindedir. Otorite’nin sahası “din” ise, bağlılık genellikle “güce” değil, bilgi ve korkuya dayalıdır. İnsan, kendisinden daha çok bilenin bilgisinden istifade etmeye meğillidir. Sosyal psikologlar, grubun “uzmana / otoriteye” uyumunu yıllardan beri çeşitli deneylerle incelemiş ve uzmana / otoriteye uyma eğiliminin insanın akıl ve vicdan dengesini ne boyutlarda alt üst ettiği deneysel olarak da kanıtlanmıştır. (Bkz. Milgram Deneyi)

Otorite sahip olduğu bilgiyi, inanç unsuru olarak tanımlar ve birey bu veriyi “kutsal” kabul ederse, otoriteye, otoritenin buyruğuna itaat bir nevi “ibadet / kulluk” halini alır. Onun için Kuran, bu olguyu “Rab edinme” olarak tanımlamıştır. Bu halde otoritenin buyruğunun dışına çıkmak, “dinsel” bir korku sebebi teşkil eder. Korku, bir zaman sonra tabuya dönüşür.

İnsanın davranışına yön veren diğer bir etken ise, “çoğunluk”tur Gruba uyma eğilimi de insanın düşünme süreçlerini bloke edebilmektedir.

Çoğunluğu iki kategoride ele alabiliriz: Hali hazırdaki çoğunluk, geçmişte kalmış çoğunluk / Atalar…

Kuran, “mistik” bir yapısı bulunduğu için “çoğunluğa” uyma meselesinde ağırlığı “Atalar’a uyma” davranışına vermiş, bu eğilimi çetin bir biçimde eleştirmiştir.

İşte misaller…

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiğinde: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!…” (Bakara,170)

“Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar, “Eğer Allah dileseydi Ondan başkasına ilahlık yakıştırmazdık; atalarımız da (öyle yapmazdı); ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık” derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: “Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.” (Enam,148)

“Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: “Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.” De ki: “Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” (Araf,28)

“Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.” (Hud,109)

“Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler.” (Kasas,36)

“Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” (Lokman,21)

“Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.” Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Maide,104)

“Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.” (Necm,23)

“”Sen” dediler, “Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” (Şuara, 136-138)

“O’nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.” (Yusuf,40)

“Bilakis (şöyle) dediler: «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz.” (Zuhruf,22)

“İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız. Uyarıcı dedi: “Peki, ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni getirmiş olsam da mı?” Dediler: “Doğrusu, biz seninle gönderilen şeyi tanımıyoruz.” (Zuhruf,23-24)

“Sonra onların dönüşleri doğrudan doğruya cehennemedir. Çünkü onlar, babalarını sapıtmış kişiler halinde bulmalarına rağmen, kendileri de hâlâ onların eserleri ardınca koşturuyorlar.” (Saffat, 68-70)

Atalara uymak, insan için “doğru”ya uymak gibidir, güven verir. Bu düşünüş, atalar olarak adlandırdığımız gelmiş – geçmiş çoğunluğun daha tecrübeli, daha bilgili olduğu hususundaki inanışın sonucudur.

Çoğunluk başlı başına insanı yönlendirir. Grup içerisindeki insanların, grubun genel eğilimine uyma davranışı yaşam içerisinde insanlara bir çok faydalar sunmakla birlikte, insanların düşünme yetilerini bloke edip, çoğunluğun eğilimi kutsal gibi algılayarak “tartışılmaz” kıldığında artık faydadan çok zarar doğurur ve düşünmek, sorgulamak ve bu suretle gerçeği aramak için yaratılmış “hür” bireyi “kul” eder.

Otoriteye, atalara ve çoğunluğa körü körüne uymanın mahşerdeki sonucunu anlatan şu sahne çok dramatiktir:

“Allah buyurdu: “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe.” Her ümmet girdiğinde, yoldaşına lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver.” Allah buyurur: “Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz.” (Araf,38)

Burada, atalara, çoğunluğa veya otoriteye uymuş olmanın hiçbir şekilde mazeret teşkil etmediğini görüyoruz. Neden mazeret teşkil etsin ki? Allah, onları bu şikayet edenlere göre hangi vasıfla üstün yaratmıştır ki ? Atalarımıza, yahut şu toplumun çoğunluğuna bizden fazla akıl, bizden duru bir vicdan mı verildi ? Allah’ın yaratmasında hiçbir fark var mı? O halde, onlara “kayıtsız ve şartsız” teslim olmak nasıl olur da bir mazeret teşkil eder ? Yoksa Allah, bize bu imkan ve yetenekleri vermekle “müsriflik” mi etmiş ? Yoksa bizi yaratmasında bir eksiklik mi var ? Onun bize düşünecek bir akıl, görecek gözler, işitecek kulaklar vermesi boşu boşuna mıdır ?

Kuran, insanın şifrelerini / eğilimlerini / kurallarını öğretmektedir. Buna göre, insan için, kendisini aşkın gördüğü ve aklını ve vicdanını birlikte işletme sürecini sabote eden çoğunluk, atalar ve otorite birer rabdir. Kim bunların buyruğuna sorgusuz sualsiz itaat ederek kendini teslim ederse, o hiçbir şeyin dengi gibi olamadığı Yaratıcı’ya şirk / ortak koşmuş olur. Aklı işletmemek, insanı düşünebilmesi için her yetenekle donatan Rabbin yaratışına karşı bir başkaldırıdır.

Bu saydıklarımız, kişinin kendisinden aşkın gördüğü güç kaynaklarının rableştirilmesi idi…

Bir de, insanın kendisini aşkın görerek kendisini rableştirmesi vardır ki, o da bir başka yazının konusu olsun…

http://www.kuranmuslumani.com/2009/04/09/insanin-uc-tanrisi-ali-aksoy/#more-467 - http://www.kuranmuslumani.com/2009/04/09/insanin-uc-tanrisi-ali-aksoy/#more-467


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 29-Mayıs-2009 Saat 10:58
KUR’AN’I NASIL OKUMALIYIZ?

Gerek araştırmalar ve gerekse gözlemlere dayalı olarak yapılan tespitler gösteriyor ki, günümüzde Kur’an-ı Kerim halkımızın en çok okuduğu, ama en az anladığı bir kitap durumundadır. Müslüman Türk toplumunda neredeyse evinde Kur’an bulunmayan kimse kalmamasına rağmen, Kur’an’ı anlayarak okuyanların oranı oldukça düşük düzeydedir.

Kur’an’ın gönderiliş amacı ve insanlara ulaştırmak istediği mesaj ile toplumumuzun şu an içerisinde bulunduğu durum arasında bir mukayese yapıldığında, Kur’an’ın daha ziyade anlaşılmadan okunduğunu ve onun bize sunduğu bireysel ve sosyal hayatımızla ilgili mesajlardan yeterince faydalanamadığımızı rahatlıkla anlayabiliriz.

İnen ilk âyetlerinden itibaren okuyup öğrenmenin, bilimin, barışın ve hoşgörünün öneminden bahseden Kur’an-ı Kerim, bütün müslümanlar tarafından gerektiği gibi okunup yeterince anlaşılmış olsaydı, bugün toplumumuzda giderek yaygınlaşan güvensizlik, huzursuzluk, sevgi ve diyalog eksekliği, bilim ve teknolojideki konumumuz bu düzeyde olmazdı. ‘İslâm ülkeleri’ kavramı şiddet ve terör kavramlarıyla birlikte anılmazdı. Kur’an gereği gibi anlaşılmış olsaydı, İslâm dünyası diye tanımlanan toplumlarda ayrımcılık, hukuk ihlâlleri, kültürel saplantıların bir ürünü olan kan davaları, töre cinayetleri, işkence, fuhuş, soygun, rüşvet, yolsuzluk ve dolandırıcılık gibi suçlar bu kadar yaygın olmazdı. Çünkü saydığmız bütün bu olumsuzluklar, Kur’an’ın indiği dönemde Mekke toplumunda da yaygındı. Ancak Hz. Peygamber’in önderliğinde o bozulmuş ve çürümeye yüz tutmuş toplum, Kur’an’ın aydınlatmasıyla çok geçmeden medenî bir toplum haline dönüşebilmiştir.

Allah (c.c) bize Kur’an-ı Kerim gibi bir değer göndermiş ama biz onu ne yazık ki yeterince tanımıyor ve ondan gerektiği gibi istifade edemiyoruz. Bu tespitten sonra, Kur’an-ı Kerim’in niçin indirildiği, günümüzde hangi amaçla okunduğu ve nasıl okunması gerektiği üzerinde durmak önemlidir.


1. Kur’an-ı Kerim Niçin İndirildi?



Bu soruya verilecek en doğru cevap, bizzat Kur’an tarafından şöyle açıklanmaktadır:

“O Ramazan ayı ki Kur’an o ayda indirilmiştir. (O Kur’an) insanları hidayete erdirmek, doğru yolu ve hak ile batılı ayırdeden hükümleri açıklamak üzere indirilmiştir...” (Bakara 2/ 185)

“Gerçekten size Allah’dan bir nur ve apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah o kikapla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkartır, dosdoğru yola iletir.” (Maide 5/ 15-16)

“(Bu Kur’an), âyetlerini düşünsünler, tam akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz hayır ve bereketi bol bir kitaptır.” (Sâd 38/ 29)

“Gerçekten bu Kur’an, kendisine sıkıca tutunanları doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere kendileri için muhakkak büyük bir mükâfat olduğunu da müjdeler.” (İsrâ 17/ 9)

“Allah tarafından gönderildiğinde şüphe bulunmayen bu kitap, müttakîler için bir yol göstericidir.” (Bakara 2/ 2)

Hz. Peygamber de vefatına yakın bir zamanda yaptığı veda konuşmasında; “Ben size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkıca sarıldığınız müddetçe doğruluktan ayrılmazsınız. Onlar Allah’ın Kelamı ve benim sünnetimdir”[1] buyurarark, müslümanların dikkatlerini Kur’an’ı ve sünneti anlayarak yaşamaya yöneltmiştir.

Görüldüğü gibi, Kur’an’ın gönderiliş amacıyla ilgili ayetlerde ve Hz. Peygamber’in sözlerinde vurgulanan ortak nokta, hidayet yani dünya ve âhiret mutluluğudur, kurtuluşa erme ve rahata kavuşmadır. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’i, insanlara varoluş gayelerine uygun olarak yaşayabilmelerinin yolunu gösteren bir kitap olarak da tanımlayabiliriz.

Kur’an, inanma ihtiyacımızı doğru olarak karşılamak, ahlâkımızı güzelleştirmek, bizleri Yüce Yaratıcı’nın nezdinde değerli kılan ibadetlerimizi usulüne uygun ve bilinçli olarak nasıl yerine getireceğimizi açıklamak ve sosyal ilişkilerimizi sağlıklı olarak yürütebilmemizin kurallarını öğretmek üzere indirilmiş bir kitaptır.

Kur’an-ı Kerim incelendiğinde; inanma ihtiyacımızı doğru olarak karşılamanın kurallarını öğreten tevhid esasları, ilim öğrenmenin ve aklı kullanarak araştırma yapmanın önemi, ibâdetler, ahlâk kuralları, aileden başlayarak sosyal hayatın her kesitinde karşılaştığımız insanlara karşı gösterilecek sevgi, saygı ve diyaloğun boyutları, gök, yer ve ikisi arasındaki varlıkların yaratılışı ile ilgili bilimsel açıklamalar, geçmiş milletlerin ibret dolu hayat hikayeleri, ölüm ve ölüm sonrası hayat ve daha pek çok konuda bizleri aydınlatıcı bilgilerin yer aldığı görülecektir. Dolayısıyla Kur’an’ın gönderiliş amacı, dünya dediğimiz şu gezegende bize ayrılan ömür içerisinde rahat ve mutlu bir hayat sürdürmemizi, sonsuz hayat dediğimiz âhirette de kurtuluşa ermemizi sağlamaktır.


2. Kur’an Günümüzde Hangi Amaçla Okunmaktadır?



Yaptığımız gözlem ve tespitler, günümüzde Kur’an-ı Kerim’in müslümanlar tarafından genellikle şu amaç ve niyetlerle okunduğu sonucuna götürmektedir:

a. Büyü ya da fal bakmak veya nazardan korunmak:

Kur’an’ın bu niyetlerle okunması, toplumumuzda maalesef yaygındır. Büyü ya da fal bakmak için Kur’an okumak ya da bazı âyetler yazmak, onun gönderiliş amacıyla asla bağdaşmamaktadır. Büyü ya da fal bakanlar, bir anlamda Kur’an’ı bilgisiz insanları sömürmede bir araç olarak görmektedirler. Bu durum, Kur’an’a yapılacak en büyük bir haksızlıktır.

b. Şifa niyetiyle hastaya okumak:

İslâm’ın hasta olanlar için önerisi, doktora gitmek, ilaç kullanmak ve ancak tıbbın imkânlarının yetersiz kaldığı hastalıklar karşısında ise şifa vermesi için Allah’a duâ etmektir. Kur’andan bazı âyetlerin tıbbın çaresiz kaldığı hastalıklar için okunması, kişiye psikolojik bir rahatlama sağlayabilir. Ama aşırıya gidilerek Kur’an âyetlerinin muska şeklinde farklı biçimlerde yazılması ve Kur’an’ın gönderiliş amacının dışına çıkılarak yanlış niyetlere âlet edilmesi asla uygun değildir.

c. Ölülerin ruhlarını şad etmek:

Çocuklarının Kur’an öğrenmelerini isteyen veliler, genellikle kendileri öldükten sonra arkalarından ruhlarına Kur’an okuyacak birilerinin bulunmasını amaçlamaktadırlar. ‘Öldükten sonra çocuğumuz hiç olmazsa ruhumuza en azından bir Fatiha okur’ düşüncesi toplumumuzda yaygındır. Oysa bizim yetiştireceğimiz çocuğumuzdan önce ölüp ölmeyeceğimizi kimse bilemez. Bu anlayış, Kur’an-ı Kerim’in gönderiliş amacı açısından uygun değildir. Bunun yerine; ‘Çocuğum okusun, dinini öğrensin, Allah’ın kullarına gönderdiği Yüce Kitab’ı anlasın, onun gereklerini yerine getirerek dünya ve âhiret mutluluğuna erişsin ve bize de duâda bulunsun’ düşüncesi daha doğru ve mantıklıdır.

Ölülere Kur’an okuma konusunda Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın.” (Neml 27/ 80)

Kur’an-ı Kerim’in sırf ölülerin ruhlarını şad etmek amacıyla okunmasını eleştiren şair Mehmet Akif ERSOY bu düşüncesini şu dizeleriyle dile getirmiştir:

Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına

Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için

Hz. Peygamber ve sahabeden ölülerin ardından Kur’an okunmasını tavsiye eden sahih bir rivayet yoktur. Ancak bu geleneğin başlatılma nedeni muhtemelen şu düşünce olabilir: ‘Okunan Kur’an’dan okuyan ve dinleyenler birşeyler öğrenerek faydalanırlarsa, buna sebep olan ölü şahıs elde edilen sevaptan yararlanabilir.’ Yani asıl olan, dirilerin Kur’an’ı anlamalarıdır. Özellikle kabirlerde ya da cenaze meclislerinde duygu yoğunluğu zirveye ulaşmaktadır. Ölenlerin haline bakarak dünyevî zevklerinden soğuyan bir insan, tabii olarak bir nefis muhasebesi yapmaya başlar. Duygularının yoğunlaştığı o anda okuduğu ya da dinlediği Kur’an’ın mesajları, onun gönlünde derin izler bırakır. Bu da kişinin Kur’an’ı anlamasıyla ilgili bir durumdur. Gerçi anlamasa bile bir duygu yoğunluğunun yaşandığı doğrudur. Ancak buradaki espri, o anda ölenin durumundan ibret alma konumunda bulunan sağ kişilerin Kur’an’ın mesajlarından etkilenmeleridir. Örneğin mezarlıkta okunan namaz, oruç, zekât ve sadaka ile ilgili emirlerle, ya da zulüm, zina, hırsızlık, ahlâksızlık, yolsuzluk ve insan hakları ihlâli gibi yasaklarla ilgili âyetler, okuyana ve dinleyene âdeta şu mesajı vermektedir: ‘Şu ölen şahsın durumunu dikkate al ve hayatının kalan kısmını, kaçıp uzaklaşmanın mümkün olmadığı şu sonucu düşünerek tamamlamaya çalış.’ Aksi halde ölüler için artık Kur’an’ın söyleyecegi hiçbir şey kalmamıştır. Çünkü Kur’an dirilere indirilmiş ve onlara belli sorumluluklar yükleyen bir kitaptır.

Daha önceden dünyadan göçüp giden yakınlarının ruhunu şad etmek için ücretle hatim okutma geleneğinin de Kur’an’ın gönderiliş amacıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Yanlış niyetlerle Kur’an okumayı yasaklayan Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “O Kur’an’dan yüz çevirmeyin. Yanlış yorumlarla taşkınlık yapmayın. Onu karın doyurmaya ve ticarete âlet ederek onunla zenginleşmeye kalkışmayın.” [2]

Ölen bir yakına sevap bağışlanacaksa ve bunun gereğine inanılıyorsa, başkalarına ücretle Kur’an okutmak yerine, bizzat kişinin kendisinin Kur’an âyetlerinden okuyup sevabını bağışlaması ya da içinden geldiği gibi duâ etmesi daha doğrudur.[3]

d. İbadetlerde gerekli olduğu için okumak:

Bildiğiniz gibi, Kur’an’ı okumak başlıbaşına bir ibadettir. Ayrıca namaz gibi diğer bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde de Kur’an okumak şarttır. Onsuz namaz olmaz. Bu yüzden her müslümanın namazını kılacağı kadar Kur’an’dan âyet ve sure ezberlemesi farz kabul edilmiştir.

e. Sevap kazanmak:

Kur’an’ın diğer ibadetler dışında okunması sevaplı bir iştir. Hem de okunan her cümlesine, her kelimesine ve hatta her harfine sevap vardır. Sevabın miktarı, okuyanın okuduğunu anlamasıyla orantılı olarak artacaktır. Onun mesajını anlamaya çalışmadan sadece sevap kazanma niyetiyle Kur’an okumak, bir yönüyle faydacılıktır. Kur’an-ı Kerim sırf sevap defterimizi kabartalım diye inmemiştir. O bize sorumluluk yüklemektedir. Amacımızı sadece sevap kazanmaya yoğunlaştırmak, onun bize yüklediği sorumluluklarımızı gölgeleyebilir. Dolayısıyla Kur’an okuduğumuzda elde edeceğimiz sevabın onu anlama derecemize bağlı olduğu bilinmelidir.

f. Okuyarak ya da dinleyerek zevk almak:

Kur’an, diğer kitaplardan farklı olarak, anlaşılmasa bile okuyana ve dinleyene manevi bir zevk ve mutluluk vermekte, onun çok yüce duygular yaşamasını sağlamaktadır. Bir anlamda gündelik hayatın sıkıntıları karşısında insanı rahatlatan psikolojik bir terapi etkisi göstermektedir. Öyleyse zaman zaman sesli olarak Kur’an-ı Kerim okumak ya da dinlemek hem bir ibâdet hem de müslümana iç huzur sağlayan bir mutluluk vesilesidir.

g. Mesajını anlamak için okumak:

Kur’an’ın ruhuna ve gönderiliş amacına uygun olan asıl okuma budur. Özellikle son yıllarda bu amaçla Kur’an okuma oranında önemli bir artış gözlenmektedir. Bazı gençlerimiz, ceplerine rahatlıkla sığabilecek ebatta Kur’an tercümelerini, sorumluluklarının bir gereği olarak yanlarından hiç eksik etmemektedirler. Temennimiz, bu amaçla Kur’an okuyanların sayılarının artmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber bizlere “Kur’an’ı okuyun ve onun prensiplerini yaşayın”[4] tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Peygamber’in tavsiyesi ortada iken, bazı müslümanların özelliklere gençlere; ‘Siz Kur’an-ı anlayamazsınız, dolayısıyla herhangi bir hoca gözetiminde olmadan Kur’an okumanız doğru değildir’ şeklindeki telkinleri, dinî ve mantıksal temelden yoksun gözükmektedir. Elbette her bireyin Kur’an’ın tamamını metin ya da mealden kendi imkânlarıyla doğru olarak anlaması beklenemez. Ancak her müslümanın, kendi ilmi birikimi ve akli kapasitesi ölçüsünde Kur’an’dan öğrenip anlayabileceği çok şey vardır.

Kur’an-ı Kerim Allah kelamı olduğu için, saygı duyulması gereken bir kitaptır. Ancak ona duyduğumuz saygı, onu anlamamıza engel olmamalıdır. Kur’an’ı kutsamak, onu saygıyla yüceltmek, sanki onu dünya işlerine bulaştırmamak şeklinde algılanmaktadır. Oysa Kur’an dünyaya ait bir kitap olduğu ve insanların dünyalarını bir düzene koymak için gönderildiği bilinmelidir.


3. Kur’an Nasıl Okunmalı?



a. Allah Kelamı olduğu bilinciyle: Kur’an okuyan kişi bir anlamda Allah’la konuşuyor demektir. Bu bilince ulaşmak, mesajın kişide uyandıracağı etki açısından çok önemlidir.

b. Anlama niyetiyle: Kur’an’ı anlamamız gerektiğine ve gayret gösterdiğimiz taktirde onun mesajını rahatlıkla anlayabileceğimize mutlaka inanmalıyız. Kadın erkek herkesin Kur’an’ı öğrenip onun mesajını anlaması bir sorumluluktur. Tabiki her âyeti ve her sureyi herkesin anlayabilmesi ya da herkesin aynı ölçüde anlaması beklenemez. Çünkü Kur’an her çağda yaşayan ve her türlü bilgi ve kültür düzeyine sahip insanları muhatap almaktadır. İnsanlar kendi akıl seviyeleri ve kültür birikimleri ölçüsünde Kur’an’ı anlayabilirler. Özellikle akademik düzey ya da özel alan bilgisi gerektiren âyetleri herkesin anlayamaması gayet doğaldır. Ancak herkesin aklı, bilgisi ve kültür düzeyine göre Kur’an’dan anlayacağı çok şeyler vardır. Kur’an dilinin Arapça olması, onu anlamamak için bir mazeret olamaz. Elimizde pek çok meal ve tefsir bulunmaktadır. Bunlar kolaylıkla anlaşılabilecek kadar sade bir dil ve üslupta yazılmıştır.

c. Kur’an okurken, dil, kalp ve akıl işbirliği halinde olmalıdır. Kur’an okurken dilin söylediği mesaj gönülde yankılanmalı ve akıl ile yoğrularak düşünce ve davranışlara yansımalıdır. Ancak bu şekilde okunduğu zaman Kur’an’ın hedeflediği bireysel ve sosyal değişim gerçekleşebilir.

d. Ağır ağır okunmalı: Allah (c.c), Kur’an’ın okunuş tarzıyla ilgili olara Hz. Peygamber’e hitaben şöyle buyurmaktadır: “Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye bölümlere ayırdığımız bir Kur’an olarak indirdik.” (İsrâ 17/ 106)

Kur’an’ı gerçek anlamda okumak, âyetlerin lafızlarını söyleyip geçmek değil, âyetler üzerinde düşünerek mesajı anlamaya çalışmaktır. Nitekim bir âyettte; “Kur’an’ı tertil ile oku” (Müzzemmil 73/ 4) buyurulmuştur. Tertil, acele etmeden, dura dura, usulüne uygun ve anlayarak okumak demektir. Hızlı okunması durumunda, vurgulanan mesajı anlamak mümkün değildir. Bu yüzden Peygamber (s.a.v.), Kur’an’ın baştan sona çok kısa bir sürede hatmedilmesini uygun görmemiştir.[5]

Kaynaklarda, Hz. Peygamber’in bazen bir tek âyeti okuyarak sabahladığı rivayet edilmektedir.[6] O, âyetleri ağır ağır ve üzerinde durup düşünerek, bazen de ağlayarak okurdu. Rahmet âyetleri gelince Allah’dan rahmet diler, azab âyetini okuyunca o azabdan Allah’a sığınırdı. Hz. Peygamber’in terbiyesiyle yetişen sahabeler de, önce on âyeti öğrenip gereklerini yerine getirebilecek derecede anladıktan sonra diğer âyetleri öğrenmeye geçerlerdi.[7]

Bu konuyla ilgili olarak Hasan Basri şunları söylemiştir: “Sizden öncekiler bu Kur’an’ı Rablerinden kendilerine gönderilmiş bir mektup olarak görür, geceleri onu düşünerek üzerinde çalışır, gündüzleri de onun gereklerini yerine getirirlerdi.”[8]

e. Öğrenilen bilgiler başkalarıyla paylaşılmalı: Bilgiler paylaşıldıkça kalıcılığı artmaktadır. Kaldı ki, müslüman bir kişinin öğrendiği doğruları başkalarıyla paylaşması bir sorumluluktur.

f. Başkalarının okudukları Kur’an dinlenmeli: Allah (c.c.), “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin” buyurmaktadır. Peygamber (s.a.v.) bazen sahabelerden Kur’an okumalarını ister ve onları zevkle dinlerdi. O’nun en çok ibn Mes’ud’dan Kur’an dinlediği rivayet edilmektedir.

g. Öğrenilen mesajlar pratik hayata yansıtılmaya çalışılmalıdır: Kur’an, kendisiyle hayatımıza yön vermek için gönderilmiş bir kitaptır. Pratiği olmayan bilgilerin bir önemi yoktur. Pratik hayatta yaşanmayan bilgiler, bir süre sonra unutulmaya mahkûmdur.

h. Kur’an ve mealini okumada sürekliliğe önem verilmeli: Her müslüman mutlaka her gün az ya da çok Kur’an’dan birşeyler okumayı alışkanlık haline getirmeli, Arapça bilmiyorsa mealden okumaya çalışmalıdır. Dolayısıyla, evlerde bir ya da birkaç Kur’an meali bulundurulmalıdır. Bu konuda ecdadımız güzel bir gelenek başlatmıştır. Bu geleneğe göre her gelin olan kızın çeyizleri arasında Kur’an’ı Kerim’e yer verilir ve böylece Kur’an’ın bütün evlere girmesi sağlanırdı.

Topluma meal okuma alışkanlığının kazandırılması için, özel ya da resmî bütün kütüphanelerde, otel odalarında, dinlenme salonlarında ve kamuya açık sosyal tesislerde mealli Kur’an-ı Kerim bulundurulmalıdır. Bununla da yetinilmeyip camilerimizde imamlarımızın öncülüğünde cemaate yönelik meal dersleri yapılmalıdır. En azından namazlarda okunması gelenek haline getirilen kısa surelerin anlamları camiye gelen cemaate öğretilebilir.


Doç. Dr. Hüseyin YILMAZ

C.Ü. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi
http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=91 - http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=91


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 13:17

Üç Aylar ve mübarek geceler / kandiller

Müslümanların aldatıldığı konulardan bir tanesi de bu “mübarek geceler” konusudur. İnsanlar, kişilik yapılarında var olan hırs, kolay kazanç, kısa zamanda köşeyi dönme gibi zaafları sebebiyle, önlerine konan yalanları hiç sorgulamadan, tıpkı bir balığın zokayı yutması gibi yutmuşlar, inanç ve amellerinin yozlaşmasına yol açan bu yalanlara hep inanmışlardır.

Bilindiği gibi çeşitli kesimlerde, özellikle de tarikat ve tasavvuf çevrelerinde bazı günler, geceler ve aylar “mübarek” ilân edilmiş ve bu mübarek zamanlar için de özel namaz, oruç ve zikirler icat edilmiştir. Ama yapılan mübarek gece ilânları ve icat edilen özel ibadetler, sadece bu kesime mensup insanlar arasında yayılmakla kalmamış, başlangıçta dilden dile dolaşarak yayılan bu bid’atler, zaman içinde çeşitli yayınlarda, takvim yapraklarının arkalarında yer almak suretiyle daha geniş kitlelere ulaşmış, şimdilerde ise devletin resmî kuruluşları tarafından uygulanır olmuştur. Dinin sahibi Allah’ın, böyle şeyleri emretmemiş, önermemiş olması ise, bu bid’atlerin yer aldığı hadislerin, maalesef dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı sayılması sayesinde dikkate alınmamıştır.

Oysa, bu Kur’an dışı uygulamaların savunucuları tarafından, dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı olarak gösterilen hadislerin “sağlam” olarak nitelenenlerinde, peygamberimizin böyle özel günler, geceler ve aylarda özel ibadetler yapmadığı ve kimseye yapmasını söylemediği de yazmaktadır:

“… Alkame şöyle demiştir. Ben Aişe R.A. ya:

– Rasülüllah günlerden bazılarını herhangi bir şeye tahsis eder miydi? diye sordum.

Âişe:

Hayır, tahsis etmezdi. Onun ibadeti aralıksız ve devamlı idi. Rasülüllah’ın edasına tâkat getirdiği hayır ve ibâdete hanginiz tâkat yetiştirir ki? diye cevap verdi.” (Sahih-i Buharî, Oruç Kitabı, Bab 63, hadis no: 96)

Konu, Kur’an ışığında değerlendirildiğinde ibadet günü, ibadet gecesi ibadet ayı gibi özel zamanların Kur’an’da yer almadığı, dolayısıyla bu tarz kabullerin İslâm’ın ruhuna aykırı olduğu görülmektedir. Yani, İslâm dini ibadeti, senenin her mevsiminde, her ayında, her gününde, her gecesinde, hatta her saatinde ve her saniyesinde öngörmüştür. İslâm’da turizm mevsimi, av mevsimi, kayak mevsimi gibi bir ibadet mevsimi yoktur. Müslüman, senenin her mevsiminde, ayında, gününde, gecesinde ibadet/ kulluk yapmalıdır. Bu durum “barış” konusu için de aynıdır. Müslüman hiçbir zaman saldıran, savaşa karar veren taraf olmamalı, ancak düşmanın saldırısı karşısında savaşmalı, onun dışında her zaman barışçı olup, kavgasız, kansız yaşamalıdır. Yani imanın görüntüsü ve meyveleri her an ortada olmalıdır:

İbrahim; 24-26: Görmedin mi Allah nasıl bir örnekleme yaptı: Güzel söz (La ilahe illallah- iman); kökü yerde dalları gökte olan bir ağaca benzer.

O ağaç, Rabbinin izniyle meyvelerini her zaman verir. Allah insanlara böyle örnekler verir ki, düşünüp ibret alabilsinler.

Pis söz (küfür) de gövdesi toprağın üstünde destek bulmuş bir ağaca benzer, dayanağı yoktur onun.

Dinimizde ibadetin/ kulluğun, zamanla alâkalı bir özelliği olmadığı gibi, zeminle de ilgisi yoktur. Yani, Mekke’de kılınan namaz ile Moskova’da kılınan namazın, ya da Medine’de tutulan oruçla İzmir’de tutulan orucun, ya da Recep ayında tutulan oruçla Teşrini Evvel’de tutulan orucun veya Salı günü tutulan oruç ile Cuma günü tutulan orucun, dinimiz nezdinde hiçbir farkı yoktur. Başka bir ifade ile, İslâm dininde yapılan kulluk görevlerine ekstra promosyon verildiği zamanlar ve mekânlar söz konusu değildir. Aslında Müslümanların da, sevap kazanma/ artı puan toplama anlayışını bırakmaları, bunu yerine Allah’ın rızasını kazanma ve Allah’ın lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmeyi düşünmeleri gerekmektedir.

ÜÇ AYLAR

Dinimiz İslâm’da, ibadetlere ekstra hediye, ikramiye verilir gibi sevap verildiği aylar yoktur ama savaşmanın haram edildiği aylar vardır. Tövbe suresinin 5., 36. ve 37. ayetlerinde, Maide suresinin 2. ayetinde, Bakara suresinin 194., 197. ve 217. ayetlerinde; Allah indinde ayların sayısının on iki olduğu, bunların dört tanesinin (Recep, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem) Haram aylar olup, bu aylarda savaşmanın yasak olduğu, bu ayların aynı zamanda Hacc ayları olması sebebiyle savaşma yasağına kesinlikle uyulması gerektiği ve aksi davranışın “büyük günah” sayıldığı, önemle vurgulanmaktadır.

Dikkat edilirse, Haram aylardaki savaş yasağı, bu ayların Hacc ibadetinin yapıldığı aylar olmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu aylarda dünyanın her köşesinden Hacc için gelen insanlar; İbrahimleşme, putları kırma, sahte ilâhları kesme, şeytanla savaşma gibi bireysel temizlenmelerini ve Hacc/ evrensel kongre, fuar ve konferanslarla sağlayacakları ticarî, sınaî, ilmî haberleşmelerini-birleşmelerini barış ortamında güvenle yapabilmeli ve aynı şekilde yurtlarına dönebilmelidirler.

Görüldüğü gibi Kur’an’da sadece “Haram aylar” kavramı yer almaktadır. Ama Kur’an dışındaki muhtelif kitaplarda, “hadis-i şerif” isimli metinler marifetiyle Ramazan ayının da içinde olduğu “üç aylar” diye bir kavram ortaya çıkarılmış ve bunun hakkında bir çok hikâye anlatılmıştır. Bu nakillerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bu tür hadisler, Kütüb-ü Sitte denilen sağlam hadis kitaplarında bulunmadığı gibi, uydurulmuş hadislerin afişe edildiği kitaplarda da tek tek ele alınmış ve yalan ve uydurma olarak ilân edilmiştir.

Recep Ayı:

Recep Ayı; kamerî ayların yedincisi olup, Haram aylardandır. Yani bu ay da Hacc aylarındandır ve bu ayda savaş kesinlikle yasaktır.

Kur’an’daki özelliği sadece bu kadar belirtilmiş olan Recep ayı hakkında İslâm anlayışına sığmayan bir çok yalan uydurulmuş, bunların bir çoğuna “hadis” damgası vurularak, peygamberimize iftiralarda bulunulmuştur.

İslâm esaslarıyla bunların sağlamasının yapılması bakımından bu uydurmalardan bazıları ibret için aşağıda verilmiştir:

“Uyanınız ve biliniz ki, Recep ayı Haram aylardan biridir. Allah, Nuh As.ı bu ayda gemiye bindirdi. Nuh As. gemide oruç tuttu ve yanındakilere de emretti. Allahü Teâla onları kurtardı. Tufan sebebiyle yeryüzünü küfür ve taşkınlıktan temizledi.”

“Recep öyle büyük bir aydır ki, bir kimse bu ayda bir gün oruç tutsa, Allah ona bin yıl oruç tutmuş kadar sevap yazar. İki gün oruç tutsa iki bin yıl oruç tutmuş kadar sevap yazar. Yedi gün oruç tutsa, cehennem kapıları ona kapanır. Sekiz gün oruç tutsa, cennetin sekiz kapısı ona açılır, hangisinden isterse cennete oradan girer. On beş gün oruç tutsa, günahları sevaba döner. Semadan bir ses: ‘Allah senin geçmiş günahlarını affetti. Bundan sonraki ömründe iyi ameller yap!’ der. Bunlardan daha çok tutarsa, Allah onun sevap ve karşılığını artırır.”

“Bir kimse Allahü Teâla’nın ayı olan Recep ayında, bir mü’min kardeşini gam ve kederden kurtarsa, Allahü Teâla ona firdevs cennetinde gözünün görebileceği kadar büyük bir köşk ihsan eder. Uyanınız ve kendinize geliniz, ve Recep ayına hürmet ve ikramda bulununuz ki, Allahü Teâla da size bin türlü kerametle ikram ve ihsanda bulunsun.”

“Cennette bir nehir vardır. Ona recep denir. Sütten beyaz, baldan tatlıdır. Recep ayında bir gün oruç tutana Allahü Teâla kıyamet günü o nehirden su verir.”

“Cennette bir köşk vardır. Ona ancak Recep ayını oruç tutmakla geçirenler girer.”

“Bir kimse Recep ayında bir gün oruç tutsa, o kimse sanki bin yıl oruç tutmuş, bin köle âzad etmiş gibi sevaba kavuşur. Ve bir kimse Recep ayında az bir sadaka verse, bin altın sadaka vermiş gibi sevap alır. Bedenindeki her kılı için bin sevap yazılır. Derecesi bin kat yükselir. Bin günahı yok olur. Her günkü orucu ve verdiği sadakası için bin hacc ve bin ömre sevabı yazılır. Cennette ona bin ev, bin köşk ve bin hücre yapılır. Her hücrede bin bölüm ve her bölümde çok güzel huriler bulunur.”

“Bir kimse Recep’in ilk günü oruç tutsa, Allahü Teâla bu orucunu, yetmiş yıllık günahına keffaret eder. On beş gün oruç tutsa, Allahü teâla kıyamet gününde onun hesabını kolay görür. Recep ayında otuz gün oruç tutana, Allahü Teâla rıza beratı ve hücceti ihsan eder. Onu azaptan korur.”

Daha neler, neler!

Şaban Ayı:

Şaban Ayı; “üç aylar” uydurmasının ikinci ayı olup, bu ay ile ilgili uydurmalardan bazıları yine ibret için verilmiştir:

“Ayların en sevimlisi, Ramazan ayına kavuşturan Şaban ayıdır.”

“Şaban benim ayım; Recep, Allah’ın ayı; Ramazan da ümmetimin ayıdır. Şaban günahlara keffaret ayı, Ramazan ise günahların temizleyici ayıdır.”

“Oruçların en üstünü Ramazan’a tazim ve hürmet için Şaban ayında tutulan oruçtur.”

“Şaban, Recep ile Ramazan ayları arasında bir aydır. İnsanlar bundan gâfildirler. Halbuki Şaban ayında kulların ameli Allahü Tealanın dergahına çıkarılır. Ben Şaban’da oruçlu olduğum halde amelimin çıkarılmasını arzu ederim.”

“Recep ayının diğer aylara üstünlüğü, Kur’an’ın diğer kitaplara üstünlüğü gibidir. Şabanın diğer aylara üstünlüğü, benim diğer peygamberlere üstünlüğüm gibidir. Ramazanın diğer aylara üstünlüğü, Allahü Teâlanın diğer insanlara üstünlüğü gibidir.”

“Şabanın on beşinci gecesi Allahü Teâla’nın kulları üzerine rahmeti zuhur edip müminleri mağfiret eder, bağışlar. Kâfirlere ise mühlet verir. Kindar ve kıskançları bu sıfatları terk edinceye kadar kendi hallerinde bırakır.”

Ramazan Ayı:

Ramazan Ayı; Kur’an’ın inmeye başladığı ay olup, üzerimize farz kılınan orucun da bu ayda tutulması emredilmiştir. Ama Kur’an’ın Ramazan ayında inmeye başlaması, bu aya hiçbir şekilde kutsiyet kazandırmaz. Çünkü esas değer ve kutsiyet Kur’an’dadır. Dolayısıyla Ramazan ayının kendisiyle ilgili, başta dillerden düşmeyen; ‘Evveli rahmet, ortası mağfiret sonu da cehennemden âzâd olmaktır’ rivayeti olmak üzere ne kadar abartılı, hediyeli, ikramiyeli, sevaplı rivayet varsa hepsi yalan ve uydurmadır. Bu gibi rivayetlerle Kur’an’ın bir kenara bırakılıp Ramazan ayının ön plâna çıkarılması da çok yanlıştır.

Recep, Şaban ve ramazan aylarından oluşturulan “üç aylar” ile ilgili olarak yukarıda belirtilen inançlar dışında neredeyse her tarikat, her cemaat ve her zümre bir çok namaz çeşidi ve şekli uydurmuştur. Nafile, tatavvu, revâtip, elfiye, tespih, kandil, evvâbin, şükür, kuşluk gibi isimler almış olan bu namazların rekâtları ve kıraatları da birbirlerinden farklı şekildedir. Bunların geniş anlatımlarını, piyasadaki kitaplarda, kitapçıklarda, takvimlerde tafsilâtı ile görmek mümkündür. Ancak, bu anlayış ve uygulamaların sadece “köşe dönme zihniyeti” olarak değerlendirilmesi, Kur’an’ın bakış açısına göre mümkün değildir. Çünkü, Allah’tan başkaları tarafından konulmuş kuralları “din” diye kabul etmenin Kur’an’cası “şirk”tir. Bu durumda ikramiyeli sevap kazanmak için yapılan bu uygulamalar ancak; Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma aptallığı olarak değerlendirilebilir. Nitekim, Kur’an’dan onay almayan ve peygamberimizin yaşamına girmemiş olan bu tür inanış ve uygulamalar, sahabe ve tabiinde hiç görülmemiştir.

Tarihe bakıldığında, “üç aylar” bid’ati ile ilk kez Ebu Bekr ve Ömer’in mücadele ettikleri görülmekte, hatta Ömer’in bu mücadelede, bu ayları kutsal sayanları dövdürdüğü, yani şiddet kullandığı anlaşılmaktadır. Ama bu mücadele, o çağlardaki iki halife ile sınırlı kalmamıştır. Kur’an dışı olan bu inançlar, ortaya çıktıkları her dönemde karşılarında, başta İbn-i Abbas gibi bilginleri ve dinini tanıyan aklı başında Müslümanları bulmuştur. Görüldüğü gibi mücadele hâlâ devam etmektedir.

Yüce Allah Kur’an’da, cennetin hangi şartlarda kazanılabileceğini, kimlerin kendilerini kurtarabileceğini ve kimlerin hangi şartlarda bağışlanacağını açık açık bildirmiştir. Tabiri caizse, cennetin üzerine etiket asmış ve cennetin bedeli şudur, diye yazmıştır.

Bakara; 177, 214,

Tövbe; 111,

Saff; 10-13,

Âl-i Imran; 92,

Müminun; 1-11,

Kalem; 34, 35,

Ankebut; 1-5,

Nebe’; 31-36,

ayetlerde bildirildiği gibi cennetin bedeli, fiatı;

‘SAĞLAM, ŞİRKE BULAŞMAMIŞ İMAN, BİRR VE TAKVA ÖLÇÜSÜNDE AMEL, ALLAH YOLUNDA VERİLECEK CAN VE ALLAH YOLUNDA HARCANACAK MAL’dır.

Allah’ın cennet üzerine koyduğu etiket bu iken, “falan yerde, falan gece bilmem kaç rekât nafile namaz kılan ya da bilmem kaç tane tespih çeken veya bilmem ne yapan kolaycacık cennete girer” misali, aslı astarı ve kimin dediği belli olmayan hezeyanlara uymak, en hafif deyimiyle Allah’a karşı saygısızlıktır. Çünkü cennet Allah’ın cennetidir ve Allah insanların hem yol göstericisi hem de kurtarıcısıdır. Böyle olmasına rağmen insanın kendisini kurtarmak için Allah’a kulak vereceği yerde aç gözlülükle bu tip saçmalıklara inanması; kendini aldatmaktır, aptallıktır.

MÜBAREK GECELER

Kadir Gecesi:

Bu isim ilk defa Kur’an ile bildirilmiş ve bu tamlama ilk defa Kur’an ile Arap diline girmiştir. Bu sebeple “Kadir gecesi”ni doğrudan Kur’an’dan öğrenmemiz gerekmektedir:

Kadir; 1-5: 1- Muhakkak ki biz onu Kadir gecesinde indirdik.

2- Kadir gecesi nedir sana ne idrak ettirdi (bildirdi/ öğretti)?

3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

4- Melekler (haberciler), içlerindeki ruh ile Rabblerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.

5- Bir esenliktir o şafak sökene kadar/ aydınlığa kavuşuncaya kadar.

Kadir suresinin ışığı altında Kadir Gecesi’ne:

- “Kadir” sözcüğünün “kader, takdir” anlamından yola çıkarak, “Kur’an’ın inişinin takdir edildiği yani, indirilmesinin belirlenip de indirildiği gece anlamı verilebilir.

- “Kadir” sözcüğünün “kadir, kıymet, haysiyet ve şeref” anlamları dikkate alınarak da “kıymet, şeref gecesi” anlamı verilebilir.

Böylece her iki anlamda da Kur’an’ın değeri şerefi belirtilmiş olur.

Kadir gecesi ne zamandır ?

Bakara suresinin 185. ayeti Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiğini, Duhan ve Kadir sureleri de Kur’an’ın gece vakti indirildiğini bildirmektedir. Ama Kur’an’da, bu gecenin Ramazan ayının hangi gecesi olduğuna dair bir bilgi yer almamaktadır. Kadir suresinde, Kadir Gecesi’nin değerinin bildirilmiş olmasına karşılık tarihinin, zamanının bildirilmemiş olması, bize göre Kur’an’ın öneminin, o gecenin öneminden daha ön plânda tutulması gerektiğini anlatmaktadır. Çünkü o geceye, kadir suresinde bildirilen değeri kazandıran; Kur’an’dır. Yani önemli olan o gece değil, o geceyi özel bir gece hâline getiren “esas değer”dir; Kur’an’dır.

Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğu, kesin belirlemelerle ifade edilmiş şekilde, “hadis” damgalı rivayetlerde bile yer almamıştır. Aslında evinin duvarında takvimi, masasında ajandası olmayan peygamberimizin bu gecenin hangi gece olduğunu bilmemesi veya hatırlamaması çok doğaldır. Ama onun da hayatını değiştiren bu olayı biliyor olması ve Allah’ın Kur’an’daki öğretisine sadık kalarak, bu olayda Kur’an’dan başka hiçbir şeyin önemli olmadığı gerekçesiyle gece hakkında bilgi vermemesi, akla daha yakın gelmektedir.

Böyle olmasına rağmen rivayetler bu konuda da devreye girmiş ve Kadir Gecesi’nin kesin zamanını haber veren hepsi birbiriyle çelişkili yüzlerce ifade, “hadis” adı altında piyasaya sürülmüştür. Bunlar, tutarsız ve çelişkili oluşları bir yana, düşük ifadeli oluşları yönüyle de peygamberimize hiç yakışmayan uydurmalardır. Bir örnek vermek gerekirse, Kadir Gecesi’nin ramazan ayının 27. gecesi olduğunun gerekçesi şöyle açıklanmıştır: Kur’an’da üç kez tekrar edilmiş olan “Leyletü-l Gadr (Kadir gecesi)” ifadesi, Arap harfleriyle yazıldığında dokuz harften oluşmaktadır. Demek ki, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunun formülü; “3 tekrar X 9 harf = 27. gece”dir. İşte, Kur’an’dan onay almayan bu uydurmalar, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu böylesine basit, böylesine komik formüllerle ispat (!) etmektedir.

İşin aslında ise, Kur’an’ın inmeye başladığı gece olan Kadir Gecesi, geçmişte kalmıştır, tekrarı da olmayacaktır. Çünkü Kur’an, kesin olarak bilinmeyen bir tarihte inmeye başlamış ve inişi tamamlanmıştır. İkinci bir Kadir Gecesi’nin yaşanması mümkün değildir. (Kadir Gecesi ile ilgili ayrıntılar “İşte Kur’an!” adlı kitabımızın 1. cildinde “Kadir Suresi” bölümündedir. Ayrıca “istekuran.com” internet sitemizdeki “Kadir suresi” bölümünden de okunabilir.)

Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur’an’da verilen bilgiler bu kadardır. Ama bize göre Kur’an, Kadir Gecesi hakkındaki ayetleri ile insanlara çok önemli bir mesaj vermektedir. Bu mesaj; herkesin, bin aydan daha hayırlı olan, meleklerin kendisine yardıma koştuğu, mutluluklarının hemen başladığı bir kadir gecesinin olması gerektiğidir. Bu kadir gecesi ise;

BİZİM KUR’AN İLE TANIŞTIĞIMIZ, ONU HAYAT REÇETESİ, REHBERİMİZ, IŞIĞIMIZ, RUHUMUZ, ŞİFAMIZ, İBRET LEVHAMIZ, HAYAT DÜSTURUMUZ, HAYAT YÖNETMELİĞİMİZ YAPTIĞIMIZ GECEDİR, GÜNDÜZDÜR, SAATTİR, DAKİKADİR, SANİYEDİR.

Gerçekten de insanın Kur’an’a sarıldığı an, onun hayatının dönüm noktasıdır. O an, bin aydan, bir ömürden belki milyonlarca aydan bile daha hayırlıdır. Çünkü kurtuluş, Kur’an’ın tanınmasına, ona inanılmasına, içeriğinin anlaşılıp uygulanmasına, kısaca; Allah’a teslim olunmasına bağlıdır. Dinimizde faziletli zamanlar ve mekânlar asla yoktur ama faziletli ameller vardır. Faziletin dereceleri de, yapılan işin zahmeti ve emeğiyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla keramet gecede değil, KUR’AN’DADIR.

Konu özetlenecek olursa, Kadir Gecesi, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı ilk gecedir. Peygamberimize elçilik görevi ilk bu gecede verilmiştir ve bu görev, âlemlere (tüm milletlere ve canlı-cansız tüm varlıklara) rahmet içindir. Öyleyse bu ilk gece âlemler için bir dönüm noktası olmuştur. Âlemlerin kurtuluşu da bu Kur’an’ın insanlığa gelişi ile olacağından, herkesin hayatını etkileyen özel anlar gibi, bu gecenin bin aydan daha yararlı olması tabiîdir. “Bin ay” ifadesi de çokluktan kinaye olup, “Binlerce ay” anlamındadır.

Ayetlerin bu mesajını alamayan ya da alıp çarpıtan zihniyet, önce kerameti geceye yüklemiş sonra da “Bu gece bütün günahlar affolunur” tarzında bir çok yalan ortaya atmıştır. Bu çarpık zihniyete göre; yıl boyunca her türlü haramı, günahı işlemiş ve Allah’ın emirlerini çiğneyip Müslüman olmanın gereklerinden uzak yaşamış olanlar, bu gecenin yüzü suyu hürmetine affedilecekler ve bütün ömrünü Allah’a saygıyla geçiren ve haramdan, günahtan kaçınan kişilerin seviyesine geleceklerdir. Başka bir bakış açısı ile; Kadir Gecesi’nden bir gün evvel ölenler günahlarıyla ölecekler, Kadir gecesinden sonra ölenler ise affedilmiş olarak öleceklerdir.

Böyle haksızlıkların Allah’a yakıştırılması öncelikle büyük bir cinayettir. Bu tip hastalıklı görüşler, insanların, Allah’ı sadece böyle ikramiyeli gecelerde hatırlamalarına, İslâm’ı sadece böyle gecelerde yaşamayı yeterli görmelerine ve kulluk görevlerini yapmamalarına yol açar. Diğer taraftan, Kadir Gecesi’nde affa uğrayacağını düşünen kişi için cezaların caydırıcılık özelliği kalmaz ve bu uygulama insanları âdeta suç işlemekten çekinmez yapar. Sonuç olarak bu yalan yanlış rivayetler, senenin her gününde, her saatinde, her saniyesinde mükemmel bir şekilde yaşanması gereken İslâm dinini, sadece belli bir gün ve gecelerde yaşanır hâle getirir, getirmiştir de.

Beraet gecesi:

Şaban ayının on beşinci gecesi olup, halk arasında din adına çok değer verilen özel bir gecedir. Beraet sözcüğünün, “aklanma, uzak bulunma” anlamları doğrultusunda, dinî terminolojide sözcük; “suçtan, günahtan uzak bulunma” anlamında kullanılır. Beraet gecesi; peygamberimize “Şefaat-ı Kübra”, yani ümmetinin tümüne şefaat edip onları cehennemden kurtarma yetkisinin verildiği gece olarak bilinir ve bu gecede, geceyi ihya edenlerin cehennemden uzak tutulacağına ve bu kurtuluşlarına dair ellerine berat, vesika verileceğine inanılır. Ayrıca Duhan suresinde sözü edilen “Kur’an’ın indiği ve her işin ayırt edildiği mübarek gecenin” bu gece olduğu kabul edilir. Ancak bu kabul Kadir suresi ile çeliştiği için, bu gecede Kur’an’ın Allah’tan yer yüzüne değil, Allah’tan Levh-ı Mahfuz’a indiği yolunda zorlama bir yoruma başvurulur. Doğum ve ölümle başlayıp meteorolojik olaylara varıncaya kadar her iş ve oluşa bir senelik kader çizilip uygulayıcı meleklere verildiğine inanılan bu geceyle ilgili bir çok hadis uydurulmuştur. Aşırı abartılı ikram ve lütuflardan bahseden ve uyanıkların, açıkgözlerin parsayı kapmaları için teşvik edildiği bu martavalların bir kaç örneği aşağıdadır:

Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua ve tevbe reddolmaz. Bunlar, Ramazan ve kurban bayramlarının ilk geceleri, Şaban’ın on beşinci gecesi (beraet gecesi) ve arefe gecesidir.”

“Cebrail bana geldi. Ve ‘kalk namaz kıl ve dua et! Bu gece Şabanın on beşinci gecesidir.’ dedi.”

“Bu geceyi ihya edenleri, Allah cc. affeder. Yalnız müşrikleri, büyücüleri, falcıları, cimrileri, sürekli içki içenleri, faiz yiyenleri ve zina edenleri affetmez.”

“Beraet Gecesini ganimet ve fırsat biliniz! Çünkü belli bir gecedir ve Şabanın on beşinci gecesidir. Kadir gecesi, çok büyüktür ama hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece çok İbâdet yapınız. Yoksa kıyamet günü pişman olursunuz.”

Örneklerini verdiğimiz bu hikâyelerin tümü yalandır, hiçbirisinin aslı ve astarı yoktur. Çıkarcı insanları bu zaafları dolayısıyla iğfal etmek için uydurulmuş ve Kur’an’a aykırı olan bu kötü hikâyelerin, peygamberimizin hayatında da vuku bulduğuna dair de bir tek delil bile yoktur.

Mevlüt gecesi:

“Doğum gecesi” anlamına gelen bu tamlama ile peygamberimizin doğduğu gece kastedilmekte ve bu gece de kutlanmaktadır. Aslında bu gece, Hıristiyanların İsa peygamberin doğumu (Milât) olarak kabul ettikleri günde yaptıkları kutlamaya nispet olarak uydurulmuştur. Peygamberimizin değil doğduğu gece veya gündüz, doğduğu sene bile kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda daha fazla açıklama MEVLÜT adlı kısımda yeterince verilmiştir.

Regaip gecesi:

“Regaip” sözcüğü; “bolluk, bereket” demek olup, “regaip gecesi” de tamlama olarak; “bolluk, bereket gecesi” anlamına gelir. Bu gece Recep ayının ilk cuma gecesi olarak kabul edildiğinden, sabit bir günün gecesi değildir, her yıl değişmektedir. Çünkü Recep ayının ilk cuması meselâ geçen yıl Recep ayının 2. gününe rastlıyorsa, bu yıl 4. gününe, gelecek yol da 5. gününe rastlayabilir.

Bu gece, uzun yıllar saf Müslümanlara “Peygamberimizin ana rahmine düştüğü gece” olarak yutturulmuştur. Müslümanlar biraz uyanıp bu tarihin nasıl tespit edilmiş olduğunu sorgulamaya başlayınca da bu görüş terk edilmiş ama bu sefer de “regaip” sözcüğünün sözlük anlamıyla uyumlu olarak gecenin adı “bolluk, bereket gecesi”ne çevrilmek suretiyle Müslümanların iğfaline devam edilmiştir, edilmektedir.

Bu gece hakkında uydurulmuş olan binlerce hadisten bir tanesi şudur:

“Receb’in ilk Cuma gecesini ihya edene Allah kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, yedi kimseyi affetmez ve onların dualarını kabul etmez. “1-Faiz alan ve veren, 2- Kibirli olan, 3- Anasına babasına eziyet eden, 4- İyi bir Müslüman olmasına rağmen kocasına itaat etmeyen kadın, 5- Şarkıcılığı ve çalgıcılığı meslek edinen, 6- Cinsi sapık ve zina eden, 7- Beş vakit namazı kılmayan.”

Miraç gecesi:

Uydurmacılar bu gecenin faziletine ait ve bu gecede yapılacak ekstra ibadet ve taate ait fazla bir gayret göstermemişlerdir. Ama, uydurdukları senaryolarla, Peygamberimizi ümmetini tanımayan, akılsız, aptal, sürekli Musa peygamberden akıl alıp durmadan Allah’la namaz sayısı pazarlığı yapan biri olarak tanıtmışlar ve Allah’ın Kur’an’da bildirdiklerinin zıddına ahkâm kesme cesareti gösteren bir bozguncu durumuna düşürmüşlerdir.

Miraç diye bir olay dolayısıyla da “miraç gecesi” diye bir gece yoktur. Bu konu “İşte Kur’an!” adlı kitabımızın “Alak” ve “Necm” sureleri bölümünde ve “istekuran.com” internet sitemizde ayrıntılı olarak tahlil edilmiştir.

Son söz:

Dinin aslını, özünü ve dinin amacını iyi öğrenmeden yapılan gayretlerin boşa gideceği bilincine erilmeli, her yapılanın dindeki yeri mutlaka aranıp bulunmalıdır. Aksi hâlde sapıklığa düşmek kaçınılmaz olur.

Hakkı Yılmaz

http://www.kuranmuslumani.com/2007/10/07/dinimizde-kandil-geceleri-diye-bir-sey-var-midir/ - http://www.kuranmuslumani.com/2007/10/07/dinimizde-kandil-geceleri-diye-bir-sey-var-midir/


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 13:17
Mehdi (islamdaki Yeri) 31.03.2006
MEHDİ İNANCI


Sözcük anlamı olarak; "hidayet görmüş", "hidayet edilmiş", yani "doğru yol gösterilmiş", "doğru yola kılavuzlanmış" demek olan ve Arapça bir sözcük olan "mehdi" sözcüğü, bir kısım Müslümanlar tarafından, ilerideki bir tarihte (kıyamete yakın bir zamanda) ortaya çıkacağı zannedilen belirli bir varlığa isim olarak verilmiştir.
İslâmiyet'in tek kaynağı Kur'an'da "Mehdi" ile ilgili bir tek ayet, bir tek işaret bulunmamasına rağmen, Müslümanlar arasında böyle bir inancın oluşması, Yahudi ve Hıristiyan inançlarındaki "Mesih" inancına dayanmaktadır. Bu husus, Ana Britannica tarafından da şu satırlarla saptanmıştır:
"mehdi, ... İslâm'da kıyametten önce gelerek dünyayı adaletle dolduracağına inanılan kurtarıcı. Başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere hemen bütün din ve kültürlerde bulunan mesih inancının İslâm halk kültüründeki uzantısıdır. ..."

Bu durumda, mehdi kavramının ayrıntılarına girmeden önce, İslâm'da yeri olmayan bu sapık inancın kaynağı olan mesih inancının ne olduğuna bakmakta yarar vardır. Kur'an'da İsa peygamberin lâkabı olarak geçen "Mesih" sözcüğü (Nisa; 157, Maide; 72, 75) hakkında Ana Britannica şu bilgileri vermektedir:
"mesih, (İbranice maşiah: meshedilmiş, kutsal yağla kutsanmış), geniş anlamda; dinsel düşüncede dünya tarihinin sonunda tanrısal bir görevi yerine getirerek insanlığı kötülük ve günahlardan kurtaracak kişi, dar anlamda; Yahudilikte Hz. Davud'un soyundan gelerek İsrailoğullarını geçmişteki altın çağına kavuşturacak kral. Hıristiyanlık, daha Yeni Ahit yazarlarından başlayarak "Mesih" adını (Yunanca Hristos; Lâtince Christus) Hz. İsa ile özdeşleştirmiş, insanoğlunu günahkârlığın boyunduruğundan çıkararak Tanrı'yla sonsuza değin barıştırdığına inanılan bu kurtarıcıyı İsa Mesih biçiminde adlandırmıştır. ... Tevrat'ın hiçbir yerinde dünya tarihinin sonunda ortaya çıkacak bir mesihten söz edilmiyordu. Kusursuz bir kralın yönetimindeki bir çağın geleceğini öngören bölümlerde de hiçbir yerde mesih terimi kullanılmıyordu. Bununla birlikte günümüzdeki araştırmacıların çoğuna göre Yahudilerin mesih beklentisi krallık kavramı ile ilgili inançlardan türemişti. Buna göre meshedilmiş kral tanrısal kökenli olmadığı hâlde Tanrı'nın Oğlu olarak adlandırılacak, dünyanın kurtuluşu umutları ona yüklenecekti. ... Kitab-ı Mukaddes geleneğinden etkilenmemiş dinlerin ahiret öğretilerinde de mesih benzeri inançlar ortaya çıktı. Budizm gibi mesihçiliğe oldukça uzak olan bir din bile, örneğin Mayahana grupları arasında, gelecekte gökten inerek inananları cennete götürecek Buda Maitreya inancını doğurdu. Bütünüyle ahiret yönelimli olan Zerdüşt dininde de, Zerdüşt'ün ölümünden sonra gelecek bir oğlunun, dünyayı sonsuz esenliğe getirmesi ve ölüleri diriltmesi bekleniyordu. ..."

Görüldüğü gibi, sadece semavî dinlere mensup olanlar arasında değil, yeryüzündeki tüm ilkel dinlerde var olan inanca göre kötü gidişe dur diyecek olan bu BEKLENEN KURTARICI , aslında insanların zulüm ve işkence altında inlediği dönemlerde, ezilen ve baskı altında tutulan zavallı kitlelerin ürettiği bir HAYALÎ KAHRAMAN; ütopik bir SÜPERMAN'dir.


MÜSLÜMANLARDA MEHDİ İNANCI

İslâm tarihi ve İslâmî bilim kaynakları incelendiğinde, önceden Yahudi ve Hıristiyan olan bir çok kişinin Müslüman olduktan sonra, eski inanç ve kültürlerini İslâm dinine uyarlamaya çalıştıkları, yani kendi sapık inanç ve amellerini, İSLÂMÎLEŞTİRMEYE çalıştıkları görülmektedir. Nitekim tüm İslâm bilginleri, Kâ'bu-l Ahbar, Vehb b.Münebbih, Abdullah b.Selam, Temim-i Dari, İbn-i Cüreyc gibi kişilerin, bu icraatı çokça yaptıkları konusunda birleşmektedirler. İşte mehdi inancı da, bu gibi kişiler marifetiyle Müslümanlar arasına girmiş ve yayılmıştır. Çünkü zaten Kur'an'da bahsi geçmeyen bu kavrama, ne İslâm dinini en iyi anlamış ve bu sebeple sonradan mezhep imamı olarak kabul edilmiş İmam-ı Azam, İmam-ı Maturidî, İmam-ı Eş'arî gibi bilginlerin eserlerinde, ne de hadis kitaplarının en sağlamları olarak kabul edilen Sahih-i Buharî ve Müslim'deki rivayetlerde yer verilmiştir. Bu konudaki rivayetlerin tüm hadis bilginlerince "uydurma hadisler" listesine alınmasına ve güvenilir sayılmamasına rağmen, bir kesim tarafından "bilgin" sayılan bir çağımız insanı, bu rivayetleri "manen mütevater" olarak benimsemiş ve mehdi konusunda "inciler" döktürmüştür. Hayatta iken müritleri tarafından mehdi olarak kabul edilmiş olan bu zat, insanların Allah'tan yardım istemeyi unutacaklarını düşünmüş olmalı ki;
"Ümitsizliğe düşüldüğünde, kahredici, zalim idareciler, istilâlar, sürgünler, baskılar döneminde insanlar böyle bir ümide muhtaçtır. O sayede kötü şartlara sabredilir, tahammül edilir. Onun için Mehdi inancı gereklidir."
diyebilmiştir.
Buharî ve Müslim dışındaki hadis kitaplarında MÜTEVATER olmayan, bir kaç zayıf rivayete konu edilen mehdi inancı; inançlarının temeli "rüya" ve "keşif" olan, aslında inanç ilkeleri ve amelleri itibari ile İslâm'dan çok farklı bir din olan tasavvuf ve tarikat çevreleri ile Şii mezhebinde revaç bulmuştur. Oysa İslâm'da ZANNA DAYALI İNANÇ OLUŞTURULMAZ:

Yunus; 36: Onların çoğu ZANDAN başka bir şeyin ardından gitmiyor. Doğrusu şu ki, ZAN HAKTAN HİÇBİR ŞEY İFADE ETMEZ. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.



MEHDİ KİMDİR ?

Şiilik'te mehdi, "yüce bir imam"dır. Onu kimse göremez, bilemez. Çünkü kendisini gözlerden saklamıştır. O ölmemiştir. Kıyamet yaklaştığında saklandığı yerden çıkacak, yeryüzünden her türlü kötülüğü kaldırarak herkesin mutluluğunu sağlayacak, böylece Allah tarafından kendisine verilen görevi yerine getirmiş olacaktır.
Şiilik'in İMAMİYYE ekolüne göre ise mehdi, Hasan Askerî'nin oğludur. Babası öldüğü zaman yaşı çok küçük olmasına rağmen babasının cenaze namazını kıldırmıştır. Sonra dünyadan el etek çekerek görünmez olmuştur. Topluma yolladığı mesajları, belirlediği dört temsilci ile iletmiş, kendisi ölünce bu temsilcilerin de görevleri bitmiştir.
Mehdi inancının, Şii ekolde Sünni ekole nazaran daha çok kabul edilmesinin sebebi, Emevi soyunun, Abbasi soyuna çektirdiği aşırı zulüm ve işkencedir.
Zayıf rivayetlere göre ise mehdi;
- Kıyamete yakın bir zamanda, Sünnetlerin unutulup bid'atlerin çoğaldığı, zulüm ve fesadın hüküm sürdüğü bir zamanda ortaya çıkacaktır.
- Peygamberimizin kızı Fatıma'nın oğlu Hüseyin'in neslinden gelecek (yani seyyit olacak), Medine'de doğacak ama kendisini Mekke'de tanıtacak, peygamberimiz gibi kendi adı Muhammed ve babasının adı da Abdullah olacaktır.
- Çok bilgin birisi olacak, kendi adına mezhep kuracak ve bütün Müslümanlar kendisine uyacaktır.
- Ashab-ı Kehf'in kendisine yardım edeceği bu mehdi, tüm dünyanın hükümdarı olacak ve dünyayı zulümden temizleyerek, adaleti hâkim kılacaktır.
- İsa peygamber onun zamanında gökten inecek, onun arkasında namaz kılacak ve Deccal'a karşı beraber mücadele edeceklerdir.
- Altı ilâ dokuz yıl arasında saltanat sürecek ve bu dönemde bol yağmur yağacak, toprak bol bereketli olacaktır.

İşte bu saçma inançlar, Tarih kitaplarında ve ansiklopedilerde görülebileceği gibi, tarihte bir çok şarlatan mehdinin çıkmasına yol açmıştır. Ama bu sapıklık tarihte kalmamış, tarikat şeyhlerinin mehdi olduğuna inanan insanlarca günümüzde kadar da getirilmiştir.


İSLÂM DİNİNDE MEHDİ İNANCI

Bu sapık inancın, İslâm dini ile, hiçbir aşamada örtüştüğü bir husus yoktur. Çünkü bu sapık inancın aşamalarında olacağı söylenen zırvalar şunlardır: Memleket zulüm ve fesada boğulduğu zaman, hiç kimsenin zahmet edip bir çabaya girmesine gerek kalmadan Allah insanlara Mesih ya da Mehdi'yi yollayacak, o da memleketi zulümden, baskıdan, fesattan kurtarıverecektir. İnsanların Mesih ya da Mehdi'nin dünyayı düzeltmesine yardım etmelerine de gerek kalmayacak, çünkü Mesih ya da Mehdi'ye yardımcı olarak Allah mağaradan Ashab-ı Kehf'i çıkaracak ve gökten İsa'yı indirecektir. Böylece insanlar tekkelerde, köşelerde, ellerinde doksan dokuzluk tespihler, lâklâk edecekler, ama memleket zulümden fesattan Mesih ya da Mehdi ve yardımcıları tarafından kurtarılacaktır.
Yukarıdaki tabloya göre, zulüm ve fesatla ölümüne mücadele etmiş peygamberler ve yandaşları sanki birer ENAYİ, Allah da bu mesihci ya da mehdici takımın hâşâ uşağı konumundadır.
Halbuki İslâm'ın öngördüğü, insanlardan beklediği ise şunlardır:

Müddessir; 1, 2: Ey örtüye bürünen!

Kalk, hemen UYAR.

Âl-i Imran; 104: İçinizden hayra çağıran, doğruyu-güzeli emreden, kötü-çirkinden alıkoyan bir topluluk olsun. Kurtuluş ve zafere eren işte onlardır.

Fussılet; 33: Allah'a çağıran ve düzeltici işler yapan ve "ben Müslümanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır.

Enfal; 39: Fitne kalmayıncaya ve din tümüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla SAVAŞ. Vazgeçerlerse kuşkusuz ki Allah, ne yaptıklarını iyice görendir.


Görüldüğü gibi İslâm dinine göre Müslüman, her kötülük karşısında şartlara göre tavır almak, kötülüklerle mücadele etmek zorundadır. Çünkü insanlar hak etmedikçe Allah, onların içine düştükleri perişanlığı değiştirmeyecektir:

Rad; 11: Her biri için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah'ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. Gerçek şu ki Allah, BİR TOPLUMUN MARUZ KALDIĞI ŞEYLERİ, ONLAR, İÇ DÜNYALARINDAKİNİ DEĞİŞTİRMEDİKÇE, DEĞİŞTİRMEZ. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah dışında koruyucu bir dost da olmaz.


Sonuç olarak, Mehdi ve Mesih'i karşılaştırdığımızda, Mehdi denilen kişinin Yahudi ve Hıristiyanlık inancındaki Mesih olduğunu, diğer bir ifadeyle Mehdi'nin, Mesih'in İslâmîleştirilmişi olduğunu görmekteyiz. Orijinal İslâm'da böyle saçma bir inanç yoktur, olması da mümkün değildir.

Hakkı Yılmaz
http://www.istekuran.com/index.php?page=mehdi-islamdaki-yeri-31-03-2006 - http://www.istekuran.com/index.php?page=mehdi-islamdaki-yeri-31-03-2006

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 13:23
UYDURULMUŞ HADİSLER 25.04.2006
UYDURULMUŞ HADİSLER

 Toplumda din adına oluşmuş yanlış inanç ve amellerin ekserisi Mevzu/ uydurulmuş Hadislerden kaynaklanmaktadır. Halkın cahil kesimi, bunları sorgulayıp ayıklayamamış, çok sevdiği Peygamberine nispet edilen yalanları kemal-i hürmetle benimsemiş, hatta bu yalanlara sarılmanın kendisine şehit sevabı bile kazandıracağına inanmıştır.
Uydurulmuş hadislerin toplumda yapmış olduğu tahribat maalesef TAMİR EDİLEMEZ boyuttadır. Bizim amacımız, karınca kararınca Müslüman kardeşlerimizin dikkatlerini çekmek ve arı duru İslam'ı kendilerine takdim ve tavsiye etmektir.

 UYDURULMUŞ HADİS NEDİR ?

 Bir kimsenin uydurup, iftira ederek peygamberimize nispet ettiği hadislerdir. Yani, peygamberimizin demediği bir sözü, yapmadığı bir davranışı, onaylamadığı bir şeyi, peygamberimiz dedi, yaptı, onayladı diye ortaya atmaktır.
Uydurma hadisleri konu alan yüzlerce kitap yazılmış, bu kitaplarda hadis uyduran kişiler, hadis uydurulan konular ve uydurulmuş hadisler tek tek açıklanmıştır.
Ama bugünkü nemelazımcı Müslüman tipi bunları araştırıp inceleyeceği yerde maalesef atalarının yolundan gitmiş, onlardan gördüklerinin yalan yanlış ayırdını yapmadan takipçisi ve uygulayıcısı olmuştur.
Konunun bilimsel analizi çok uzun ve herkesin anlayacağı türden olmadığından biz, burada kısaca işin özünü sunup faydalı olmak arzusundayız.

 HADİS UYDURMA İLK NE ZAMAN BAŞLADI ?

 Dünyada her zaman insanları en iyi kandırmanın yolu; Allah'ı, peygamberi, Kur'an'ı, yani kısaca dini alet olarak kullanmak olmuştur. Bu tip aldatmalar, sadece İslâm tarihine de özgü değildir. İnsanlık, tarihinin her döneminde dinî inançları kullanılarak istismar edilmiştir.
Kur'an'ı tahrif edemeyeceklerini görenler, tabiri caizse surda delik açmanın Kur'an dışında bir takım yalanlarla mümkün olabileceğini düşünüp, kötü emellerini hadis uydurmak suretiyle gerçekleştirmişlerdir.

İslâm tarihinde ilk hadis uydurması peygamberimizin sağlığında yapılmış; bir kişinin sevdiği kızı alabilmek için peygamberimizin ağzından bir yalan uydurması ile başlamıştır. Bunu duyan peygamberimiz ise herkesi uyarmıştır:
"Kim bilerek ve kasten benim üzerime bir yalan söylerse ateşten yerine yerleşsin."

 O zamanki Müslümanların nitelikleri bu tip bir cinayete zaten elvermiyordu. Onlar Kur'an ile terbiye olmuş ve eğitilmiş kişilerdi. İşin ciddiyeti gereği, ince eleyip sık dokurlardı ve her duyduklarının peygamberimizden de teyidini alırlardı. Peygamberimizden sonra Ebu Bekir ve Ömer dönemlerinde de hadis uydurma pek görülmemiştir. Gerçi peygamberimizin ölümünden sonra ilk halife seçimi sırasında ortaya atılan "İmamlar Kureyş'ten olacaktır" hadisi tartışılmıştır ama peygamber ağzından söz aktarma o dönemde yaygın değildir.
Osman'ın öldürülmesinden sonra ise Müslümanlar arasında inanılmaz fitne ve olaylar baş göstermiş ve bunların taraftarları, otuz-kırk bin Müslüman'ın hatta sahabenin kanına girenler, olaylara ve tuttukları yola bir dayanak bulma mecburiyetine düşerek, hadis uydurmaya hatta uydurtmaya başlamışlardır. Herkes kendini öven, karşı anlayışı da yeren hadisler ortaya atmaya başlamış ve ilk hadis uydurma harekâtı böyle başlamıştır.
Ömer ve Ali'nin birkaç sahabeyi azarladıkları ve tartakladıkları olmuşsa da uydurma hadislerle mücadeleyi ilk defa ciddiye alan ve ayıklamayı ilk emreden Halife Ömer b. Abdülaziz olmuştur. Harun er-Raşid de hadis uyduranları katletmiştir.
Büyük hadis bilgini Abdullah b.El Mübarek bir gurup bilginle birlikte, uydurulmuş hadislerin tespit ve ayıklanmasına büyük emek vermiştir. (Allah onlardan razı olsun.)

 HADİS UYDURMANIN AMAÇLARI:

 1- Müslümanları içlerinden kendi silâhlarıyla vurmak, arı duru İslâm'ı tahrif ederek dini yozlaştırmak. (Bu amaç için genellikle Yahudi kökenli kişiler çok hadis uydurmuşlardır.)
2- Bazı mezhep ve tarikat gibi ekollerin kendilerini güçlendirmek ve taraftar toplama gayretleri.
3- Cahil halkın sömürülmesi.
4- Devlet adamlarına yaranabilmek, onlardan makam mevki koparabilmek.
5- Din adamı geçinen bazı sapık ve cahil kimselerin, halkı ibadet ve takvaya gayret ettirmek, kötü şeylerden de uzak tutabilmek için peygamber adına hadis uydurmanın yararlı olacağı inancına sahip olmaları.
6- Siyasi çıkarlar. (İlk kez Osman ve Ali ihtilâfı döneminde yaygınlaşan uydurmacılık daha sonra Şam'da saraylarda devam etmiştir. İstanbul'un fethini müjdeleyen hadis de o dönem uydurmalarındandır.)
7- Irk, kabile, dil, şehir ve imam taraftarlığı. (FANATİZM)
8- Gaflet, cehalet, kibir. (Bazı raviler iyi ezberleyememiş, bazıları bunamış durumda hadis rivayet etmişlerdir. Bazıları yanlışı ortaya çıkınca düzeltmemiş, bazıları da karıştırmıştır.)

 UYDURULMUŞ HADİS NASIL BELLİ OLUR ?

 Bunun bir çok yolu ve usulü olmasına rağmen, bilimsel yöntemlerin herkes tarafından bilinmesi ve uygulanması imkânsızdır. Bu sebeple burada pratik ipuçları veriyoruz:

 

Uydurulmuş hadis;
1- Kur'an ve sahih sünnete aykırıdır.
2- Anlamı bozuktur.
3- Akla, bilime, tecrübeye, müşahedeye ve evrensel normlara ters düşer.
4- Ahlâksız, kişiliksiz, yalancı, çıkarcı vs. kişiler tarafından ortaya atılmıştır.
5- Rivayetteki sözler ve rivayetin konusu, peygambere yakışmayacak ölçüde bayağıdır.
6- Bir çok insan tarafından duyulması lâzım gelen konularda sadece bir kişi tarafından rivayet edilmiştir.
7- Rivayet eden kişinin çıkarları doğrultusundadır.
8- Tarihî ve coğrafî bilgilere uymaz.
9- Peygamber tarafından rüyada öğretildiği iddiası ile sunulur.

 Uydurulmuş hadisleri tespit etmenin bunlara benzer daha bir çok yolu vardır. Ama bunların en sağlamı ve en kısa yolu hadisin KUR'AN İLE SAĞLAMASINI YAPMAKtır. Nasıl ki sarraflar altının saflık derecesini mihenk taşı ile tespit ederlerse, Müslümanlar da bir rivayetin doğru olup olmadığını Kur'an ile sağlama yaparak tespit etmelidirler. Kur'an'a ters olanların yalan ve uydurma oldukları kesindir.
Meselâ;
bir çok hadis kitaplarında,"VELED-İ ZİNA CENNETE GİREMEZ" ve "ÖLÜ, ARKASINDAN EHLİNİN AĞLAMASI NEDENİYLE AZAP OLUNUR" hadisleri yer almaktadır. Kur'an ile sağlaması yapıldığında bu rivayetlerin En'âm suresinin, 164. ayetine aykırı oldukları görülmektedir:

"Şunu da söyle: Allah her şeyin Rabbi iken O'ndan başka bir rab mı arayayım? HERKESİN KAZANDIĞI KENDİ ÜSTÜNDE KALIR. HİÇ BİR GÜNAHKÂR BAŞKA BİR GÜNAHKÂRIN YÜKÜNÜ TAŞIMAZ. Sonunda dönüşünüz rabbinizedir. Tartışmaya girdiğiniz şeyleri o size haber verecektir."

 Başka bir örnek olarak;
"Bir kimse her gün yüzünden iki yüz ayet okursa ......MÜŞRİKLERDEN OLSA BİLE, ALLAH ANA BABASININ AZABINI HAFİFLETİR." rivayetinin sağlamasını yaparsak, bu rivayetin de Bakara suresinin 86. ve 162. ayetleri ile Nahl suresinin 85. ayetine ters düştüğü görülmektedir. Yani bu hadis de kesin olarak uydurmadır.
Biz, yukarıda verdiğimiz esas ölçüleri doğrultusunda, her akıllı kişinin bu ölçülerle araştırma ve ayıklama yapabileceğine inanmaktayız. Dolayısıyla, kimden duyulursa duyulsun, hangi kitaptan okunursa okunsun her rivayetin mutlaka tahlili yapılmalı, yani her rivayet elekten geçirilmelidir. Toplumda sağlam diye bilinen kitaplar da buna dahildir. Onların içinde de yüzlerce yalan ve yanlış vardır.
İşte Sahih-i Buhari'den bir örnek; Kitabü-l Enbiya 83 numaralı hadis. Metin ve meali birlikte sunuyoruz:

"...Ebu hureyre RA. Şöyle demiştir. Rasulüllah SA. Şöyle buyurdu: "Âdem ile Mûsâ birbirine huccet getirip çekiştiler. Mûsâ, Âdem'e:
-Sen, günâhın seni cennetten çıkarmış olduğu Âdem'sin, dedi.
Âdem de Mûsâ'ya:
-Sen Allah'ın risâletleri ve kelâmı ile seçip üstün kıldığı Mûsâ'sın. Sonra sen, ben yaratılmadan evvel üzerime takdir edilmiş bir işten dolayı beni kınıyorsun, dedi.
Bunun ardından Rasulüllah iki kere: "böylece Âdem Mûsâ'ya delil ve bürhanla gâlip oldu" buyurdu.

 Âdem ve Musa peygamberlerin yaşadıkları yerler ve yaşadıkları zamanlar itibariyle bir araya gelerek konuşmaları mümkün değildir. Bu rivayet hem tarihî hem coğrafî hem de Kur'an'ın verdiği bilgilere ters düşmektedir. O hâlde uydurmadır. Görüldüğü gibi, sağlam denilenlerin içerisinde de buna benzer uydurmalar vardır (hatta yüzlercesi vardır). Bazı rivayetlere ise uydurma sıfatı yetmemektedir. Çünkü içlerinde Kur'an'ın NOKSAN olduğunu iddia edecek kadar, rezil olanları bulunmaktadır.

 Sonuç olarak, asılları Arapça olan yüzlerce uydurma hadis kitapları içerisinde on binlerce uydurulmuş hadis vardır. Çeşitli kaynaklar bunların sayısının tam olarak bilinemediğini ama kırk elli bin dolaylarında tahmin edildiğini yazarlar. Bu uydurulmuş hadislerin çoğu, daha sonra uyduranlar tarafından itiraf edilip açıklanmıştır. Ama buna rağmen bu uydurmaları kitaplardan ve toplumdan söküp atmak mümkün olmamıştır.
Ülkemizde bunların meşhur olanları ve dilimize çevrilmiş olanları da vardır. Meselâ İmam-ı Gazali'nin İhya-ü Ulumü-d Din'i, Tenbihü-l Gafilin, Dürretü-n Nasihin kitapları bunlardan bazılarıdır. Tasavvuf ve Tarikat çevrelerinde elden ele dolaşan kitaplar ve risaleler, İslâmî bir mahiyet taşımadığından konumuzu ilgilendirmemektedir.

 KONULARI İTİBARİYLE, OY BİRLİĞİYLE UYDURMA OLDUĞU KABUL EDİLEN HADİSLER:

 1- Kur'an surelerinin faziletlerini konu edinen hadisler.
2- Aklı yeren hadisler.
3- Haftanın belirli günlerinde nafile namazları öven ve tavsiye eden hadisler.
4- Recep ve Şaban aylarının faziletini ve bu aylarda tutulan orucun faziletini konu alan hadisler.
5- Aşure günüyle ilgili hadisler.
6- Peygamberimizin eşi Ayşe'ye "Humeyra" (sarışın)diye hitap eden hadisler.
7- Kutuplar, gavslar gibi tarikat ve tasavvuf imamlarını konu alan hadisler.
8- Mehdi ile ilgili hadisler.
9- Şehirleri öven, bazı şehirlerin faziletlerinden bahseden hadisler.
10- Gaybe ait, yani geleceğe dair tarih veren hadisler. (Şu tarihte şu olacak, şu gün şu olur gibi.)
11- Bekârlığı öven hadisler.
12- Horoz, güvercin ve tavuk ile ilgili hadisler.
13- Peygamberler ve bazı kişilerin kabirleri hakkındaki hadisler.
14- Ebu Hanife ve İmam-ı Şafi'nin adlarının anıldığı hadisler.
15- Mürcie, Cehmiyye, Kaderiyye, Eş'ariyye mezheplerinden bahseden hadisler.
16- Kıyamet alametlerinin belirli aylarda ortaya çıkacağını haber veren hadisler.
17- Bir peygamberden daha çok bir ihtisas sahibinin tavsiyelerine benzeyen hadisler. Meselâ; "Keşkek beli kuvvetlendirir", "Yumurta ve soğan kısırlığı giderir" hadisleri gibi.
18- İmanın artıp eksilmesine dair hadisler.
19- Medine, Mekke ve Kudüs'ün dışındaki şehirleri öven ya da kötüleyen hadisler.
20- Sevap veya ceza konusunda çok abartılı hadisler.
21- Hızır ve İlyas'ın hayatta olduklarına dair hadisler.
22- Abbasoğullarının hilâfetini haber veren hadisler.
23- Arap'ı, Kureyş'i ölçüsüz öven, diğer ırkları yeren hadisler.
24- Satranç ile ilgili hadisler.
25- Çocuğa Ahmed, Muhammed adını koymanın faziletine dair hadisler.
26- Evlâdı ve malı kötüleyen hadisler. ("Sizden birinizin yüz altmış yılından sonra köpek eniği yetiştirmesi, çocuk yetiştirmesinden daha hayırlıdır" hadisi gibi.)
27- İfade tarzı ve içeriği saçma olup peygambere yakışmayan hadisler
28- Akik taşından yapılmış yüzük takmanın faziletine dair hadisler.
29- Mescide kandil takmanın, hasır (halı, kilim) sermenin faziletine dair hadisler.
30- Ticareti kötüleyen hadisler.
31- Mercimek, pirinç, bakla, patlıcan, üzüm, pırasa, karpuz, ceviz gibi yiyecek maddeleri ve gül, nergis, menekşe gibi çiçek ve bitkiler hakkındaki hadisler.
32- "Ya Ali!" diye başlayan ve Ali'ye vasiyet niteliği taşıyan tüm hadisler.

 Tüm hadis ve din bilginlerince uydurma oldukları oy birliğiyle kararlaştırmış ve konuları itibariyle yukarıda sıralanmış olan özellikler dikkate alınmak suretiyle, uydurulmuş hadisler kolaylıkla ayıklanabilir. Bilhassa da çeşitli yayınlarla (meselâ takvim yapraklarında ve gazete sayfalarında) günlük hayatımıza sokulmak istenen imzasız, hadis diye millete sunulan sözlerin mutlaka tahlilinin yapılması gerekmektedir.
Allah yardımcımız olsun.

 Hakkı Yılmaz

http://www.istekuran.com/index.php?page=uydurulmus-hadisler-25-04-2006 - http://www.istekuran.com/index.php?page=uydurulmus-hadisler-25-04-2006


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 13:50

http://www.aliaksoy.net/2007/03/21/hadis-hadisleri-yargilarsa/ - Hadis hadisleri yargılarsa…

21st Mart 2007, 08:06 pm

Bu yazı http://www.kurandakidin.com/ - Kurandaki Din sitesinden http://www.kurandakidin.com/bolumler/10hadishadisyargilarsa.htm - alıntıdır .

Daha evvel gördüğümüz gibi hadis adı altında söylenen sözlerin birçoğunu Kuran ve akıl reddetmektedir. Bunun yanında dine kaynak gibi gösterilen bu hadisleri yargılayıp, bunların yanlışlığını ortaya koyacak hadisler de mevcuttur. 4. Bölümdeki hadis incelenmesinde ve 7. Bölümdeki hadis-hadis çelişkisi konusunda bunun örneklerini gördük. Bu bölümde hadisleri hadislere yargılatırken ama-cımız bir kısım hadisleri reddedip, kendi kafamıza uyanları toplamak değildir. çünkü böyle bir gayret içinde olmayı (hele günümüzdeki tabloyu görenler için) Kuran’ı yetersiz bulmanın bir uzantısı olarak görmekteyiz. Kuran yeterliyse onla yetinmek ve gerçekle yalanın ka-rıştığı izahlardan medet ummamak zorundayız. Amacımız, hadisleri dini kaynak diye uyduranların yorumla ve görmemezlikten gelerek ve birçok ayrı anlamlı hadisten kafalarına uyanı seçme yoluyla kendi uydurdukları hadislerle bile çeliştiklerini göstermektir.

Sünni ve Şii İslam’ın hadis kitapları yazmaları bile kendi kabul ettikleri hadislerde anlatılan, Peygamber’in hadis yazımını yasaklayan tavrıyla çelişmektedir. 4. Bölümde de değindiğimiz bu konuyla ilgili şu hadislere bakalım:

Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.

Tirmizi, Es Sunan, K. İlm 11

Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığı-nız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber: “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.”

El Hatib, Takyid 33

PEYGAMBERİMİZ HADİS YAZIMINI YASAKLAMIŞTI

Dikkat ederseniz Peygamber’in hadis yazımını yasaklayan bu hadislerini, hadis kitaplarını dinin kaynağı kabul edenler nakletmiştir. Madem bu hadisleri biliyorsunuz, o zaman niye hadis kitapları yazıyorsunuz? Siz Peygamber’den daha mı akıllı olduğunuzu iddia ediyorsunuz? Yoksa Peygamber’den daha mı çok dini düşünüyorsunuz? “Peygamber o zaman Kuran’la hadis karışmasın diye hadis yazdırmadı, artık Kuran’la karışma tehlikesi yok, o yüzden hadis kitapları yazıyoruz” demek tatmin edici bir açıklama değildir. Hadisler Kuran gibi dinin kaynağı olsaydı ve Peygamber hadisleri yazdır-mayıp, unutulmaya mahkum etseydi dini eksik tebliğ etmiş olmaz mıydı? Hadisler dinin bir kaynağı, lüzumlu bir parçası ise nasıl olur da yazılmak yoluyla muhafaza edilmezler? Kuran’daki sureler karış-mıyordu da, hadisler niye karışacaktı? Peki Peygamber’in, Kuran’la karışma tehlikesi ortadan kalkınca hadisleri yazın diye bir hadisi var mı? Sonuç olarak diyebiliriz ki; ey hadislere dinini yaslayanlar, bu hadislerin yargısına göre hadis kitaplarınızı yakmak, yok etmek zo-rundasınız. Bu hadislerin yargısına uyuyor musunuz?

Hadislerle Kuran’da olmayan helal ve haramların dine girdiğini de görüyoruz. Bir de şu hadisleri inceleyelim:

Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah’a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran’ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılma-dım. Kuran’ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.

İbni Hişam Siret 4 sayfa 332

Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için ha-tırlatmamıştır, onları da araştırmayın.

Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403

Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.

Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20

Bu hadislere göre Kuran’ın belirttiklerinin dışında haram yoktur. Şimdi nasıl kadınlarla el sıkışmayı, müzik dinlemeyi, resim yap-mayı haramlaştıracaksınız. Bunları yapmak için uydurulmuş hadislere başvurduğunuzu biliyoruz. Oysa bu hadislerin yargısına göre Peygamber Kuran’ın haramları dışında hiçbir şeyi haram kılmadı. Yani bu hadislerin yargısına göre sizin Peygamber’in dediğiniz o hadisler, Peygamber’in hadisleri değildir.
“Benden sonrası 30 yıl hilafet, ondan sonrası Melikiyet’tir…”

Sahihi Buhari

Bakın en doğru denilen hadis kitabına göre 30 yıllık halifelik döneminden sonrasını Peygamber beğenmemektedir. Gerçekten de 4 halife dönemi (Ebubekir, Ömer, Osman, Ali) 30 yıl sürmüştür. Bu dönemde ne bir mezhep oluşturulmuştur, ne de Kuran dışında bir hadis kitabı yazılmıştır (11. Bölüm’ü okuyunuz). Neden bu dönemdeki gibi Kuran’ın tek kaynak olduğu mezhepsiz bir İslam’ı ya-şamıyorsunuz? Gerçi biz bu hadisin Emeviler’i sevmeyen Ali taraf-tarlarınca uydurulduğunu sanıyoruz. Fakat Ehli Sünnet’e göre Bu-hari’nin tek hadisini inkar eden kafir olur. O zaman bu hadisin hak-kını verip, 4 halife dönemindeki gibi niye hadis kitaplarını yakmı-yorsunuz? Neden 4 Halife’den sonraki Melikler’in idare ve gözetiminde oluşturulan mezheplere ve yazılan hadis kitaplarına inanı-yorsunuz?

YALNIZ VE YALNIZ KURAN

Yine bazı hadislere göre Peygamber efendimiz Kuran’ı tebliğ etmek ve Kuran’ı yaşamak dışındaki dini konularda bazı hatalar yapabilmektedir. Bu yüzden Kuran’ın bildirdiğinin dışında Peygam-ber’in hayatından Kuran’a ilaveler çıkarmak yanlıştır. çünkü bu, yukarıdaki hadisten de anlaşılacağı üzere insanların serbest bırakıl-dığı alandır. Hadisler şöyledir:

Peygamber’imiz Medine’ye geldiğinde Medineliler hurmayı aşılıyorlardı. Peygamber’imiz “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Onlar “Biz bunu yapardık.” dediler. Peygamber’imiz “Belki yapmazsa-nız daha iyi olur.” dedi. Onun sözüne uyarak bu işlemi terk ettiler de hurma ürün vermez oldu. Bu durumu Peygamberimiz’e hatırlat-tıklarında kendilerine şöyle buyurdu: “Ben ancak bir insanım. Size dininizle ilgili bir şeyi emrettiğimde onu alın. Kendi görüşümden bir şeyi emrettiğimde ise ben ancak bir insanım.”

Müslim, K. Fazail 140 / İbni Hanbel 3/152

Peygamber’imiz Bedir’de suyun yakın olduğu bir yeri ordugah olarak seçmişti. Sahabeden el Habbab b. el Munzir O’na şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi, burası bize laf düşmeyecek şekilde Rabbinin senin için seçip yerleştirdiği bir yer midir? Yoksa o bir görüş, öneri ve harp hilesi midir?” Allah’ın elçisi cevaben “ Aksine o bir görüş ve harp hilesidir.” dedi. Bunun üzerine el Habbab: “Burası hiç de iyi bir konak yeri değildir. Kalkıp karşımızdaki topluluğa en yakın suyun başına karargah kuralım. Sonra orada bir kuyu kazıp suyu de-polayalım da biz içelim, onlar içmesinler.” dedi. Peygamber’imiz: “Doğru söyledin.” dedi ve onun söylediğini yaptı.

İbni Hişam, es Sireh c.1 sf.620/ Taberi-et Tarih c.2 sf.144

Ben ancak bir insanım. Sizler aranızdaki davaları bana getiriyorsunuz, umulur ki bazılarınız delillerini diğerlerinden daha iyi di-le getirirler de ben duyduğum üzere onlar lehinde bir hükme varı-rım. Kime (haksız yere) kardeşinin hakkından hüküm verirsem, o kardeşinin hakkı olan bu şeyi kesinlikle almasın. Haksız yere alan için ancak ateşten bir parça ayırırım.

El Kadı Iyaz, Eş Şifa, c.2 sf.179

Buraya kadar olan bu hadislerin yargısına göre:

1-Kuran dışında helal, haram kaynağı yoktur.

2-Hadis kitapları oluşturulmayacak, mevcutlar imha edilecektir.

3-Peygamber’in Kuran (din) dışındaki hareketlerine dini bir mana yüklenip dine ilave yapılmayacaktır.

Hiç şüphesiz biz Kuran’ın yeterli ve eksiksiz olduğunu, Kuran dışında hadis ve benzeri hiçbir kaynağa ihtiyaç olmadığını Kuran’a dayanarak öğreniyoruz. Burada göstermek istediğimiz dine ilaveler yapanların, kendi türettikleri kaynaklara aldıkları hadislerle de, her şeyle olduğu gibi çeliştikleridir.

HADİSLERE GÖRE HADİSLERİ İMHA ETMEK LAZIM

Buraya kadar hadis yazımını, hadisle helal-haram kılmayı ve Peygamber’in din dışı hareketlerinin de ibadete dönüştürülmesini yargılayan ve reddeden hadislere yer verdik. Böylece Kuran’ın anlattığı İslam’ı destekleyen, hatta hadislerin imhasını söyleyen hadislerin varlığını gördük. Kuran’ın dinine ilave olan hükümleri incele-diğimizde, bu hükümlere karşı olan birçok hadisin de olması ilginçtir. Peygamber’in baldırların örtülmesini emrettiğine dair uydurma hadis vardır ama Peygamber’in baldırlarının gözüktüğünü söyleyip öbür hadisi yargılayan hadis de vardır. Midye, karides yenemeyece-ğini söyleyen Hanefi mezhebinin bir izahı vardır ama diğer yanda diğer mezheplerin denizden ne çıkarsa yenebileceğini söyleyen hadisi vardır. İpeğin haram olduğuna, altının giyilemeyeceğine dair uydurma hadisler vardır ama Peygamber’in yanında sahabelerin ipek giydiğini, Peygamber’in bir ara altın yüzük taktığını söyleyen ve diğer hadisleri yargılayan hadisler de vardır. Haremlik selamlığı savunan, kadının sesinin duyulamayacağını söyleyen izahlara karşı sahabelerin erkek, kadın aynı yerde abdest aldığını, karşılıklı sohbetlerinin olduğunu anlatan hadisler de vardır.

Çözüm Kuran’ı yeterli görüp her ilavenin bir uydurma izah veya uydurma bir yorumdan kaynaklandığını görmektir. Öyle hadisler vardır ki aslen Peygamber’in yapması mümkün olan bir fiil veya söylemesi mümkün olan bir sözdür. Fakat bu sözün başına Peygamber emretti ki, Peygamber buyurdu ki şeklindeki doğal uygulamayı emre çeviren uydurma, doğru sözü dahi Peygamber’e iftiraya çevirebilmiştir. Veya Peygamberin, Allah’ın serbest bıraktığı bir konudaki tavrını dinselleştirip, serbest alanın dinsel alana döndürülmesi de hadis yorumu uydurmacılığı ile gerçekleşmiştir. Örne-ğin Allah’ın Kuran’da kıyafet hakkında detay vermemesi; isteyenin takım elbise, isteyenin kimono, isteyenin cübbe veya isteyenin bambaşka bir yöre kıyafeti giyebileceğini gösterir. Bu serbest konuda muhtemeldir ki Peygamber, yöresinin kıyafetleri olan entariyi, cübbeyi tercih etmiştir. Fakat bu kıyafeti putperestler de, Peygam-ber’in en büyük düşmanları da gelenekler gereği giymekteydi. Yani Peygamberimiz’in bu konudaki tavrı bir dinsel uygulama, bir sevap değil, Allah’ın serbest bıraktığı konudaki bir tercihtir. Oysa Pey-gamber’in kıyafetini tarif eden hadisin kendisi değil, onun uydurma yorumu dine ilave yapmıştır. Uydurma yorumları Kuran’a denetleterek düzeltmek için aşağıdaki hadis örnektir:

“Bilin ki; Kuran’dan başka bir şey eken, ektiğini biçerken belalara uğrar. Artık siz de O’nu ekin, O’na uyun. Rabbinize O’nu delil edin, nefislerinize O’nu öğütçü yapın. Kendi reyleriniz O’na uymazsa reylerinizi (yorumlarınızı, seçiminizi) töhmetleyin, dilekleriniz O’na aykırıysa dileklerinize hıyanette bulunun.”
Nehcül Belağa sayfa 55

Hadislerin hepsi zandır (sanıdır). Kuran’a göre ise din zanna bi-na edilemez. Kuran’la çelişen, Kuran’a ilaveler yapan yorum ve hadislerin yanlışlığı kesindir. Kuran’la çelişmeyen ve Kuran’la uyuşan hadislere gelince; onların bile Peygamberin sözleri olduğuna inanmak zandır, sanıdır. Geleneksel İslamcıların hadislerini yargılayıp,

Kuran’ın hükümleriyle örtüşen yukarıdaki hadisleri Peygamber’in söylediğini kabul etmek de zandır, sanıdır. Yani bu hadisler Ku-ran’la örtüştükleri halde, onları Peygamber’in söylediği %100 de-ğildir. Hadislerin uydurulma sebeplerinde gördüğümüz gibi dine fayda sağlamak niyetiyle hadis uyduranların olması, dördüncü ko-nuda hadislerin incelenmesinde gördüğümüz gibi uzun hadis nakil zincirlerinden doğan hatalar, Peygamber’le sahabe sözünün karış-ması gibi sonuçlar, en düzgünü (!) Peygamberimiz’in vefatından ikiyüz yıl sonra yazılmış olan hadis kitaplarının en düzgün hadisinin bile zan (sanı) olduğunu ortaya koyar. Zaten bizim istediğimiz, bu bölümde gelenekçilerin uydurmalarla dolu kitaplarını yine ken-di naklettikleri hadislere yargılatıp, bu inanılmaz çelişkilerini de gözler önüne sermektir. Yoksa karşıtlığımızı hep belirttiğimiz gibi kendimize göre hadis kitabı oluşturma niyetimiz olamaz. Öyle bir şey gerekseydi onu Peygamber yapardı. Din eşittir %100 Kuran. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bundan gayrısında ise zan vardır, gerçekle yalanın ayrılamaz bir şekilde birbirine geçmişliği vardır.

Bile bile gerçekle yalanı karıştırmayın.

2- Bakara suresi 42

Onların çoğu zandan başka bir şeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu da şu ki zan gerçek namına bir şey ifade etmez.

10- Yunus suresi 36

http://www.aliaksoy.net/2007/03/21/hadis-hadisleri-yargilarsa/ - http://www.aliaksoy.net/2007/03/21/hadis-hadisleri-yargilarsa/



-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:02

http://www.aliaksoy.net/2007/04/21/kurani-kimler-anlamaz/ - Kuran’ı kimler anlamaz ?

21st Nisan 2007, 11:13 am

Mehmet Aksoy - Bu yazı http://www.satirbasi.com/ - Satırbaşı sitesinden http://www.satirbasi.com/?a=279 - alıntıdır .

Kur’an insanlara inmiş, son peygamber Hz. Muhammed aracılığıyla insanlara duyurulmuş bir kitaptır. Bu kitap insanlara indiği için insanların anlayacağı şekilde indirilmiştir. Eğer insanların anlamayacağı bir kitap olsaydı en başta kitabın indirilme mantığına ters düşerdi. Çünkü indirilen veya bildirilen şey anlaşılmaz, kapalı, üç beş falancanın filancanın anlayacağı bir kitap olsaydı sadece onlara inmiş olurdu ve kitaptan sadece onlar sorumlu olurdu. Zaten anlaşılmayacak bir şey neden duyurulsun ki. Hiç kimse bir başkasına anlaşılmayacak bir şey göndermez. Çünkü her eylemde bir amaç vardır.

Kur’an’a baktığımızda kendisini anlaşılır, açık, detaylı, öğüt kaynağı, hikmet kaynağı olarak gösterir.

10/15 Onlara apaçık olan ayetlerimiz okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’an getir, yahut onu değiştir!,” derler. De ki: “Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben yalnız bana vahyedilene uyarım. Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım.”

6/126 Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alan bir toplum için ayetleri detayıyla açıklamış bulunuyoruz.

Kur’an peygamberimiz zamanında hiçbir zaman anlaşılma sorunu çekmemiştir. Gerek iman edenler gerek inkar edenler Kur’an’ın anlaşılır olduğunda, kapalı olmadığında ittifak halindeydiler. Kur’an’ a baktığımızda bunu açık seçik bir şekilde görürüz. Kur’an’ın hiçbir yerinde inkarcıların ‘’bu kitap anlaşılmaz, açık değil’’ gibi ifadelerine rastlanamaz. Tam tersi olarak ayetlerde inkarcıların Kur’an’ı isteseler anlayacakları ifade edilmektedir. İnkarcılar Kur’an’ın anlaşılır olduğunu bildikleri için Kur’an’ın anlaşılmasının önüne geçmeye çalışmışlardır.

41/26 İnkar edenler, “Başa çıkmanız için, bu Kuran’ı dinlemeyin, anlaşılmasını engelleyin,” dediler.

Bu ayette inkarcıların Kur’an’ın anlaşılmasını engelleme çalışmaları anlatılmaktadır. Çünkü biliyorlar ki tarafsız ve önyargısız okunan Kur’an’ın ALLAH kitabı olduğu anlaşılacaktır. Bu yüzden kitabın anlaşılmasını çeşitli çabalarla engellemeye çalışmışlardır.

4/82 Kuran’ı incelemiyorlar mı? ALLAH’tan başkasının olsaydı onda bir çok çelişki bulacaklardı.

Bu ayette de inkarcılardan Kur’an’ı incelemeleri istenmektedir. Demek ki insanoğlu bu kitabı incelerse bunun ALLAH katından olduğunu anlayacaktır. ALLAH inkarcılara bile kitabı incelemelerini istiyor. Nasıl olur da inananların incelemesini istemez. Sorumlu olduğumuz, dinimizin ALLAH’tan gelen ve tek kaynağı olan, açık olduğu bir çok ayette zikredilen kitabı anlamamamız nasıl mümkün olabilir. Anlamayacağımız bir kitaptan nasıl sorumlu olabiliriz. Sadece birilerinin anladığı, yazdığı çizdiği, anlattığı kitaptan nasıl olurda bütün insanlar sorumlu olur? Tabi ki böyle bir şey yoktur ve iman edenler kitabı kolaylıkla anlayabilir. Kısacası ALLAH, Kur’an’ı anlaşılacak özelliklerle donatmıştır.

Kur’an kendisini bu şekilde tanıtmasına rağmen, peygamberimizden sonra kitap anlaşılmaz hale getirilmeye çalışılmıştır. Kitabın anlaşılmayacağı, sadece profesyonel ruhbanlar tarafından anlaşılacağı insanlara lanse edilmiştir. Malesef bu çabalarında da başarılı olmuşlardır. Bu süreçte Kur’an’ı okunup anlaşılan, ona göre hayatı tanzim etmesi gereken bir kitap olmaktan çıkarttılar. Mezarlarda okunan, namazda okunan, duvarlarda güzel kılıflar içinde saklı, sadece ayetlerinin okunma ahengine saygı gösterilip içeriğine bakılmayan bir kitap haline getirdiler. Bu ruhbanların yüzünden insanlar kitabı okumaz hale geldiler. Sadece Arapçası okunan ve bu yolla sevap umulan ama hiç anlaşılmayan bir kitap.

Kitabı anlaşılmaz kılma çabalarının kimlere ait olduğunu Fussilet Suresi 26. ayette görmüştük. Ne yazık ki aynı tavrı peygamberden sonra peygamberi izlediğini söyleyen ama gerçekte peygamberle alakası olmayan zihniyetler göstermiş ve bu çalışmalarında başarılı olmuşlardır. Kendi geçimleri için, statüleri için, kalplerine sinmiş put sevgisi nedeniyle hala da bu çabalarını sürdürmektedirler. Yazdıkları kitaplarda Kur’an’ı siz anlayamazsınız bu alimlerin işidir, siz karışmayın o tarafa, o taraf bizim işimiz veya alimlerimizin işi diyerek insanların kitabı okumalarına engel olmaktadırlar. Katıldıkları televizyon programlarında, camilerde ‘’Kur’an yetmez’’, ‘’Siz anlamazsınız’’ nidalarıyla insanları kitaptan uzaklaştırmaya devam etmektedirler.

Bu engelleme çabaları ki; Hanefi mezhebinin en katı uygulamalarıyla taliban hareketini doğurdu. Aynı şekilde ülkemizdeki mezar evleri doğurdu. El kaide denen örgütü doğurdu. Matbaa bu ülkeye kaç yıl sonra girdi? Aynı zihniyet mezhep savaşlarını doğurdu. Irakta görülen mezhep savaşlarını ne ile açıklayabiliriz. Ülkemizde geçmişte yaşanan mezhep çatışmalarının, sebepleri bu zihniyettir. Kısacası Kur’an’dan uzaklaşmış zihniyetin ürünleri bunlar ve daha burada sayamayacağımız yüzlerce binlerce örnekler.

Tüm bunlardan sonra Kur’an’ı kimlerin anlamayacağını gene Kur’an’dan öğrenelim:

9/127 Ne zaman bir sure inse, “Kimse sizi görüyor mu,” diye bakışırlar. Sonra da dönüp giderler. Anlamaz bir topluluk olduklarından ALLAH kalplerini çevirmiştir.

41/5 Dediler ki: “Senin bizi çağırdığın şeye karşı sabit fikirliyiz, kulaklarımızda ağırlık ve bizimle sizin aranızda bir perde vardır. İstediğini yap, biz de yapacağız.

6/25 Onların bir kısmı seni dinler. Fakat, kalpleri üzerine anlamalarına engel olacak örtüler, kulaklarına da ağırlık koyarız. Her bir mucizeyi görseler de ona inanmazlar. Bundan ötürü sana geldiklerinde seninle tartışır ve inkarcılar, “Bu ancak bir efsanedir,” der.

43/40 Sen mi sağıra işittireceksin, yahut körü ve apaçık bir sapıklıkta olanı yola getireceksin?

30/52 Sen ne ölülere işittirebilirsin, ne de arkalarını dönüp giden sağırlara çağrıyı duyurabilirsin.

30/53 Körü de sapıklığından kurtarıp yola getiremezsin. Sen ancak ayetlerimize inananlara işittirebilirsin ki onlar hemen teslim olurlar.

17/45 Kuran okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanlar arasına görülmez bir engel yerleştiririz.

17/46 Ve onu anlamalarını engellemek için kalplerine kabuklar, kulaklarına da ağırlık koyarız. Rabbini yalnızca Kuran’da andığın zaman nefretle geriye dönerler.

18/57 Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatıldığı halde, yaptıklarını unutarak ondan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Kalplerine, onu (Kuran’ı) anlamalarına engel olacak bir örtü, kulaklarına da bir ağırlık koymuşuzdur. Onları hidayete ne kadar çağırırsan çağır, onlar asla doğruyu bulamaz.

Bu ayetlerden açıkça görülecektir ki; Kur’an’ı anlayamayacak olanlar, inkarda diretenler, en başta inkar yolunu tercih edenlerdir. Kendileri bu şekilde şartlandıkları için ALLAH’ta onların Kur’an’ı anlamalarına engel olmuştur.

Burada ki diğer anlamama sebebi olarak ta ‘’sabit fikir’’ gösterilmektedir. Ne yazık ki bu durum insanların genelinde gözlenmektedir. Tamamiyle kuruntulardan oluşan birçok inanç ve düşünce bile sabit fikirlilik yüzünden devam ettirilmektedir. İşte bu şekilde daha en başta beyin konforunu bozmak istemeyen bu varlıklar mesaja karşı bir tavır almışlardır.

Kitabın anlaşılamayacağını savunan (sadece din adamlarının anlayacağını savunan) zihniyete birkaç soru soralım:

1- Kur’an’ı kimler anlayabilir?

2- Kur’an’ı kimler anlayamaz?

3- Anlayacağını ileri sürdükleriniz kimlerdir?

4- Anlayacağını ileri sürdükleriniz neden farklı mezhep, tarikat ve cemaatteler?

5- ‘’53/23 Onlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir ve ALLAH onlar için hiç bir delil indirmemiştir. Kendilerine, Rab’lerinde bir yol gösterici geldiği halde, sadece kuruntuları ve kişisel arzularını izliyorlar’’ anlayacağını iddia ettiklerinizi bu ayet bağlamında nasıl değerlendireceksiniz?

6- Eğer üstteki 5 soruyu kabul etmiyorsanız neden insanları birilerini taklit etmeye çağırıyorsunuz? Neden önlerine binlerce ciltlik kitaplar koyuyorsunuz? Sadece Kur’an’dan sorumlu olduğumuzu (43/43,44) neden söyleyemiyorsunuz?

Kitaba inandığını söyleyen herkes bilmeli ki biz sadece kitaptan sorumluyuz. Rabbimiz bizi ona göre hesaba çekecek. Ve bu kitap tüm inananların anlayacağı bir kitaptır. Gerisi aldatmacadır. Peygamberimizin ahiretteki şikayetine maruz kalmak istemiyorsak her şeyi elimizin tersiyle bir kenara itip sadece Kur’an’a bakarak inanmamız ve ona göre yaşamamız gerekmektedir.

25/30 Resul de şöyle der: “Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.

29/51 Bu kitabı sana indirmiş olmamız ve kendilerine okunması onlara yetmez mi? Bunda inanan bir toplum için bir rahmet ve öğüt vardır.

http://www.aliaksoy.net/2007/04/21/kurani-kimler-anlamaz/ - http://www.aliaksoy.net/2007/04/21/kurani-kimler-anlamaz/

 



-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:17
DİNE İLAVELERİN LİSTESİ
Kitabımızın buraya kadar olan kısmında dine yapılan bir çok ilaveyi nedenleri, niçinleri, nasılları gibi ayrıntılarıyla işledik. Kitabımızın bu bölümünde ise dine yapılan ilaveler nelerdir sorusuna karşın 200 tane örnek ilaveyi açıklamasız olarak veriyoruz. Bu ilavelerin bir kısmını detaylı bir biçimde daha önce gördük. Bu listedeki örnek 200 tane ilaveyi görünce dinimize yapılan ilavelerin boyutunu daha da iyi anlayacağız. Dine yapılan ilaveler şu ya da bu kesim tarafından veya halktaki batıl inançlar yüzünden din sanılmış veya din olarak gösterilmiştir. Bu ilavelerin birçoğu toplum hayatını zorlaştırıcı mantıksız ilavelerdir. Fakat bu ilavelerin arasında topluma, sağlığa yararlı ifadeler de olabilir. Örneğin dişleri misvakla temizlemek sağlık açısından çok yararlı bir uygulama olabilir. Fakat Kuran’da olmayan bir şeyi(bu örnekte misvağı) bir sevap kaynağı, dinin makbul tuttuğu bir ibadet gibi göstermek de hatadır. Bu yüzden bu listede gördüğünüz her şeyin yapılmaması gerektiğini sanmayın. Kişiler misvak kullanabilir, cübbe giyebilir, karides yemeyebilir, ama yeter ki bunların dinle bir ilgisi olduğunu iddia etmesinler. Kuran din adına her türlü detayı verir. Bunun dışında yapılan her ilave din açısından bir hatadır. Kendimizce sağlığa yararlı bir çok uygulama sayabiliriz. Fakat bunları din yapmaya kalkarsak o zaman dine kendisinde olmayan ilaveler yapıp dini dejenere etmiş oluruz.

Kuran tek kaynaktır. Yalnız ve yalnız Kuran diye niye ısrarla tekrarladığımızı, dine ilavelerin bir kısmını kapsayan 200 örnekli bu listeyi okuyunca daha da iyi anlayacaksınız. Bunun dışındaki dine ilaveleri bulmada yöntemimiz bellidir. Kuran’dan delillendirilmeyip sünnet, sevap, günah, mekruh, haram tipi izahlarla dinle ilişkilendirilmeye çalışılan her şey ilavedir. Şimdi listemizi görelim.

BUNLAR KURAN’DA = DİN’DE YOK

1-Kuran’ın tek başına yetersiz olduğu iddiası

2-Hadislerin dinin kaynağı olması

3-Mezhep alimlerinin fetvalarıyla helal haram belirlenmesi

4-Mezhep çıkarımlarına göre dini uygulamaların yapılması

5-Mezhepleri dinle eşitlemek

6-Kuran’ı musiki kitabı gibi anlamadan okumak

7-Kuran’ı ölüler için okunan bir kitaba çevirmek

8-Peygamber’in hadislerle Kuran dışı hükümler oluşturması

9-Tüm canlıların Peygamberimiz sayesinde yaratılmış olması

10-Peygamberler’i yarıştırma, Peygamberimiz’i en üstün Peygamber ilan etmek

11-Peygamberimiz’in, Peygamberlik öncesi hayatını bile taklide kalkmak

12-Kuran eksiktir, detaylar başka kitaplardadır demek

13-Bazı kimseleri evliya kabul edip Cennetlik ilan etmek ve mezarlarında anormal saygı gösterileri yapmak

14-Tarikat şeyhlerini ilahlaştırmak

15-Tarikatlardaki rabıta gibi uygulamalar

16-Bir tek Sünniler’in veya bir tek Şiiler’in Cennetlik olduğunu iddia etmek

17-Yahudi ve Hıristiyanlar’ın hepsini Cehennemlik ilan etmek

18-Dine Arap geleneklerini sokmak

19-Şahsi görüşlerine uydurmak için dini reformla değiştirmeye kalkışmak

20-Kuran dışında Peygamber’in sünneti başlığıyla ayrı hükümler oluşturmak

21-Çoğunluğun her zaman doğru olduğunu savunmak

22-Mezheplerin tarihsel sürecini mezheplerin doğruluğuna delil saymak

23-Hanefilik diye bir mezhep

24-Şafilik diye bir mezhep

25-Hanbelilik diye bir mezhep

26-Malikilik diye bir mezhep

27-Caferilik diye bir mezhep

28-Sünnilik, Şiilik veya herhangi başlıklı bir mezhep

29-Maturudiye, Eşariye veya itikadi herhangi bir mezhep

30-Mecelle diye bir kaynak

31-Aklı inkar etmek, taklitçiliği üstün tutmak

32-Bilim düşmanlığı

33-Sanat düşmanlığı

34-Buhari diye bir hadis kitabına uymak

35-Müslim diye bir hadis kitabına uymak

36-Kütübü Sitte veya başka hadis kitaplarına uymak

37-Peygamberimiz’in dışında dinimizin kutsal kişileri

38-Sahabelerin (Peygamberimiz’i gören herhangi bir Müslüman) hangisine uyarsak uyalım doğruya erişeceğimiz iddiası

39-Başörtüsü takmak

40-Peçe takmak

41-Haremlik-selamlık uygulaması

42-Kadının tek başına seyahat edememesi

43-Kadının, erkeğin tüm vücudu irinle kaplı olsa, o vücudu yalayarak temizlese, yine de erkeğin hakkını ödeyemeyeceği düşüncesi

44-Allah’tan başkasına secde edilseydi, kadının kocasına secde etmesinin gerekeceği iddiası

45-Kadının yönetici, devlet başkanı olamayacağı

46-Kadının yöneticileri seçme hakkının olmadığı

47-Kadının sesinin erkek tarafından duyulmaması gerektiği

48-Kadının Cuma namazını kılmaması

49-Kadının aybaşılıyken namaz kılmaması, oruç tutmaması, Kuran okumaması, camiye girmemesi

50-Kadınları çarşaf, pardesü gibi üniformalarla örtmek

51-Kadınla erkeğin el sıkışma yasağı

52-Kadının kalktığı yere soğumadan oturulamayacağı

53-Kadının kapalı bir yerde, erkekle baş başa kalmasının haram olması

54-Kadının, köpek ve domuzla beraber namazı bozan unsurlardan olması

55-Kadınların çoğunun Cehennemlik olması

56-Kadınların şerli olması

57-Kadınların eksik akıllı olması

58-Kadınlara evde hapisvari hayat yaşatmak

59-Kadınların kocası dışında erkeklerin duyacağı koku sıkmasının haram olduğu

60-Kadınların makyaj yapamayacağı

61-Kadının kocasına her işte itaatinin farzlaştırılması

62-Kadının kocasının cinsel çağrısına her seferinde cevap vermesinin mecburi olması

63-Şahitlikte, bir erkek eşittir iki kadın ilkesinin uygulanması

64-Kadının ailesinden izin almadan evlenmesinin yasaklanması

65-Zina edenin taşlanarak öldürülmesi

66-Zina ayetinin bir keçinin yemesiyle yok olduğu

67-Maymunların bile zina edenleri öldürdüğüne dair izahlar

68-Erkeklerin altın takmasının haram olması

69-Erkeklerin ipekli giysiler giymesinin haram olması

70-Yemekte altın, gümüş takımların kullanılmasının yasak oluşu

71-Heykel yasağı

72-Resim yasağı

73-Satrancın yasak oluşu

74-Müzik enstrümanları ve müzik ile ilgili yasaklar

75-Midye, karides gibi deniz ürünlerinin haramlaştırılması

76-At, eşek, vahşi hayvan etlerinin haramlaştırılması

77-Böbrek ve koç yumurtasının mekruh sınıfına sokulup, yenmesinin çirkin gösterilmesi

78-Sigaranın mekruh olması veya haramlaştırılması

79-Mekruh diye haramlardan ayrı yasaklar listesi ve üç mekruh eşittir bir haram izahı

80-Cinsel ilişkinin örtü altında olmasının gerekliliği

81-Eşlerin cinsel ilişki esnasında bile birbirlerinin cinsel organlarına bakamayacağı

82-Mastürbasyonun yasaklanması

83-Doğum kontrolünün yasaklanması

84-Yıkanırken bile kişinin cinsel organının açıkta olmaması gerektiği, meleklerden utanması gerektiği, peştemalle yıkanmak gerektiği

85-Erkeklerin sünnet olması

86-Kadınların sünnet olması

87-Sakal bırakmanın sevaplığı

88-Sakal kesmenin haram olması

89-Saçları ortadan ayırmada sünnet sevabı arama

90-Saçları yağlamanın sevaplığı

91-Saçlara, sakala kına yakmanın sevaplığı

92-Erkeklerin sürme çekmesinin sevaplığı

93-Yüzü koyun yatmanın şeytan işi olması

94-Yer yatağında yatmak

95-Sağ ayakla evden çıkmak, eve girmek, yatağa girmek

96-Sol ayakla tuvalet gibi pis yerlere girmek

97-Tuvalet temizliğinin suyla olmasını farzlaştırmak

98-Oturarak küçük tuvalet yapmak

99-Tuvaletin kıbleye karşı yapılmasının haram olması

100-Sol elle yenenleri şeytanın yemesi

101-Sarık sarmak

102-Misvak kullanmak

103-Cübbe giymek

104-Entari giymek

105-Şalvar giymek

106-Beyaz, yeşil, siyah renkli giysilerde sevap aramak

107-Sarı, kırmızı renkler giymemek

108-Hurma, kabak gibi yiyeceklerde sünnet sevabı aramak

109-Yemeği yer sofrasında yemek

110-Yemeği aynı kaptan yemek

111-Elle, üç parmakla yemek

112-Suyu üç yudumda içmek

113-Suyu oturarak içmek

114-Yemeğin bitiminde parmakları yalayarak temizlemede sünnet sevabı aramak

115-Alkollü koku sürmemek

116-Kolonya kullanmamak

117-Kara köpekleri öldürmek

118-Köpekleri eve sokmayı yasaklamak

119-Geceleri aynaları kapamak

120-Kuran’la veya Kuran’sız büyü yapmak

121-Muska yazmak, taşımak

122-Kuran’ı üfürük kitabı gibi kullanmak

123-Islık çalmanın şeytan işi olması

124-Tahtaya vurmaktan, nazar boncuğundan hayır beklemek

125-Falcıları, cincileri dindar hoca sanmak

126-Ramazan ve Kurban bayramları

127-Merdiven altından geçmemek, kara kediyi, kara köpeği uğursuz saymak, kurşun dökmek

128-Çamaşırı belli günlerde yıkamanın, cinsel ilişkiye belli günlerde girmenin gerekliliğini iddia etmek

129-Mevlit

130-Ölünün 7., 40., 52. günlerinde törenler yapmak

131-Kabir azabı ile ilgili hikayeler, kabir azabının kendisi

132-Sırat köprüsünün kıldan ince olduğu, kesilen kurban üzerinde sıratın geçileceği izahları

133-Üzerine idrar sıçratanın en çok kabir azabı çekecek kişi olması

134-Ölünün yerine oruç tutmak

135-Ölünün yerine Hacca gitmek, birisini göndermek

136-Ölünün arkasından ağlayınca ölüye azap olması

137-Kıyametin saati hakkında açıklamalar

138-Mehdi

139-Deccal

140-Dabbenin fil kulaklı, hınzır gözlü, öküz başlı olduğu

141-İsa’nın yeniden yeryüzüne geleceği

142-Yecüc ve Mecüc’ün Türkler olması

143-Irkçılık, Arap ırkını üstün görmek

144-Yecüc ve Mecüc’ün yerin altında bir karışlık adamlar olması

145-Kuran’da belirtilmeyen namaz vakitlerini farzlaştırmak

146-Kuran’da geçmeyen rekat sayılarını farzlaştırmak

147-Namazın yalnız Arapça kılınması gerektiğini iddia etmek

148-Namazı kadının kıldıramaması

149-Rüku ve secdede hep aynı şeyleri söylemenin gerekliliği

150-Fatiha Suresi’ni her rekatta okumayı farzlaştırmak

151-Namazdaki son oturuşu farzlaştırmak

152-Namazın farzı, sünneti, vacibi gibi ayrımlar listesi

153-Namazda el bağlama şeklini, ayakların kaç santim araklıklarla duracağını belirlemek

154-Orucu kasten bozanın iki ay kesintisiz oruç tutması gerektiğini söylemek

155-Teravih namazı, bayram namazı

156-Haccı birkaç güne sıkıştırıp insanları perişan etmek

157-Hacda şeytan taşlamak

158-Kurban bayramında kurban kesmek

159-Belli haramların Hacdan sonra başladığı düşüncesi

160-Zemzem suyunda, okunmuş şeker, tuz gibi maddelerde sevap aramak

161-Zekata 1/40’lık ölçü getirmek

162-Deveye, koyuna tarım ürünlerinin her birine ayrı ayrı zekat ölçüsü getirme

163-Abdesti, tuvaleti yapma dışında başka şeylerin de bozduğu iddiası

164-Boy abdestini cinsel ilişki dışında başka şeylerin bozduğu iddiası

165-Abdestin sırasını farzlaştırma

166-Abdestte ve boy abdestinde ağız burun çalkalamayı farzlaştırma

167-Abdestte ayağın topuklarla beraber yıkanması gerektiği

168-Boy abdestinde önce sağ, sonra sol tarafa üçer defa su dökmek gibi teferruatlar getirmek

169-Abdestin, boy abdestinin namaz dışında Kuran okumak için de mecbur tutulması

170-Boy abdestsiz atılan her adımda günah olması

171-Diş dolgusu olanların abdest ve boy abdestinin geçersiz olması

172-Dövmesi olanların abdestinin ve boy abdestinin geçersiz olması

173-Deprem ve selde ölenlerin şehit olması

174-Karın ağrısından ölenlerin şehit olması

175-Dünya’nın öküz ve balık üstünde olduğu

176-Depremin bu balığın sallanması sonucu olduğu

177-Ay’a gidilemeyeceği

178-Güneş’in batışının, Güneş’in secde etmek için kaybolması olarak açıklanması

179-Güneş ve Ay tutulmalarının, Güneş ve Ay’ın kulplu arabalarla çekilmeleri olarak tanımlanması

180-Boğa, aslan, kartal suretinde meleklerin var olduğu iddiası

181-Cebrail’in 600 kanadına ilişkin açıklamalar

182-Allah’ın Cennette baldırını açması

183-Allah’ın Peygamber’in sırtına dokunması

184-Allah’ın özel günlerde yeryüzüne inip, insanlarla tokalaşması

185-Allah’ın Peygamber’le sıkı bir pazarlık sonucu namazı elli vakitten, beş vakite indirmeye razı olduğu

186-Halifelik müessesesi

187-Saltanat, halkın siyasi otoriteye kullaştırılması

188-Cami imamı, müezzini gibi sınışar

189-Arap dilini Cennet dili, harflerini Cennet harfi diyerek kutsallaştırmak

190-Darül harp iddiasıyla terör yapmak

191-Darül harp iddiasıyla kendi dışındakileri soymak,haklarını çiğnemek

192-Namaz kılmayanı öldürmek veya dövmek

193-Orucu zorla tutturma, tutmayanı dövme

194-Makyajlı açık kadınları dövmek, makyajı yasaklamak

195-Müslümanlığı bırakanları öldürmek

196-Mezhebini değiştirenlere, bırakanlara sopa cezası uygulamak

197-Sırf ganimet için fetihlere kalkışmak

198-İçki içenleri dövmek

199-Baskıyla dini yaşatmak

200-Dinimize İslam dışında şeriat gibi, mezhep isimleri gibi isimler takmak
 
http://www.kurandakidin.net/bolumler/37-dine-ilavelerin-listesi.asp#2 - http://www.kurandakidin.net/bolumler/37-dine-ilavelerin-listesi.asp#2


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:20
DİNDE OLANLARIN LİSTESİ
Bundan bir önceki bölümde dine ilavelerin 200 örneğini gördük. Onlar dinde olmayanlardı. Peki dinde neler var? Kitabımızın bu bölümünde dinde olanlara 200 örnek vereceğiz. Kuran’da ne varsa din odur. Din eşittir Kuran. Biz vereceğimiz 200 örnekle Kuran’dan nelerin anlaşıldığını göstermeye çalışacağız. Size tavsiyemiz iyi bir Kuran çevirisinden dinde neler olduğunu, Kuran okuyarak öğrenmeye çalışmanızdır. Bunu yaparken bir iki tane Kuran çevirisinden karşılaştırmalı olarak okursanız daha da iyi olur. Eğer şüphelendiğiniz, anlamadığınız bir bölüm olursa Kuran’ın Arapça orjinalinden baktırılması gerektiğini unutmayın. Piyasadaki Kuran çevirilerinin zamanla daha iyilerinin yapılacağına inanıyoruz. Ayrıca bu konuda, Kuran ayetlerini konularına göre ayıran kitaplardan da yararlanabilirsiniz. İnsan yorumları, gelenekler, uydurmalar atılınca ve Kuran tek kaynak kabul edilince gerçek din ortaya çıkacaktır.

BUNLAR KURAN’DA = DİN’DE VAR

1- Allah’ın varlığı ve birliği

2- Allah’a eşler koşmadan iman etmek

3- Allah’ın merhameti, cömertliği ve affediciliği

4- Allah’ı hem sevmek, hem de Allah’tan korkmak

5- Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğu

6- Allah’ın yaratılışı devam ettirmesi ve kontrol etmesi

7- Allah’ın her şeyi görücü, bilici, işitici olduğu

8- Allah’ın tüm eksikliklerden arınmış olduğu

9- Allah’ın ezeli ve ebedi olduğu

10- Allah’ın doğmadığı ve doğurulmadığı

11- Allah’ın yüceliği ve ululuğu

12- Övgülerin Allah için olması

13- Allah’ın daima üstün ve galip olduğu

14- Allah’ın rızıkları, şifaları vermesi

15- Allah’ın vaadinin doğruluğu

16- Allah’ın yaşatan, öldüren, dirilten olması

17- Allah’ın Şafi ırmadığı, unutmadığı

18- Allah’ın en güzel isimlerin, sıfatların sahibi olması

19- Allah’ın iman edenleri sevmesi

20- Allah’ın en güzel şekilde, tüm detayları anlattığı

21- Allah’ın dini oluşturan tek otorite olması

22- Allah’ın kitabı Kuran’ın her şeyi açıkladığı

23- Kuran’ın din adına her şeyi kapsadığı

24- Kuran’ı Allah’ın koruduğu

25- Kuran’ın çelişkisiz bir kitap oluşu

26- Kuran’ın eksiksiz oluşu

27- Kuran’ın hatırlatma, rehber, rahmet oluşu

28- Kuran’ın doğru yola iletmesi

29- Kuran’ın detaylı olduğu

30- Kuran’ı ince ince düşünmenin gerekliliği

31- Kuran okumak

32- Allah’ı çok anmak

33- Sırf Allah rızası için ibadet etmek

34- Gerçek dostun bir tek Allah olması

35- Allah’a sığınmak, Allah’a dua etmek

36- Peygamberler’in tümüne iman etmek

37- Peygamberimiz’i çok sevmek

38- Peygamberimiz’in bir tek Kuran ile hüküm verdiği

39- Peygamberimiz’in son Peygamber oluşu

40- Peygamberimiz’in, Allah’ın vahyetmediği bir şeyi Allah’a isnat etmeyeceği

41- Namaz kılmak ve namazda süreklilik

42- Kıyam, rüku, secde etmek

43- Kıbleye dönmek

44- Namaz kılmak için abdest almak

45- Cinsel ilişkiye girilmişse önce yıkanıp, sonra namaz kılmak

46- Su bulamayanın toprakla teyemmüm etmesi

47- Namazda huşunun önemi

48- Namazın vakitleri

49- Cuma (toplantı) namazı

50- Namazı gösteriş amacıyla kılmamak

51- Namazda Allah’ı anmak

52- Namazdan sonra Allah’ı anmak

53- Ramazan ayında oruç tutmak

54- Orucu yeme, içme ve cinsel ilişki yasağının oluşturması

55- Orucun başlangıç ve bitiş zamanları

56- Oruç tutmaya güç yetiremeyenin ne yapması gerektiği

57- Malları Allah rızası için sarf etmek

58- Bu sarfiyatta malları yetime, yolda kalmışa, fakire, yakınlara vermek

59- Verilenleri başa kakmamak

60- Gönülden severek vermek

61- Hacca gitmek

62- Hacda Allah’ı anmak

63- Hacda kirlerden arınmak, adakları yerine getirmek

64- Haccı ve umreyi Allah için tamamlamak

65- Hacda cinsel ilişki, kavga, sapkınlık yasağı

66- İhramlıyken avlanmamak (Hacda)

67- İhramlıyken avlanma yasağını çiğneyenin ne yapması gerektiği (Hacda)

68- Uygun olanı emretmek

69- Uygun olmayandan alıkoymak

70- Allah rızası için mücadele etmek

71- Gereğinde mücadeleyi hem malla, hem canla yapmak

72- Kuran’ın rehberliğinde mücadele etmek

73- Kınayanın kınamasından korkmamak

74- Riba yasağı

75- Tartıda, ölçüde hile yapmamak

76- Adaletsizlik yapmamak

77- İsraf etmemek

78- Cimri olmamak

79- Adam öldürmemek, adam öldürmenin cezası

80- Hırsızlık yapmamak, hırsızlık yapanın cezası

81- Fitne çıkarmamak, fitne çıkarmanın cezası

82- Zina etmemek, zina edenin cezası

83- Hanımlara zina iftirası etmemek, bunun cezası

84- Lezbiyenlik, homoseksüellik yasağı, bunların cezası

85- Büyünün kınanması

86- Şeytandan Allah’a sığınmak

87- Şeytanı dost edinmemek

88- Şeytanın düşmanımız olduğu

89- Şeytanın kuruntular, vesveseler vermesi

90- Şeytandan korkmaya gerek olmadığı

91- Yalnızca Allah’a yönelmek

92- Duayı için için yalvararak yapmak

93- Allah’tan bağışlanma dilemek

94- Allah’tan ümidi kesmemek

95- Günahlara hemen tövbe etmek

96- Sabırlı olmak

97- Sabırda yarışmak

98- Bilgimizin olmadığı bir konuda tartışmamak

99- Körü körüne, bilmediğimiz bir şeyin ardınca gitmemek

100- Anlaşmalara uymak

101- Yemini bozmamak

102- Yemini bozmanın kefareti

103- Yemini bozgunculuk unsuru olarak kullanmamak

104- Yakınların aleyhine bile olsa adaletten şaşmamak

105- Şahsi kin yüzünden adaletten sapmamak

106- Hoşgörülü ve bağışlayıcı olmak

107- Yetimlerin mallarını kendilerine vermek

108- Yetimlere güzellikle davranmak

109- Yetimleri itip kakmamak

110- Dünya hayatına aldanmamak

111- Asıl hedefin Allah’ın rızası olması

112- Hayatın Allah rızası için yaşanması

113- Allah’a karşı aczini bilmek

114- Güç ve imkana değil, sadece Allah’a güvenip dayanmak

115- Allah’ın ayetlerine gönülden boyun eğmek

116- Allah istemeden hiçbir şeyin olmayacağını bilmek

117- Münafıkların (ikiyüzlülerin) detaylı tarifi

118- İnananlarla edilen alayların anlatımı

119- İnananlara nefret duyanların anlatımı

120- Fitnenin kınanması

121- Kibrin kınanması

122- Nankörlüğün kınanması

123- Aklını çalıştırmayanın kınanması

124- Aklını çalıştırmayanın pisliğe batacağı

125- Doğruyu çoğunlukta aramanın hata olacağı

126- Atalarını üzerinde bulduğuna inanmanın, gerçeği bulmada bir metot olamayacağı

127- Aklı kullanmadan taklitçi olmanın hata olduğu

128- Hamrın (sarhoşluk verici madde veya şarap) şeytan işi bir pislik olması

129- Tapılmak için dikilen taşların şeytan işi bir pislik olması

130- Fal oklarının şeytan işi birer pislik olması

131- Kıyamete inanmak

132- Kıyametin dehşetli manzarasının anlatımı

133- Cennet’in varlığı

134- Cennet’teki güzel nimetlerin tarifi

135- Cehennem’in varlığı

136- Cehennem’deki azabın tarifi

137- Cennet ve Cehennem’in sonsuzluğu

138- Cennet ve Cehennem’i göz önünde bulundurarak yaşamak

139- Allah’ın rızasının Cennet’ten de önemli olması

140- Bizi ilk defa Yaratan’a, yeniden yaratmanın çok kolay olması

141- Allah’ın elçi göndermeden azap etmeyeceği

142- Allah’ın kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağı, bunun dışında dilediği günahı dilediğine bağışlayacağı

143- Cennetliklerin mutlu, Cehennemliklerin pişman olacağı

144- Cennet’te yorgunluk, bıkkınlık olmayacağı

145- Din adamı diye gözükenlerin bir kısmının insanların mallarını haksızlıkla yediğinin anlatımı

146- Din adamlarının ve Peygamberlerin Rableştirilmesinin örnekleri

147- Hz. Musa’nın Peygamberliği ve ona Tevrat’ın verilmesi

148- Hz. İsa’nın Peygamberliği ve ona İncil’in verilmesi

149- Hz. Davud’un Peygamberliği ve ona Zebur’un verilmesi

150- Kuran’da kendisinden bahsedilmeyen daha birçok Peygamber’in olduğu

151- Hz. Adem ve hakkında anlatım

152- Hz. Nuh ve hakkında anlatım

153- Hz. İbrahim ve hakkında anlatım

154- Hz. Süleyman ve hakkında anlatım

155- Hz. Musa’nın Firavun’la olan mücadelesi

156- Hz. İsa ve annesi Meryem’in kıssaları

157- Hz. Yusuf’un kıssası ve rüyaları yorumlaması

158- Hz. Yakup’tan bahsedilmesi

159- Hz. İsmail ve Hz. İshak’tan bahsedilmesi

160- Zülkarneyn’den, Lokman’dan anlatımlar

161- Peygamberler’in karşılaştığı sıkıntılar

162- Bu sıkıntılara rağmen Peygamberler’in mücadelesi

163- Peygamber’in babası veya oğlu olmanın bile kimseyi kurtarmayacağı

164- Peygamberler’i inkar eden kavimlerin dünyada da cezalandırılmaları

165- Anne ve babaya iyi davranmak

166- Allah’ın yarattıklarını incelemek, düşünmek

167- Allah’ın gökteki, yerdeki sanatlarını araştırmak, incelemek

168- Leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenleri yememek

169- Allah’ın helal ettiği rızıkları haram etmemek

170- Günahın açığından da, gizlisinden de kaçınmak

171- Allah’a yönelenlerle beraber olmak

172- Parçalanıp ayrılmamak

173- Allah’ın yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi olmak

174- Saldırgan olmamak

175- Saldırganlarla Allah yolunda çarpışmak

176- Saldırana saldırdığı şekil ve ölçülerde saldırmak

177- Güzel düşünüp, güzel işler yapmak

178- Emanetleri hak edene, becerikli kişilere vermek

179- Yönetimde dayanışmayı esas almak

180- Kendi kendini hesaba çekmek

181- Selama aynıyla, ya da daha güzeliyle karşılık vermek

182- Sapkın kişilerden gelen haberi incelemeye tabi tutmak

183- İman edenlerin arasındaki çekişmeleri gidermek

184- İman edenlerin kardeşliği

185- Dinde fırkalara (mezheplere) bölünmemek

186- Dinde baskı, zorlama olmadığı

187- Tanıklığı gizlememek

188- Gevşememek, inananların üstün olduğunu bilmek

189- Mal ve çocukların Allah’ı anmada engel olmaması

190- Gerçek hayatın ahiret hayatı olması

191- Balda şifa olduğu

192- Matematiğe dikkat çekilmesi

193- Zamanın izafiliğinin anlatımı

194- Uzayın genişlediğinin anlatımı

195- Güneşin, dünyanın, ayın hareket ettiği

196- İki ayrı suyun birleşmesine rağmen suların karışmaması

197- Rüzgarların aşılayıcı özelliğinin anlatımı

198- Fay hatlarına dikkat çekilmesi

199- Göğün korunmuş bir tavan gibi olması

200- Her şeyin bir ölçüsünün olduğu

http://www.kurandakidin.net/bolumler/38-dinde-olanlarin-listesi.asp - http://www.kurandakidin.net/bolumler/38-dinde-olanlarin-listesi.asp

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:26
KURAN’DA YER ALMAYAN KONULARDAKİ TAVIR
Kitabımızın başından beri Kuran’ın her şeyi açıkladığını, gerekli her türlü detayı verdiğini görüyoruz. Yine kitabımızın başından beri sanki Kuran’ın açıklamaları yetersizmiş, Kuran din adına her konuyu kapsamazmış gibi Kuran’da yer almayan birçok hükmün Kuran dışı kaynaklarca dinselleştirildiğini ve dinde en büyük tahribatın böyle yapıldığını gördük. Kitabımızın bu bölümünde 20 tane örnek soruyu inceleyerek Kuran’da geçmeyen bir konuda soru sorulursa, bu sorunun cevabının nasıl verileceğini göstermeye çalışacağız.

Şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyoruz. Her dini yasak kötüdür, yapılmaması gerekir. Fakat her kötü gördüğümüz şey dinen yasak değildir. Hırsızlık yapmak, Allah’a karşı nankörlük Kuran’da yasaklanmıştır; bu yüzden bunlar kötüdür ve bunları yapmamamız gerekir. Sigara içmenin, saçları mora boyatmanın da isabetli davranışlar olmadığı kanaatindeyiz. Fakat bunlar dinen sakıncalıdır, haramdır, mekruhtur diyemeyiz. Beğenmediğimiz bu davranışları dini etiketle çirkin göstermeye çalışamayız. Kendi öngörümüz isabetli bile olsa, kendi öngörümüzle vardığımız kanaatleri dinselleştiremeyiz. Bu Şilleri kötü, yapılmaması gereken Şiller olarak görebiliriz. Fakat bunları din adına yasaklamaya kalkarsak büyük bir hata yapmış oluruz. Her haram, her günah bize mesuliyet yükler ve ahirette hesap vermemizi gerektirir. Örneğin nankör kişi, hırsız kişi ahirette bu davranışlarından dolayı hesap vereceklerdir. Fakat sigara içmenin veya saçları mora boyatmanın dinen sakıncalı olduğunu ve ahirette cezası olduğunu iddia edemeyiz. Allah, rahmeti sebebiyle haramları, yasakları sınırlı tutmuştur. Yapılmaması iyi olacak birçok şeyi de haramlaştırmamış, yasaklamamıştır. Aklı ermeyen gelenekçiler ise Allah’ın rahmetinin bir sonucu olan bu uygulamayı anlamamış; Allah dinini tamamlamayı unutmuş gibi Allah’ın dinine ilaveler yapmışlardır. Bu arada şunu da bilmeliyiz ki örnek verdiğimiz saçı mora boyatmayı ve sigara içmeyi dini etiketle kötü göstermek ne kadar hatalıysa, aynı şekilde “Dinde saçı mora boyatmak var”, “Dinde sigara içmek var” gibi ters bir mantıkla dinin yasaklamadıklarını, dinin tavsiye ettikleri gibi göstermek de çok büyük ve çok tekrarlanan bir hatadır (21. Bölümdeki kadın konusunun çok eşlilik ile ilgili kısmında da aynı mantığı örneklerle anlattık).

Ey iman edenler! Size açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kuran indirildiği zaman sorarsanız size açıklanır. Allah onları affetmiştir. Allah bağışlayıcıdır, yumuşak davranandır.

5- Maide Suresi 101

Ayette görüldüğü gibi Kuran’da açıklanmayan her şey Allah’ın affettikleri kapsamındadır, her ne olursa olsun... Birçok davranışın dinen serbest olması sırf dinin bu davranış hakkında izah getirmemesindendir. Ayetin başından anlayacağımız gibi birçok sorunun cevabını Allah verseydi, Allah’ın o konudaki tavrı yasaklayıcı olabilirdi. Fakat Allah, eğer açıklama yapsaydı ilave hüküm getirebileceği bir konuda, açıklama yapmamasını, bizim o konudaki serbestiyetimiz için yeterli görmektedir. Bu yüzden Allah ayette “Allah onları affetmiştir” demektedir. Nihayet ayetin sonundan Allah’ın bu tavrının Allah’ın kullarına karşı bağışlayıcılığının ve yumuşak davranmasının sonucu olduğunu anlıyoruz. Bu yüzden defalarca tekrarlayarak diyoruz ki; her ne olursa olsun, her ne olursa olsun, her ne olursa olsun eğer Kuran’daki bir izahla temellendirilemiyorsa bu helal, haram, sünnet, farz, mekruh veya her ne olduğu iddia ediliyorsa bu şey din dışı bir şeydir, dini alanla hiçbir ilgisi yoktur. Kimse Allah’ın rahmetini sınırlamaya, Allah’ın Kuran’da kolay olduğunu söylediği dini zorlaştırmaya kalkmasın. Kimse kendi kafasındaki doğruların, bin yılı aşkın bir zaman diliminde, apayrı kültür ve çevrelerde yaşayan tüm insanlar için de doğru olduğunu iddia etmesin. Dine yapılan bu ilaveler ve yasaklar dini teferruatlaştırmış, kişileri dinin özünden uzaklaştırmıştır. Namazda ayakların arasının kaç parmak olacağını, hangi ayakla hangi işe başlanacağını, sakalın boyunu ayarlamaya çalışanlar; Allah’ın asıl istediklerine, teferruatla uğraşmaktan, yeterli dikkati yöneltememişlerdir. Şimdi 20 örneğimizi inceleyelim ve Kuran’da yer almayan konulardaki sorulara nasıl cevap verilebileceğini görelim.

1. SORU: Kurban bayramında kurban kesmek gerekir mi? Bu ibadet vacip midir?

CEVAP: Kuran’da kurban bayramı diye bir bayramdan da, böyle bir bayramda kurban kesmekten de bahsedilmez. Kuran’da geçmeyen bir uygulama ne farz, ne vacip, ne de sünnet diye dinselleştirilemez.

2. SORU: Kravat giymenin hükmü nedir? Hıristiyanlar’a benzemek olduğu için günah olur mu?

CEVAP: Kuran’da ne erkeğe, ne kadına üniforma gibi bir kıyafet tarif edilmez. Demek ki; kravat da, şapka da ..., hepsi de giyilir. Kuran’da Hıristiyanlar’a benzemek başlığıyla bir yasaklar listesi geçmez. Hıristiyanlar gibi yılbaşı kutlayan, hindi kesen, kravat giyen, anneler günü kutlayanın bunları yapmasında dini hiçbir engel yoktur. (Bunları yapmanın kendi geleneklerimiz, strateji açısından doğru veya yanlış olduğu ayrı konudur, bizim konumuz değildir.) Hıristiyanlar gibi giyinmenin günah olduğunu söyleyenler, olmayan bir günahı uydururken kendileri, bazı Hıristiyanlar gibi; evliyalarını, din adamlarını aşırı bir şekilde yüceltmekte, böylelikle Hristiyanlar’a benzemememiz gereken asıl konuda benzemektedirler.

3. SORU: Gebe suyu ile abdest alınır mı?

CEVAP: Kuran abdest almak için yıkanmaktan bahseder. Yıkanmak ise normal su ile olur. Böyle mantıksız sorular soranlara ilgili abdest ayetini söylemek yeterlidir. Gerisini kendileri anlasınlar. Bazı insanlar anlamak yerine anlamamaya çalışmaktadırlar. Allah abdesti anlatmış, eğer su yoksa toprakla teyemmüm gibi bir detayı da vermiştir. Ne yazık ki örneğini verdiğimiz bu soru sözde ciddi din kitaplarının (!) açıklamaya çalıştığı bir sorudur.

4. SORU: Kuran’a göre meclis, başbakan ve cumhurbaşkanından oluşan bir sistem olabilir mi?

CEVAP: Kuran yönetim konusunda uzun detaylar vermez. Kişilere böylece zaman, şartlar, nüfus yoğunluğu ve diğer etkenlere uygun bir idare oluşturma şansı verilir. Kuran emanetin ehline verilmesi gibi, danışma olması gibi genel prensipler verir. Meclisli, başbakanlı, cumhurbaşkanlı bu sistem de, yarı başkanlık sistemi de, tam başkanlık sistemi de, daha başka sistemler de Kuran’a göre olabilir. Çünkü bunlar Kuran’ın bu genel prensiplerine uygun olabilecek sistemlerdir. Tüm bu sistemlerde halk, oyunu doğru kullanırsa yönetim gibi önemli bir emanet ehline verilir. Eğer ki bizim beğendiğimiz modelin aksine bir şey Kuran’da yoksa, o model dinin ta kendisi olmasa da uygulanabilir demektir.

5. SORU: Namazda ellerim nasıl durmalı?

CEVAP: Kuran’da namazda eller şöyle dursun diye bir izah yoktur. Yani ister ellerini göbeğinin üstüne bağla, ister yana sarkıt, ister havaya kaldır.

6. SORU: Tuvaleti oturarak yapmak dinen daha mı makbul?

CEVAP: Dinimiz yani Kuran, tuvaleti nasıl yapmamız gerektiğini söylemez. Dileyen oturarak tuvaletini yapar. Dileyen ayakta yapar.

7. SORU: İpek gömlek giyilebilir mi?

CEVAP: Kuran’da erkeğin de, kadının da ipek gömlek giymesine engel hiçbir izah yoktur. İsteyen ipek gömlek de giyebilir, ipek pantolon da, ipek çorap da...

8. SORU: Kadınlar makyaj yapabilir mi?

CEVAP: Kuran’da kadının makyaj yapmasıyla ilgili hiçbir izah yoktur. Dileyen herkes makyaj yapabilir.

9. SORU: Sünnet olmak dini bir zorunluluk mudur?

CEVAP: Kuran’da sünnet olmak diye bir şey geçmez. Tevrat’ta sünnet olmak geçer. Allah dileseydi Kuran’da da sünnet olmamızı belirtir, bizim dinimizin de bir mecburiyeti yapabilirdi. Yani isteyen sünnet olur, isteyen olmaz. Dinimizde ne sünnet olun diye bir izah vardır, ne de olmayın diye. Geleneksel İslam’ın adetleri dinselleştirmesi ile sünnet dinselleşmiştir. Gerçi uydurmalarla dolu hadislerin içinde kadınların da sünnet olmasının gerekliliği vardır ama bu izah halka pek açıklanmamaktadır. Sünnet adeti öyle bir dinselleşmiştir ki neredeyse Allah’ın varlığına imandan sonra dinin ikinci şartı gibi algılanmıştır. Sağlığa yararlı olduğuna kanaat getiren, sünnet olur, istemeyen olmaz. Sünnet dinimizin ne bir hükmüdür, ne de alameti farikasıdır.

10. SORU: Dövme yapılabilir mi?

CEVAP: Kuran’da dövme ile ilgili hiçbir izah geçmez. Eğer dövmenin altına su geçmez, o zaman da boy abdesti olmaz izahını birisi yaparsa, şunu bilmelidir ki dövme derinin üstünü kaplamaz, içine işler. Ayrıca Kuran’da gusül abdesti diye bahsedilen genel bir yıkanmadır. “Toplu iğne başı kadar kuru yer kalmayacak” şeklinde Kuran’da bir izah yoktur. O zaman minnacık bir tükenmez kalem çiziği olanın da gusül abdesti kabul olmaz. Kısacası Kuran’ın hiçbir izahından dövme yapmanın haram olduğu çıkmaz. Boy abdestine dinde olmayan detaylar ilave eden zihniyet dövmeyi de haramlaştırmıştır.

11. SORU: Hangi elle yemek yiyelim?

CEVAP: Kuran insanların hangi elle yemelerinin gerekliliğini, hangisinin sevap olduğunu anlatmaz. Dileyen dilediği eliyle yemeğini yer.

12. SORU: Kadın erkek el sıkışabilir mi?

CEVAP: Kuran’da kadınla erkeğin el sıkışmaması gerektiğine dair hiçbir izah yoktur. Demek ki kadınla erkek el sıkışabilirler.

13. SORU: Mastürbasyon yapılabilir mi?

CEVAP: Kuran’da cinsellikle ilgili haramlar açıklanmıştır. Örneğin zina, homoseksüellik, lezbiyenlik haramdır. Mastürbasyon hakkında Kuran’da bir yasak geçmez. Demek ki dileyen erkekler de, kadınlar da mastürbasyon yapabilir.

14. SORU: Doğum kontrolü yapmanın dinen bir sakıncası var mı?

CEVAP: Kuran’da doğum kontrolü yapmayın diye de, aileniz çok kalabalık olsun diye de bir izah geçmez. Dileyen çok çocuk yapmaya çalışır, dileyen hiç çocuk yapmamak için önlemini alabilir.

15. SORU: Ölünün arkasından Kuran okunabilir mi?

CEVAP: Kuran her zaman okunabilir. Ölünün arkasından da, doğumda da, ziyarette de, herhangi bir toplantıda da Kuran okunabilir. Fakat ölünün arkasından 1., 7., 40., 52. geceler gibi, yapılması zaruri, kutlanması farz olan geceler yoktur. Bu gecelerde Kuran okumak veya okutmak farz değildir. Fakat bu, Kuran okunamayacağı manasına gelmez. Ölünün anıldığı gecede Kuran okumak veya okutmak elbette ki güzel bir anmadır. Yeter ki Kuran sırf Allah rızası için okunsun. Kuran’da olmayan bu merasimler farz gibi takdim edilmesin.

16. SORU: Kusmak orucu bozar mı?

CEVAP: Kuran’da orucun 3 şeyden oluştuğunu görüyoruz. Yememe, içmeme ve cinsel ilişkiye girmeme. Bu üçünü belli bir zaman diliminde yapmamakla oruç ibadeti gerçekleşir. Kuran’da kusmama diye dördüncü bir şart belirtilmediğine göre, kusmanın oruçla hiçbir alakası yoktur.

17. SORU: Domuz postu kullanılır mı?

CEVAP: Kuran yenmesi haram olanlardan bahsederken domuz etinin yenmesinin haram olduğunu söyler. Kuran’ın hiçbir yerinde domuzun postu ile ilgili bir izah olmadığına göre domuz postu kullanılmaz diye bir izah çıkmaz. Demek ki domuz postu kullanılabilir.

18. SORU: Orucu hangi yiyecekle açmak daha sevaptır?

CEVAP: Kuran’da orucu açmanın makbul olduğu yiyecek diye bir şeyden bahsedilmez. Demek ki orucu açma noktasında her yiyecek eşittir.

19. SORU: Karım benden habersiz kaç kilometre uzağa gidebilir?

CEVAP: Kuran bu konuda hiçbir izah getirmez. Demek ki evli çiftler bu tarzdaki iç sorunlarını kendi içlerinde çözeceklerdir. Fakat bu sorunlarını çözerken kendi görüşlerini, Kuran’da olmayan uydurma izahlarla din adına temellendirmemelidirler.

20. SORU: Dinimizde kandil geceleri var mı?

CEVAP: Kuran’da kutsal kandil geceleri diye bir kavram geçmez. Kuran’da sadece Kadir gecesinin faziletine dikkat çekilir. Bunun dışında Kuran’da ne özel bir geceden bahsedilir, ne de bu özel gecelere has özel ibadetlerden. İsteyen Peygamberimiz’in doğum günü diye veya herhangi bir zafer günü diye bir günü elbette ki kutlayabilir. Bu kutlamalarda namaz kılınması, Kuran okunması da çok güzeldir. Fakat bu gecelerde falanca ibadeti yapanın tüm günahlarının af olacağı gibi uydurmalar tehlikelidir. Kadir gecesi dışında hiçbir geceye özel bir vurgulama yoktur.
http://www.kurandakidin.net/bolumler/39-kuran-da-yer-almayan-konuladaki-tavir.asp - http://www.kurandakidin.net/bolumler/39-kuran-da-yer-almayan-konuladaki-tavir.asp

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:31
KIYAMET ALAMETİ UYDURMALARI: İSALAR, MEHDİLER...
Kuran’da dünyamızın da bir sonu olduğu söylenir. Dünyamızın sonu ve bundan sonra başlayan süreç “saat” veya “kıyamet” olarak tarif edilir. Kıyamet alametlerinden kasıt da bu oluşuma yakın zaman diliminde olacak olaylardır. Dolayısıyla bu olayları görmek kıyametin yakın olduğunun habercisi olacaktır. Kuran’da olmayan izahların halka nasıl yutturulduğunu ve din adına uydurulan hurafeleri gösterebilmek için bu bölümde “Kıyamet Alametlerini” işleyeceğiz. Kıyamet alametlerini işlerken ilk önce Kuran’da hiç geçmemesine rağmen gerçekleşmesine inanmanın İslam’ın şartı, inanmamanın kafirlik olarak ilan edildiği konulardan 1- Mehdilik, 2- Deccaliyet, 3- Hz. İsa’nın yeniden gelişini işleyeceğiz. Daha sonra ise Kuran’da bir iki ayette bahsedilen, fakat hadislerde yüzlerce yalanla şişirilen konulardan 4- Yecuc-Mecuc ve 5- Dabbe konularına değineceğiz.

MEHDİLİK VE DECCALİYET

Mehdi kıyamet alametleri içinde en popüler olan, hakkında en çok hadis uydurulan ve en çok istismar edilen karakterdir. Hadisler kullanılarak oluşturulan bu karakterin kıyamete yakın dünyaya geleceğine, herkesi yenip dünyaya hakim olacağına, daha sonra gelecek Hz. İsa ile buluşup dünyayı yöneteceğine, bunları gerçekleştirmek için ise Deccal ile savaşacağına inanılır. Hadislere göre Mehdi kadar, Mehdi’nin talebeleri de üstün yeteneklere sahip sıra dışı kişilerdir. Tüm bu yeteneklere sahip olabilmek, kendi şeyhinin, kendi liderinin Mehdi olduğunu ispat edebilmek için binlerce hadis uydurulmuştur. Bu yüzden Mehdi’nin dış görünüşü hakkında, yapacakları hakkında, çıkacağı yer hakkında birbiriyle çelişen birçok hadis vardır. Mesela bir hadise göre Mehdi Şam’dan çıkacakken, diğerine göre Kufe’den, bir diğerine göre İstanbul’dan, bir başka hadise göreyse Medine’den çıkacaktır. İlk nesiller kendi şeyh ve liderini Mehdi çıkarmak için o kadar çok hadis uydurmuşlardır ki sonraki nesillerin hadis uydurmasına gerek kalmamıştır. Bu nesiller de kendi liderlerine uyan hadisleri doğru kabul etmiş, diğer hadisleri yorumla saptırmış veya yalanlamışlardır. Örneğin liderleri küçük burunluysa, “Mehdi küçük burunludur” hadisini kabul etmişler, Mehdi’nin gaga burunlu olduğuna dair hadisleri gözardı veya inkar etmişlerdir. Bu yüzden İslam aleminde Mehdi enflasyonu yaşanmıştır. Şu anda Mehdi sanılan bir dîni grup lideri var mı diye sorulabilir. Buna cevabımız “Acaba hangi grup kendi liderini Mehdi sanmıyor ki!” şeklindedir.

HER TARAF MEHDİ KAYNIYOR

Gerek Türkiye’deki, gerek İslam alemindeki gelenekçi cemaatleri iyi tahlil etmemiz için Mehdilik olgusunu iyice kavramamız gerekmektedir. Biz Türkiye’deki bizce en büyük olan on geleneksel İslami cemaati bir kenara yazdık ve sonra bunların hangisinin şeyhini, liderini Mehdi zannettiğini araştırdık. Sonuçta tamamına yakınının kendi şeyhini, liderini Mehdi sandığını gördük. Bu da gerçek manada İslami cemaatleri kavramak için Mehdiyet olayını bilmenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. (Unutmayın ki cemaatlerin büyük bir kısmı Mehdiyet konusunda açık konuşmaz. Bu konuyla ilgili bilgileri kendi içine girenlere bile hemen açıklamazlar. Birçok cemaatte bu bilgileri açıklayan şeyhin kendisi değil, onun en yakın halkası olmaktadır.) Hadislerde Mehdi’nin kendisinin bile Mehdi olduğunu söylemeyeceği de nakil edilir. Cemaatler bu hadisi liderlerinin Mehdiyetini gizlice, kulaktan kulağa, basının ve diğer kuruluşların önünde belli etmeden yaymalarının daha iyi olduğuna işaret kabul ederler. Mehdiyet bir cemaate büyük bir kuvvet verir. Liderinin; 1400 yıl önce tarif edilen, bazı Peygamberlerle eşit üstünlükte olan, dünyaya hakim olacak kişi olması, liderin müritlerinde çok güçlü bir bağlılık oluşturur. Bu bağlılıkla müritler tüm enerjilerini, tüm paralarını, tüm olanaklarını şeyhin eline teslim ederler. Şeyhin hiçbir lafını tartışmayı bile düşünemezler. 1400 yıl önce hadislerle müjdelenmiş, dünyayı fethedecek Mehdi’ye karşı gelmek kimin haddine düşmüştür? Liderini Mehdi diye yüceltenler, Mehdi’nin talebeleri olma vasfıyla 1400 yıl önceki hadislerde müjdelendikleriyle uyutulurlar. Mehdi’nin halife olacağına dair izahlar, grup liderlerinin uzun vadeli ayaklanma, darbe gibi organizasyonlarla halifeliğe oturtulması gerektiğine dair planları da düşündürür. İslam tarihi kendini Mehdi sanıp ayaklanmalar çıkartmış ve yüzlerce kişinin ölümüne sebep olmuş şizofrenlerin örnekleriyle doludur. (Kubilay vakasında olduğu gibi)

HUMEYNİ’NİN MEHDİLİKTEN GELEN GÜCÜ

Şiilik’te Mehdilik konusu imanın şartlarındandır. Şiilik’teki bu konuya atfedilen önem Sünniliğin de üstündedir. Mehdinin hicri 256’da doğan Hasan Askeri’nin oğlu Muhammed olduğu, ortadan kaybolduğu ve günü gelince meydana çıkıp vazifeyi alacağı inancı Şiiliğin temel inançlarındandır. Şu anda hicri 1400’lü yıllarda olduğumuz düşünülürse Şiiler’in temel inancına göre Mehdi 1100 yıldan fazla bir süredir bizle saklambaç oynayan bir kişidir. Geleneksel İslamcılar içinde kalabalık bir kitleyi temsil eden Şiiler’in bu inancı geleneksel kitlelerin aklı nasıl bir kenara bırakıp, Kuran yerine mezheplere, hem de en saçma izahlarına rağmen tabi olabildiklerini göstermektedir. Şii yönetimleri ve İran devrimini tahlil etmek için de Mehdilik konusunun bilinmesi çok önemlidir. Şiiler’e göre Mehdi ortaya çıkıncaya kadar onun vekilleri hüküm sürecektir ve vekillere itaatsizlik, Mehdi’ye itaatsizliktir, Mehdi’ye itaatsizlik ise Allah’a isyandır. Ayetullah Humeyni de Mehdi’nin bir dönemdeki vekili kabul edilmekteydi. Böylece Ayetullah Humeyni halkı kontrol edecek ve yönlendirecek kuvveti Mehdi vekilliğinden alıyordu. Humeyni’ye itaat Şii inancında farzdı. İran devriminde halkın bölünmeden tek kaynaktan büyük bir bağlılıkla idare edilip ayaklanmasının altında da Mehdiyet inancı vardır. Yani yakın tarihte önemli yeri olan Şii-İran devrimini iyi anlamanın yolu da Mehdiyet konusunu iyi analiz etmekten geçmektedir. Şiilik’te, Sunnilik’teki binlerce Mehdi’ye karşı tek bir saklambaç oynayan Mehdi vardır, fakat bu Mehdi’nin Humeyni gibi vekilleri bile sırf bu vekaletten dolayı ihtilal yapacak gücü ellerinde bulundurmuşlardır.

ÖLÜ DİRİLTEN DECCAL

Deccal ise Mehdi’nin savaşacağı kişidir. Şeyhini Mehdi ilan edenler şeyhine karşı çıkan veya şeyhin yaşadığı devirde karşı fikirlere sahip bir kişiyi Deccal ilan ediverirler. Böylece Mehdiyete hizmeti ibadet sananlar, Deccaliyetin ordu veya fikir sistemiyle savaşı da ibadet sayarlar. Hadislerde bir Mehdi, bir Deccal tarifi varken binlerce kişinin Mehdi ve onlara karşı binlerce kişinin Deccal ilan edilmesi konunun nasıl zıvanadan çıktığını gösterir. Deccal hakkındaki hadislerde Deccal’in cenneti ve cehennemi olduğu, ölüleri dirilttiği, alnında kafir yazdığı, kör olduğu, yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük fitne olduğu anlatılır.

Kuran’ın Mehdi ve Deccal hakkında ne dediğinin cevabı koca bir hiçtir. Yani Kuran’da tek bir ayette bile geçmeyen bu karakterler yüzünden binlerce Mehdilerin peşine düşülmüş, birçok gelenekçiliğin düşmanı Deccal diye lanetlenmiştir. Binlerce kişinin kanı dökülmüş, adeta bir İslam mitolojisi oluşturulmaya çalışılmıştır. Her devirde gelecekmiş gibi beklenen Mehdi kişileri tembelliğe itmiş, birçok Mehdi bekleyicisi kendi ürettikleriyle kurtuluşu arayacaklarına, kurtuluşu gelecek Mehdilerden ummuşlardır. Ayrıca mezhepçiler, içinde bulundukları zayıf, hükmedilen, bilimsel olarak geri durumun günahını da kendilerinde arayıp kendilerini düzelteceklerine, uydurma Deccallere suçu yükleyip kurtulmuşlardır.

HZ. İSA’NIN YENİDEN GELİŞİ İDDİASI

Kuran’da yer almamasına rağmen ortaya atılan iddialardan biri de Hz. İsa’nın kıyamette yeniden geleceğidir. Hadislerde Hz. İsa’nın Şam’ın doğusunda beyaz minareye geleceği, Mehdi ile buluşacağı, Deccali öldüreceği anlatılır. 12. bölümde bazı hadis uydurucuları anlatılırken geniş yer verdiğimiz Ebu Hureyre’nin, Buhari ve Müslim gibi gelenekçilerin en güvendikleri iki kaynaktaki bir hadisi şöyledir: “ Allah’a yemin ederim ki İsa’nın adil bir hakem olarak aranıza inmesi yakınlaşmıştır. O indiğinde haçları kırıp domuzları öldürür, cizyeyi kaldırıp maymunu öldürür ve İslam’dan başkasını kabul etmez.” Hıristiyanlık’tan ilk devirlerde dinimize geçenlerin yaydığını sandığımız bu uydurma, Kuran ayetleriyle de uyuşmaz.


Allah şunu demişti: Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden ayıracağım...

3- Ali İmran Suresi 55


Hüseyin Atay bu ayete göndermeler yaparak şu açıklamayı yapar: “ Hz. İsa hakkında Kuran-ı Kerim’in verdiği bilgi içinde onun öldüğü fakat öldürülmediği bilinmektedir. Bunlara göre Hz. İsa ölmüştür, hayatta değildir ve dünyaya dönmeyecektir. Hadislerle iman esasları sabit olmaz ve Kuran’a ilave yapılamaz. Hıristiyan kültünden ve kültüründen, Hz. Muhammed’in vefatından sonra İslam literatürüne geçen hikayelerden birinde; Hz. İsa’nın ölmediği, göğe çıkarıldığı ve kıyamet kopmadan dünyaya Şam’daki minareden ineceği anlatılmaya başlanmıştır. Hıristiyan mitolojisi İslamlaştırılarak Müslümanlar’ın inançları arasına sokulmuştur. Öyle ki buna inanmayanlar, aklı başında sanılanlar tarafından bile kafirlikle itham edilmektedirler.” (Hüseyin Atay, Kuran’a Göre Araştırmalar, sayfa 53)


Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O Allah’ın elçisi ve Peygamberler’in sonuncusudur.

33-Ahzab Suresi 40


Ayetten Peygamberimiz’in son Peygamber olduğunu anlıyoruz. Kuran’da Hz. İsa’nın da Peygamber olduğu geçtiğine göre, Peygamberimiz’den sonra Hz. İsa’nın gelişi Kuran’ın bu ayetiyle çelişir.


Selam üzerimedir doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kaldırılacağım gün.

19-Meryem Suresi 33


Meryem suresinde, Hz. İsa’nın ağzından nakledilen yukarıdaki sözlerde, Hz. İsa’nın üç önemli gününden bahsedilir. Görüldüğü gibi bu günler sayılırken Hz. İsa’nın kıyamette dünyaya yeniden geleceği şeklinde bir günden bahsedilmez. Eğer böyle bir gün olsaydı, elbette ki bu da yalanlarla dolu hadislere bırakılmadan, şüpheye yer bırakmayacak şekilde Kuran’da belirtilirdi.

Ne yazık ki Kuran’ın belirtmediği ve Kuran ile çelişen Hz. İsa’nın gelişi hikayesi, yüzlerce sahte İsa’nın çıkışına yol açmıştır. Sahte Mehdi enflasyonu gibi, sahte İsa enflasyonu da akıl hastanelerimizin önemli vakalarına baz teşkil etmiştir.

YECUC MECUC

Yecuc Mecuc, Kuran’da bahsedilen bir kavmin ismidir. Mehdiyet, Deccaliyet, Hz. İsa’nın yeniden dünyaya geleceği Kuran’da yer almamasına karşın kıyamet alametleri olarak anlatılırken, Yecuc Mecuc konusunda Kuran’da olmayan, Kuran’a uymayan saçma izahlar, Kuran’da geçen Yecuc Mecuc konusunu detaylandırmak için anlatılmıştır. Yecuc Mecuc, Kuran’da iki surede şu şekilde geçmektedir:


93-İki setin arasına kadar ulaştı, onların önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu.
94-Dediler ki “Ey Zulkarneyn, Yecuc Mecuc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen için sana vergi verelim mi?”
95-Dedi ki “Rabbimin beni içinde tuttuğu imkan ve güç daha üstündür. Siz bana bedensel güçle yardım edin de sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel yapayım.”
96-“Bana demir kütleleri getirin. İki ucu eşit düzeye gelince körükleyin.” dedi. Onu ateş haline getirince “Bana erimiş bakır getirin dökeyim” dedi.
97-Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler.
98-Dedi ki “ Bu benim Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi haktır.”


18- Kehf Suresi 93-98


96-Yecuc ve Mecuc’un önü açıldığı zaman onlar her tepeden akın ederler.
97-Gerçek olan vaat yaklaşmıştır. İnkar edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. “ Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik.”

21-Enbiya Suresi 96-97


Yecuc Mecuc’un Kuran’da geçtiği ayetleri, bu konuya ilave yapılan uydurmalarla ayırt edebilmeniz için yazdık. Bir izaha göre Yecuc Mecuc Hz. Adem’in rüyalanması sonucu toprağa akan spermlerden oluşmuş bir millettir. Yecuc Mecuc’un toprağın altında bir karış boyunda bir millet olduğu, kıyamete yakın yeryüzüne çıkacağı diğer bir açıklamadır. İbni Abbas’ın rivayetine dayanan bu son hadise karşı İbni Ebi Hatem Şueyh’in hadisi ise şöyledir: “Onlar üç sınıftır. Birinci sınıf büyük ağaç gibidir. İkinci sınıf dört arşın uzunluk ve dört arşın da genişliktedir. Üçüncü sınıf da kulaklarından birini yatak edip ikincisini yorgan yapıyorlar.” Tüm bu birbirleriyle çelişkili nakillerinden daha ilginci ise Yecuc Mecuc’un Türkler olarak tarif edilmesidir. Yecuc Mecuc’u aşağılayan tüm hadislerin arasına Yecuc Mecuc’un Türkler olduğu izahının girmesi, Türk düşmanı Arap milliyetçiliğinin hadis uydurmada nasıl etkin olduğunu göstermektedir.

DABBE

Kuran’da tek bir ayette geçen Dabbe aynı Yecuc ve Mecuc gibi uydurma, mitolojik hadislerle anlatılarak sunulmaya çalışılmış ve her seferinde olduğu gibi ortaya çıkan tablo rezillik olmuştur. Önce Kuran’da geçen dabbe ile ilgili ayeti görelim:


O söz başlarına geldiği zaman onlara yerden bir Dabbe çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını söyler.
27- Neml Suresi 82


Bu tek ayete karşın geçen acayip hadislerden biriyse şöyledir:
“Dabbe’nin başı öküz başı gibi, gözü domuz gözü gibi, kulağı fil kulağı gibi, boynuzu keçi boynuzu gibi, boynu deve kuşunun boynu gibi, göğsü aslan göğsü gibi, rengi kahverengi gibi, böğrü kedi böğrü gibi, kuyruğu koç kuyruğu gibi, ayakları deve ayağı gibidir.” Ayrıca çok daha garip hadisler vardır ki bunlardan kimine göre Dabbe’nin başı gökte, kuyruğu kutupta, ayakları Arabistan yarımadasındadır. Kimine göreyse Dabbe’nin bir elinde Hz. Süleyman’ın mührü, diğer elinde Hz. Musa’nın asası vardır. Diğer tüm konularda gördüğümüz gibi Kuran dışında dîni kaynak arayanların karşılaşacakları izahlar bunların benzerleridir.

DABBE’NİN NE OLDUĞUNUN TAHMİNLERİ

Dabbe’nin ne olduğu tahmin edilecekse bu ayete bakılıp tahmin edilecektir. Bu konuda hiçbir tahminimiz yoktur. Fakat tahmini olan bazı kişiler de vardır. Örneğin Reşad Halife’ye göre Dabbe bilgisayar olabilir. Kuran’ın 19 mucizesinin bulunmasına yarayan bilgisayar insanların inançsızlıklarını çürütmektedir. Said Nursi’ye göre Dabbe dişten tırnağa yerleşecek virüs tipi bir canlı olabilir. Bu iki yazarın bu tahminlerini neye dayandırdıklarının ayrıntılarına girmiyoruz. Sadece Dabbe’nin ne olabileceğine dair farklı tahminler yapıldığını göstermek istedik. Belki de Dabbe’yi tahmin edememizin nedeni Dabbe’nin henüz çıkmamış oluşudur. Bu yazıda bizim yapmak istediğimiz de zaten Dabbe’yi tahmin etmek değildir.

Mitolojik uydurmalara dönüşen kıyamet alametleri ve özellikle Mehdi, Deccal ve Hz. İsa’nın yeniden gelişi çerçevesindeki iddiaların sonucu tam bir rezalet, tam bir perişanlıktır. Yecuc ve Mecuc ile Dabbe konularıysa sadece ve sadece Kuran çerçevesinde ele alınmalı, gösterdiğimiz saçma hadisler yok sayılmalı, bir tahmin yapılacaksa da böyle yapılmalıdır. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
http://www.kurandakidin.net/bolumler/20-kiyamet-alameti-uydurmalari-isalar-mehdiler.asp - http://www.kurandakidin.net/bolumler/20-kiyamet-alameti-uydurmalari-isalar-mehdiler.asp

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:37
HADİSLERİN (SÜNNETİN) İNCELENMESİ
Kitabın 2. Bölüm'ünde Kuran’ın dini kaynak olarak yeterli olduğunu, Kuran’ın dışında başka bir kaynağa ihtiyaç olmadığını gördük. Bu bölümde hadislerin toplanışı, Peygamberimiz’in hadisleri yazdırmadığı gibi konuları irdeleyerek, Kuran dışında dinin ikinci kaynağı neden olamayacağını bir kez daha göreceğiz. Peygamber’e iftira olarak nakledilen hadislerin Kuran’la, mantıkla ve kendi içlerindeki çelişkisini ise 6.,7., 8. Bölüm'lerde görerek sonuca bakıp, Kuran dışında başka kaynak aramanın felaketine şahitlik edeceğiz.

Hadis kelimesinin sözlükte “söz, haber” manalarına geldiğini görüyoruz. Sünnet ise “izlenen yol, alışılmış yol, adet” manasına gelir. Halk arasında yaygın olarak kullanımına göre Peygamber’in söylediği iddia edilen sözlere “hadis”, Peygamber’in davranış biçimleri, hareket tarzları olduğu iddia edilen davranışlara ise “sünnet” denir. Kuran’daki hadis kelimesinin kullanım tarzını da bu bölümde göreceğiz.(Sünnet kavramı ve kelimesinin kullanımı için 16. Bölüme bakınız.) Davranış biçimleri sözlerle açıklandığı, aktarıldığı için hadis ve sünnet terimlerinin birbirlerinin yerine kullanıldığını her hadis ve sünneti inceleyen kitapta görebiliriz. Örneğin Lübnan Üniversitesi’nden Dr. Subhi es Salih kitabının girişinde bunu şöyle açıklamaktadır: “Hadisçilerce hadis ve sünnetin, biri diğerinin yerinde kullanılan iki kelime olduğu kabul edilmiştir. Hadis ve sünnet ifadelerinden, bir sözün, bir hareketin, bir takrinin veya bir sıfatın Peygamberimiz’e izafesi anlaşılmaktadır.” Bu yüzden kitabımızda hadis veya sünnet dediğimiz zaman bu ikisini birbirinin yerine düşünebilirsiniz.

Hadisleri incelemeye Peygamberimiz’in dönemine giderek ve sonra yavaş yavaş kendi dönemimize gelerek başlayalım. Peygamberimiz’in hadis yazımına izin vermediğini, kendi sözlerinin yazımını yasakladığını hadisçiler bile kabul etmektedir. En doğru kabul edilen iki hadis kitabından biri olan Müslim’de ve Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’inde şu hadisi rivayet ederek Peygamber’in kendi sözlerinin yazımını yasakladığını kabul ederler. “Benden Kuran dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kuran dışında bir şey yazmışsa imha etsin.” (Müslim, Sahihi Müslim Kitab-ı Zühd, Hanbel, Müsned 3/12, 21, 33) Darimi’deki hadis ise şöyledir: “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi.”(Darimi, es-Sünen) El Hatib’teki hadis şöyledir: “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve yazdığınız şey nedir? dedi. Senden işittiğimiz hadisler (sözler) dedik. Hz. Peygamber Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.” (El Hatib, Takyid, sayfa 33) Tirmizi’den de bunu öğrenebiliriz: “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.” (Tirmizi, es-Sünen, K. İlm, sayfa 11)

Hadisleri inceleyen kitaplarda olsun, hadisin dinin kaynağı olduğunu iddia eden kitaplarda olsun Peygamber’in kendi sözlerinin yazımını yasakladığı kabul edilir ve bunun hadislerle Kuran’ın karışmaması için olduğu söylenir. Oysa gelenekçi İslam’ı savunanlara göre hadislerden de aynı Kuran gibi hüküm çıkartılmalıdır. Yani hadisler de Kuran gibi dinin kaynağıdır. Peki dinin kaynaklarından biri de hadis ise Peygamber nasıl olur da hadis yazımını yasaklar, insanların dini eksik öğrenmelerini, sözlerine yalan katılmasını, sözlerinin bir kısmının unutulmasını göze alır? Kuran’da kalemle yazı yazmaya dikkat çekilir; vasiyetin, borcun yazılması söylenir.

Eğer hadisler dinin kaynağı ise vasiyetler ve borç bile yazılırken, Peygamber’in dinin kaynağının yazılmasını engellemesi hiç mümkün müdür? Eğer Peygamber dinin bir kaynağının kayda geçmiş olmasını engellemişse, dinin tam ve eksiksiz bir şekilde öğrenilmesini engellemiş olmaz mı? İleride göreceğimiz gibi birçok hadis uydurulmuştur. Eğer ki hadisler dinin kaynağı olsaydı, Peygamber onları yazdıracaktı ve şu anda olduğu gibi hadislerin içine onbinlerce yalan karışmamış olacaktı. Oysa Kuran ayetlerinden anladığımız gibi Kuran yeterlidir. Bunu da en iyi anlayan şüphesiz Peygamber’imiz Hz. Muhammed’dir. Görüldüğü gibi Peygamber’in sünneti (davranış tarzı) hadislerin Kuran’a ilaveler yapan kitaplar olarak yazılması değil, hiç yazılmamasıdır. Peygamber hadis yazdırmamakla kalmamış, üstelik bunu yasaklamıştır. Yani hadis yazmak Peygamber’in tavrı olmadığı gibi üstelik bir yasağıdır. Basiret sahibi Peygamber’imiz insanların detaysever, Peygamber’leri ilahlaştırıcı, mezheplere bölünmeye müsait karakterlerini bildiğinden, bunlara yol açacak hadis yazımını yasaklamıştır. Bugün gelinen nokta Peygamberimiz’in basiretini bir kez daha takdir etmemizi gerektirmektedir. Sırf Peygamber’in hadis yazımını yasaklaması bile anlamaya niyeti olanlar için yeterlidir.

HADİSLERİN SAYISAL ÇOKLUĞU

Ahmed Emin, hadis uydurmacılığının tablosunu gösteren şu zeki tespiti yapar: “İlginçtir ki eğer hadisleri açıklayıcı bir şekilde ele alacak olsak piramit biçiminde olduğunu görürüz. Piramidin tepesi Allah’ın elçisinin dönemi olup aşağıya indikçe piramidin eni artmaktadır. Piramidin temeline vardığımızda Peygamber döneminden ne kadar geniş olduğunu farkederiz. Halbuki makul olan tersidir. Çünkü Peygamber’in yanında olanlar hadisleri (Peygamber’in söylediklerini) en çok bilenlerdi. Sonra onların ölümüyle hadisleri bilenlerin sayısı azalacak ve bu şekilde üstteki piramit ters şekilde gelişecekti. Ama bizler Emevi dönemindeki hadislerin bu dönemdekilerden daha kabarık olduğunu görüyoruz.” (Ahmed Emin, Duhaul İslam) Bazı hadis bilginlerinin iddiasına göre 2 milyon hadis vardır. En doğru hadis kitabı olarak gösterilen Buhari’nin kitabındaki hadisleri 600 bin hadis arasından, Müslim’in ise 300 bin hadis arasından seçtikleri söylenir. Ebu Davut kitabındaki hadisleri 500 bin hadisten, mezhep kurucusu olan Malik Muvatta’sını 100 bin hadisten, İbni Hanbel ise Müsned’ini 750 bin hadisten seçtiği söylenir. Peygamberimiz’in aşağı yukarı 23 yıl Peygamberlik yaptığını düşünürsek:

23x365=8395 gün Peygamberlik yapmış olur. Toplam 2 milyon hadis olduğu söylendiğinde Peygamberimiz’in Peygamberlik yaptığı her gün başına 200’den fazla hadis düşer. Herhangi bir kişiye bir yıl önce en çok beraber vakit geçirdiği kişinin; babasının, çocuğunun, karısının veya kocasının hadislerini (sözlerini) ve yaptıklarını yazmasını söyleyelim. Aradan bir yıl geçmesine rağmen yazılan adetleri gördüğümüzde, Peygamberimiz’in vefatından iki yüz yıl sonra, gün başına iki yüz adet rivayet edilen sözlerin toplam sayısından bile bunların içinde ne kadar çok yalan olduğunu anlayabiliriz. Tüm bu hadis kitabı yazarlarının tüm bu hadisleri ezbere bildikleri ve kendilerince en doğru gördükleri hadisleri seçtikleri söylenir. Hadisçilerin kaç hadis bildiklerini söyleyebilmeleri için tüm hadisleri bir yere yazıp saymaları gerekirdi, yoksa kimse ezbere 600 bin hadis bildiğini iddia edemez. Türkçe konuşan bir topluluğa kaç tane kelimeyle Türkçe konuştuklarını soralım, aşağı yukarı kimsenin tam cevap veremediğini görürüz. Sayı 600 bin gibi rakamlara tırmandığında insanın ezberindekini sayması ise imkansızlaşır.

HADİSLER DİNİN KAYNAĞI OLSAYDI DİNİMİZ EKSİK OLURDU

Zaten bunun doğru olduğunu düşünürsek durum daha da korkunçtur. Müslim sahih olan, yani kesin doğru olduğu kanaatine vardığı her hadisi kitabına almadığını söyler (Müslim, 1. cilt, sayfa 28). Müslim’in mantığına göre hadisler dinin kaynağıdır, fakat kendisi her doğru bildiği hadisi kitabına almaz. Yani bu mantığa göre dinimiz eksik olur. Müslim’in atladığı bir hadisi, başka birinin atlamadığının garantisi olmadığına göre, gelenekçi mantık kendi kendini eksik ilan eden bu izahı kaynaklarında taşımaktadır. Hadisler dinin kaynağıdır diyen Buhari 600 bin hadis bilip 6000-7000 tanesini yani %1’ini kitabında yazmıştır. Geriye kalan % 99’u ise bunlara ihtiyacımız olmadığına veya bunların güvenilir olmadıklarına kanaat getirip kitabına almamıştır. Eğer hadisler dinin kaynağı olsalardı biz tamamen Buhari’nin insafına ve seçme yeteneğine kalmış olacaktık. Eğer hadisler gerekli olsaydı, %99’luk kesimde, gerekli olan hadisin olmaması imkansız olduğuna göre, hadisleri dinin kaynağı kabul eden zihniyete bakarsak dinimiz geri dönülemeyecek ve düzeltilemeyecek şekilde eksik olurdu. Buhari öldüğüne ve bize ulaştırmadığı, yazmadığı %99’luk kesimi bildiği iddiasında bulunan kimse olmadığına göre biz eksik bir dinin üyeleri olmuş olurduk.

Buhari’nin 600.000 hadis bildiği iddiasını ele alalım. Buhari’nin hayatında hiçbir iş yapmadığını, hiç uyumadığını ve her hadisin doğruluğunu, nakil zincirinin sağlamlığını anlamak için her hadise 2 saat ayırdığını düşünelim. Sırf bu süre 130 yıldan fazladır. Oysa bazen bir hadisin, bir zincirinin, bir halkasının sağlamlığını anlamak için günlerce seyahat edildiği iddiasını düşünürsek, Buhari’nin bildiği tüm hadislerin doğruluğunu test etmesi binlerce yıla bile sığmazdı. Kısacası Buhari’nin ve diğer hadisçilerin bildikleri tüm hadislerin sağlamlığını test edip, içinden en sağlamlarını seçtikleri iddiası akıl dışıdır.

Kuran başı sonu belli bir kaynaktır. Oysa hadiste insanlar: “Bir tane duydum”, “Bir tane de şu var” diyerek hadisleri çoğaltmışlardır. Hadislerin içine çok uydurma girmesinin en büyük sebeplerinden biri hadislerin başı ve sonu belirsiz bir kaynak oluşudur. Allah’a şükür ki Allah bizi Kuran dışında başka kaynağa muhtaç kılmadı. Biz de Allah’ın bu lütfu sayesinde eksiksiz, tastamam bir dinin üyeleriyiz. Farkında olarak veya olmayarak bizi eksik, belirsiz ve çelişkili bir dine mensupmuşuz gibi gösterenlerin, Peygamber’e fatura ederek Kuran’ın önüne koyduğu bu uydurmalarla dolu hadisleri atalım ki, Kuran tek başına ortaya çıksın ve çelişkisiz, tastamam dinimizin biricik kaynağı olarak bizi aydınlatsın.

PEYGAMBERİMİZİN YAZILMASINI YASAKLADIĞI HADİSLER NASIL KİTAPLARA DÖNÜŞTÜ?

Peygamberimiz’in hadis yazımını yasaklama şeklindeki tavrı, Peygamberimiz’in vefatından sonra 4 halife döneminde; yani Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali döneminde de devam etti. Bu 4 halifenin hadis yazma girişimlerini nasıl durdurduklarını, yazılan hadisleri nasıl yaktıklarını kitabımızın 11. Bölüm'ünde ayrıntılarıyla göreceğiz. Peygamber döneminde olan olaylara şahit olanların bunları anlatması, Peygamber’le sohbet edenlerin bu sohbetlerdeki konuşmaları birbirlerine aktarmaları doğal, sıradan bir olay gibi görülebilir. Oysa sahabelerin, Peygamber’den bir şey duyduğunu iddia edene şahitlerini sormaları ve tüm bu sohbetlerin yazımını yasaklamaları, Peygamber’deki basiretin, kendisinden sonra da devam ettirildiğini, ileri görüş ile hadislerin dini nasıl dejenere edebileceğini ve yüzeysel bir bakışla doğal olarak algılanabilecek bir davranışın, aslında ileride nasıl bir felakete yol açacağını gördüklerini gösterir. Çünkü 4 halife döneminde de hadis yazımı yasaktı. Yani 4 halife, doğruluğunu kendilerinin bildikleri bir çok Peygamber sözünün yazımına Peygamber’in vefatından hemen sonra bu sözler zihinlerde henüz tazeyken izin vermediler. İzin verildiğini iddia eden olursa “Hani, bu dönemde yazılı olan kitap nerede?” diye sorun, hiçbir şey gösteremediklerini göreceksiniz.

Harevi şöyle der: “Ne sahabe (Peygamber’i görenler) ne de tabiyun (Peygamber’i görmeyen ama sahabe görenler) hadisleri yazmıyorlardı. Ama söz olarak aktarıyorlardı. Basit yazılı bir kaç metnin dışında bunun bir istisnası yoktur. İlmin kaybolup, ulemanın ölüp gitmesinden korkulunca, Ömer bin Abdülaziz, Ebu Bekr el Hazm’a bir mektupla hadisleri araştırıp, yazmasını emretti.” Yeni halife Yezid bin Abdülmelik ise Ömer bin Abdülaziz ölünce Ebu Bekr el Hazm’ı ve onunla çalışanları bu görevden aldı. Sonra Halife Hişam, ez Zuhri hadislerini ilk toplayan kişi olarak kabul edilir. Mahmud Ebu Reyye tüm bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlatırken baskı ortamına da değinir: “Hadislerin toplanmasıyla emrolunan tabiyun bunu ancak baskı altında kabul etmişlerdir. Zira yaşanan tarz ve Sahabe’nin hadisleri toplamaması, onları böyle bir şeye girişme hususunda oldukça sıkıntıya sokuyordu. Ez Zuhri’nin şu sözü nakil edilmiştir: Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler bizi buna zorladılar.” (Mahmut Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması) Oysa gelenekçi İslam’ın hadisçileri, Emevi Dönemi’ni bile düzenli bir tasnif dönemi olarak kabul etmezler. Varolan yazmalarda hadis, fıkıh, şiir, haber gibi farklı farklı konular, doğruluk derecesi irdelenmeden karışık bir şekilde yazılmıştır. Gazali (Peygamber’den sonraki ikinci kuşağın) hadis yazımını kötü gördüğünü ve kendileri gibi sonrakilerin de ancak hadisleri ezberlemelerini söylediklerini nakleder. (Gazali, İhyayı Ulumiddin, 1. cilt, sayfa 79) hadislerin ayrı ayrı ele alınıp bu konuda müstakil eserlerin verildiği ilk dönem Abbasiler dönemidir. Hicri ikinci asrın sonlarında elimize geçen bu tarzdaki tek çalışma Maliki mezhebinin kurucusu Malik’in Muvatta’sıdır. (İbni Ferhun, ed dibae el Muzehheb kitabı sayfa 25’te Malik’in Muvatta’da onbine yakın hadis topladığını, bu hadisleri gözden geçirip her sene içinden ayıkladığını, sonunda çok az kaldığını, biraz daha yaşasa hepsini atabileceğini anlatır.) Hemen ardından Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’i gelir. Hicri 241 yılında vefat eden Hanbel’in kitabında da, Muvatta’da da sahih, zayıf ayırımları yapılmadan, o günlerde sürüklenen rivayet selinin içindeki her şeyin, ciddi bir ayırım gözetilmeden kitaplarına girdiğini görüyoruz.

Buhari’den önce hadisleri doğruluk derecelerine göre ayırma çabası dahi olmamıştır. Sahih ve zayıf şeklindeki hadis ayırım çabası Buhari ile başlar. Hadislerin incelenmesi sonucu bu çabanın gerekli sonucu vermeye yetmediğini görüyoruz. Meşhur hadisçilerden Buhari hicri 256’da, Müslim hicri 261’de, Tirmizi hicri 279’da, Ebu Davud hicri 275’de, Nesei hicri 303 yılında, İbni Mace hicri 273’de vefat etmişlerdir. Şiilerin hadis kitapları ise farklıdır ve Sunniler de, Şiiler de birbirlerinin hadis kitaplarını geçerli kabul etmezler. Şiilerin hadis kitaplarının oluşumu daha da ileri tarihlere rastlar. Meşhur Şii hadisçilerinden Kulani hicri 329’da, Babuvay hicri 381’de, Cafer Muhammed Tusi hicri 411’de, El Murtaza hicri 436’da vefat etmiştir. Örneğin Osmanlı padişahı 2. Mahmut’un söylediği iddia edilen bir söz, hiçbir tarih kitabında kaydedilmemiş olsaydı ve sırf kulaktan kulağa iletilme yoluyla günümüze gelseydi, bu söze ne kadar güvenebilirdik? Üstelik bu sözün sadece bir kişiden, o bir kişinin başka birinden, onun da birinden... şeklinde 2. Mahmut’a kadar tek bir zincirle bize ulaştırıldığı söylenseydi bu söze kim inanırdı? Oysa 1839’da vefat eden 2. Mahmut’tan günümüze kadar geçen süre, Peygamberimiz’in vefatıyla meşhur hadis kitaplarının ilk yazılanı arasında geçen süreden çok daha azdır. Kimi meşhur hadis kitaplarının yazıldığı zaman ile Peygamberimiz’in vefatı arasında geçen süre ise bu sürenin 2 katından da fazladır. 5. Bölüm'de göreceğimiz birçok sebepten dolayı en meşhur hadisçiler kitaplarını yazdıklarında, onbinlerce hadis ayıklanamayacak tarzda uydurulmuş bulunuyordu. Bu hadis kitaplarının Kuran, mantık ve diğer hadislerle çelişen birçok hadis içermeleri ve hem yöntemleri, hem naklettikleri hadislerle kendi aralarında da çelişmeleri, Kuran dışında başka kaynak aramanın felaketini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Daha evvel bahsettiğimiz piramid bu kitaplar yazıya geçtiğinde uydurmalar ile şişmişti. Bu hadisçiler ise, Peygamber’in ve 4 Halifenin yolunu izleyip onlar gibi hadis yazımına karşı çıkacaklarına; İslam alemine büyük zarar veren, Peygamber’in uygulamasına aykırıyken sözde Peygamber sevgisi kılığında, yalan yanlış birçok sözü hadis diye yazdılar. Unutmayalım ki Hz. İsa’yı ilahlaştıran Hıristiyanların da mazeretleri Hz. İsa’ya sevgileridir. Fakat mazeretleri aynı bizim hadisçilerin mazeretleri gibi kabahatlerini örtmeye yetmez.

SAHABENİN HATASIZLIĞININ İLANININ HADİS NAKLİNDEKİ ZARARLARI

Sahabe kelimesi; Peygamberimiz’le hiç konuşmasa bile -uzaktan dahi olsa- Müslüman olarak Peygamberimiz’i gören herkes için kullanılır. Buhari’nin yaptığı bu tanım genel kabul görmüştür. Meşhur hadis kitaplarında, cerh ve tadil adı altında hadis duyulan kişilerin doğru sözlülüğü, hafızası, inancı sorgulanır. Oysa Hicri 3. asra kadar ben şundan, şu bundan, bu ondan duydu diye yapılan nakillerdeki, aradaki tüm bu, şu ve o’ların binlercesinin dürüstlüğü, hafızası ve diğer özelliklerinin sınanmasına kimsenin ömrü yetmez. Ebu Şame bu hususta şöyle der: “Hadis nakil edenler hakkındaki görüşler o kadar farklılık kazanmıştır ki, tek bir nakilci bazılarına göre müminlerin emiri, bazılarına göre ise insanların en yalancısı olarak nitelenebilmiştir.” Örneğin İkrime, Buhari ve meşhur birçok hadisçiye göre çok muteber bir nakilci iken, Müslim’e göre yalancıdır. Bunun örnekleri çoktur. Fakat örnekler içinde kanaatimce en ilginci geleneksel İslam’ın en meşhur hadis kitabının yazarı Buhari’nin, geleneksel İslam’ın en büyük mezhebinin başı Ebu Hanife’yi gayri-sika yani güvenilmez ilan edip, ondan tek bir hadis dahi nakletmemesidir. En ünlü hadisçiye göre en ünlü mezhebin kurucusu güvenilmezdir, fakat geleneksel İslam’ın taklitçi zihniyetine göre bunlar en güvenilir, en mübarek iki kişidir. Cerh ve tadildeki, yani hadis rivayet edenlerin güvenilirliği hakkındaki tartışmalarda çelişkili izahlar en az hadislerdeki çelişkiler kadar çoktur. Bunların çoğunun gereksiz ve sıkıcı olmasından dolayı detaylara daha fazla girmiyoruz.

Yazının başına dönersek, tüm bu hadisler önce nakil zincirlerinin sonunda sahabeye atfedilir, daha sonra Peygamber’den duyulduğu söylenir. Sahabelerden sonraki kişiler, bir sonuç alınamasa dahi, hiç olmazsa tartışma konusu olmuşlardır. Oysa sahabe isimleri geçince sahabeden duyulan söz, sahabe olduğu söylenen kişinin kim olduğuna bakılmadan doğru kabul edilir. Kuran’ın hiçbir yerinde Peygamber’i her görene güvenileceğine dair bir izah yoktur. Bilakis Peygamberimizin etrafındaki “Müslümanım” diyenlerin bir çoğu Kuran’da eleştirilir. Münafıkların, Müslümanların arasına girdiği de Kuran’da belirtilir. 9- Tevbe Suresi 101. ayette Peygamber’in dönemindeki ikiyüzlülerin hepsini Peygamber’in bile bilmediği söylenir. Peki Peygamber’in bile bilmediği ikiyüzlüleri (münafıkları) hadis imamları nasıl bilmişlerdir? Hadis nakil ettikleri kişilerin bu bahsedilen münafıklardan biri olmadığını nasıl iddia edeceklerdir? Yoksa Kuran’da, Peygamber’in hayattayken bilemediği söylenilen kişileri, bu mezhep imamları, bu kişiler öldükten 200 yıl sonra mı bilebiliyorlar? Peygamber’in vefatından sonra sahabelerin bir kısmının diğerleriyle savaşı, birbirlerini kafirlikle ithamları da her sahabe olduğunu söyleyene güvenilemeyeceğini gösterir. Oysa sahabeyi tartışmasız doğru kabul eden zihniyet, sahabeyle aralarındaki zincirlerde bir çok yanlış değerlendirme yaptıkları gibi, sahabeyi toptan doğru kabul edip yine hata yapmışlardır. G.H.A. Juynboll’un dikkat çektiği gibi, eğer tüm sahabenin güvenilir olduğu iddiasının yanlışlığı kanıtlanırsa, bütün hadis mantığı çökecektir. 12. Bölümde bazı hadis uydurucularını incelerken bu konuyu teferruatlıca göreceğiz.

MANA İLE HADİS NAKLİNİN GETİRDİKLERİ

Hadislerin ne kadar güvenilir olduğunu anlamak için günümüzde ana okulunda oynanan bir oyunu bir de biz deneyelim. On, yirmi kelimelik bir hadisi alalım ve yedi, sekiz kişinin bu hadisi kulaktan kulağa söylemesini sağlayalım. Acaba bu hadisler ne kadar doğru olarak iletilecektir? Hadis naklinde ise bu hadislerin hem metin, hem nakil zincirleriyle ezberlenip, yüzlerce yıllık süreçte dağ, tepe, çöl arasında, kulaktan kulağa seyahat ettiğini unutmayalım. Daha evvel saydığımız hadislerin kasıtlı uydurulma sebeplerini, hadis nakil zinciri olmayan hadislere nakil zincirlerinin uydurulduğunu yok saysaydık tüm hadis zincirlerinin doğru, tüm hadis nakilcilerinin iyi niyetli olduğunu varsaysaydık bile hadisler güvenilir olmazdı.

Hadisler konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan halktan büyük bir kesim, hadislerin Peygamber’in ağzından çıktığı şekilde kelimesi kelimesine bize ulaştırıldığını zannederler. Hadislerin içinde doğruyla yalanın karışmış olması bir yana, hadislerin Peygamberimiz’in ağzından çıktığı şekliyle bize ulaştırıldığını hadisçiler bile iddia etmez. Buhari başta olmak üzere birçok hadisçi, hadisin manasının muhafaza edilmesinin yeterli olduğunu, asıl metinin ezberlenmesinin şart olmadığını kabul etmişlerdir. Bu ise hadislerin içine birçok kimsenin kendi görüşünü sokması, tam anlayamadığı halde anlayamadığını anlamayanların, hadis metnini bozup manayı da bozmaları gibi sonuçlar doğurmuştur. Her nakilci, hadisin metnini akılda tutabilecek güçte bir hafızaya sahip olmadığından da aklında kalanı nakletmiş, bu da dilden dile anlam kaymalarına sebebiyet vermiştir. Tüm bu sakıncalara rağmen Buhari, en büyük iki Sunni mezhep olan Hanefi ve Şafii mezheplerinin başları Ebu Hanife ve Şafii de mana ile rivayeti yeterli görmüşlerdir.

Peygamberimiz’in en geniş topluluğa konuştuğu anın Veda Hutbesi olduğunu ve burada yüz binden fazla kişi olduğunu tüm hadisçiler kabul eder. Yüz binden fazla kişinin şahit olduğu bu hutbenin ayrı ayrı metinlerde, nasıl farklı farklı olduğunu görmemiz, mana ile hadis naklinin; hadis uydurmacılığının, en sağlam hadis olması beklenen veda hutbesinde bile nasıl tahrifat yaptığını gösterir.

Mana ile hadis nakli olabilir denilince, hadisin başını sonunu duymamak da önemli mana kaymaları yapmıştır. Ebu Hureyre’den “Uğursuzluk üç şeyde olur: Ev, kadın ve at” diye Peygamber’e hadis nispet ettiğini duyan Hz. Aişe: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın elçisi bunu asla söylememiştir. O ancak şunu söylemiştir. Cahiliye ehli şöyle derlerdi: Uğursuzluk şu üç şeyde olur; ev, kadın ve at.” Görüldüğü gibi Hz. Aişe’ye nispet edilen ve Ebu Hureyre’ye yapılan bu itiraz; mana ile hadis rivayeti mümkündür deyip başını, sonunu, durum ve şartları nakletmeden yapılan hadislerin yol açtığı felaketlere bir örnektir.

Saydığımız tüm bu koşullardan dolayı hadisçilerin benzer ölçülerle hadis toplayanları bile bir çok hadiste ihtilaf etmişlerdir. Buhari’nin birçok hadisi Müslim’e göre yanlış, Müslim’in birçok hadisi de Buhari’ye göre yanlıştır. Hele dört mezhebin kurucuları Ebu Hanife, Şafi , Malik ve Hanbel’in hadislere bakışı ve değerlendirişinde sahih, zayıf, hasen tipi ayrımlar da yoktur. Dört imam kendi akıllarına yatan hadisleri, Kütüb-i Sitte’yi (6 meşhur hadis kitabı) yazan hadis imamlarının ölçülerine rivayet etmeksizin mezheplerini kurmuşlardır. Bunlardan en büyük mezhebin kurucusu Ebu Hanife, hadis bilgisinin zayıflığı ve hadisi de bir kenara bırakıp kendi görüşünü, reyi ön plana çıkarması yüzünden hadis imamlarınca eleştirilmiş ve Buhari tarafından güvenilmez bir kişi olarak ilan edilmiştir.

HADİS NAKİL ZİNCİRLERİ

Sahabenin hatasız ilan edilerek, sahabelerin hepsinin doğru sözlü olduklarının peşinen kabul edildiğini gördük. Hadis kitaplarının yazımına kadar olan süreçte ne bir sahabe, ne de sahabeyi gören (tabiin) bir kimse yaşıyordu. Peygamber’den bu kitapların yazımına kadar 6-7 nesil geçmişti ve bir hadis nakledilirken, bu hadisi nakleden bu 6-7 kişiyle naklederdi. (Bu yöntem Buhari ile sistemli bir şekilde başladı ve hadisler, hadisin kimden geldiği hiç bilinmeden nakledildi. Buhari’nin hicri 200’lü yıllarda yaşadığı düşünülürse Buhari’den önce olmayan bir metoda göre hadislerin nakil zincirlerinin akılda tutulması da hiç mantıklı değildir.) Hadis rivayetini aynı şekilde eleştiren Kasım Ahmed “Hadis ve İslam” kitabında şu iki zinciri örnek gösterir:

1- Peygamber’imiz

2- Ömer İbni Hattab

3- İbni Vakkas

4- İbni İbrahim et Taimi

5- Yahya İbni Said el Ensari

6- Sufyan

7- Abdullah İbni Zübeyir

8- Buhari

Bu hadisler nakil edildiğinde Peygamber’den sonraki halkadan, sonrakinden sonraki bile vefat etmişti. Yani hadisçilerin hadis nakil eden şahısların doğru sözlü olup olmadıklarını tetkik edecekleri şahıslar vefat etmişti. Bu yüzden mantıksız bir şekilde, tüm sahabeyi doğru sözlü bile kabul etseniz, sahabeden sonraki nesillerden de bayağı bir kısmı, hadis kitapları yazıldığında vefat ettiği için, doğru sözlü olup olmadıklarının kontrolü imkansızdır. Bu yüzden hadis yazarlarının cerh ve tadil ilmi dedikleri uğraş, mezardakilere uygulanamayacağına göre, tamamen neticesiz bir uğraştır.

Yaşayan kimselerin doğru sözlü olup olmadıklarını anlamak da imkansızdır. Çünkü hadis kitaplarının yazıldığı yıllarda Müslümanlar çok geniş bir coğrafyaya dağılmış bulunuyorlardı. Hadis nakil zincirlerinin yaşayan son halkalarının hepsine de deve üstünde ulaşmak mümkün değildir. Ulaşılanların doğru sözlü olduğunun anlaşılması da mümkün değildir. Kısa bir ziyaretle bir insanın doğru sözlü olup olmadığı nasıl anlaşılacaktır? Din gibi kesinlik gerektiren bir olgu nasıl böyle sübjektif kriterlere dayandırılabilir?

Görüldüğü gibi mezhepçi zihniyetin hadis imamı bir süpermendir. Öyle bir süpermendir ki; yüzbinlerce hadisi hem de nakledenleriyle ezbere bilir. Bunlar arasından en doğruyu bizim için bulur. Hadis zincirinde hiç görmediği, kendileri daha doğduğunda ölmüş olanlar vardır, ama olsun, hadis imamı onların da doğru sözlü olduğunu bilir. Emrinde helikopteri olan bir kişinin bile ziyaret ede ede bitiremeyeceği kişileri aynı hadis imamı deve üstünde ziyaret eder. Üstelik bir ziyaretle doğru sözlüyü, yalancıyı ayırt eder. Bunlar hadis imamlarının bu kitapları yazmak için sahip oldukları iddia edilen özellikleridir. Bir de manevi üstünlük hikayeleri vardır; ama onları ne siz sorun, ne biz söyleyelim...

BU FİKİRLERİ İLK BİZ SÖYLEMİYORUZ

Ben şundan duydum, şu bundan, bu ondan, o başkasından duydu şeklinde oluşan zincirdeki herkesin doğru sözlü olduğuna kanaat getiren hadisçi, hadisi, metnine bakmaksızın sahih(doğru) kabul eder. Bu tip hadislere ahad hadisler, ahad haberler denmiştir. Buhari ve Müslim diye adlandırılan en doğru hadis kitapları ve diğer meşhur kütüb-i sitte kitaplarını, hep bu ahad hadisler oluşturur. Gelenekçi İslamcı kendi uydurmalarla dolu görüşünü kabul ettirmek için aforoz silahına sarılır, Buhari ve Müslim’deki tek bir hadisi bile inkar edenin kafir olacağını ilan eder. Oysa Buhari ve Müslim birbirlerinin birçok hadisini reddetmişlerdir. Gelenekçiye göre onlar birbirlerine itiraz ederse, alimlerin ihtilafı rahmet olduğu için iyi olur, biz itiraz edersek kafir oluruz. Şiiler, Ehli Sünnetin hiçbir hadis kitabını kabul etmezler. Mutezile’nin, Haricilerin hadislerin yazılmasına ve dini kaynak ilan edilmelerine itirazları, kelamcılardan hadislerin sanı olduğunu söyleyenler, Şafi’nin Kuran dışında kaynaklara başvurması yüzünden Basra’da girdiği tartışmalar, Murcie fırkasından gelen tepkilerin hadislerin savunulduğu kitaplarda geçmesi, hadis toplama döneminde hadisçiliğin gördüğü itirazlara örnektir. Kuran’daki İslam’ı savunup, hadislerin dinin kaynağı olamayacağını söyleyenlere: “Bunu ilk siz mi akıl ettiniz? Niye bugüne kadar kimse bunu söylememiş?” diye soranlar tarihte bahsettiğimiz bu vakalardan habersizdirler. Hadisler ilk çıktıklarından beri dinin kaynağı olamayacaklarına dair itiraza uğramışlardır. Fakat merkezi otoritenin baskı ve dayatmasıyla karşı fikirler susturulmuştur. Bu fikirleri ne ilk biz söyledik, ne de bu fikirler yeni türedi. Hadissiz, yalnız Kuran’a dayalı İslam baştan beri var olan İslam’dır. Bilakis hadisler sonradan türemiş ve din diye yutturulmuşlardır.

Müslim’i, Buhari’yi adeta gelmiş geçmiş tüm İslam alimlerinin kabul ettiği, Peygamber’in ağzından çıkanı hemen kaleme almış kişiler havasında sunanların birçoğunun, hadislerin mana ile naklinden, bu nakil zincirlerine, hadislerin yazım yasağından, hadisçilerin birbirlerine itirazlarına, bazı grupların hadise toptan karşı çıkmalarına kadar birçok konuyu bilmediğini üzülerek gözlemliyoruz. Bilgilerine rağmen mezhep taassubu ile bunları görmezden gelenlerin olduğu da tabi ki ayrı bir gerçektir. Allah’a şükür ki Allah bizi bu yalanlarla dolu, karmaşık, içinden çıkılamayan, zan olan ciltlere muhtaç etmedi ve her açıdan yeterli olan Kuran’ı indirdi.

ESBABI NUZUL HADİSLERİ

Kuran’daki ayetlerin iniş sebeplerini anlatan hadislere esbabı nuzul hadisleri denir. 3. Bölüm'de gördüğümüz gibi Kuran yeterli, detaylı, açık ve din adına her hükmü kapsayan kitabımızdır. Kuran hiçbir hadise gerek duymaz, hadislerin adını esbabı nuzul hadisleri diye değiştirmemiz hiçbir şeyi değiştirmez. Kuran kendi kendini açıklar. Bir konuyu öğrenmek istediğimizde Kuran’ın o konuyla ilgili tüm ayetlerini karşımıza alıp, o konuyu öğrenmemiz gerekir. İçinde onbinlerce yalan olan hadislerle Kuran’ı şartlanmış şekilde değerlendirmeye kalkmak, Kuran’ın berraklığını, saflığını yalanla, gereksiz olanla karıştırmak demektir. Kuran’ın sesini net duymak için diğer frekanslardan gelen sesleri susturup, kulağımızı yalnızca Kuran’a çevirmek zorundayız.

Onların sana verdiği her örneğe karşın biz sana gerçeği ve en güzel yorumu (ahsena tefsir) veririz.

25- Furkan Suresi 33

Allah en güzel yorumu kendisinin verdiğini söylemektedir. Kuran’da “yorum” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça orijinali “tefsir”dir. Günümüzde esbabı nuzul (Kuran ayetlerinin iniş sebebi) hadisleri diye anılan hadisler hep tefsir isimli kitapların malzemesi yapılmışlardır. Allah tefsirin en güzelini(ahsena tefsir) kendisinin verdiğini söylemektedir, Allah’ın dini, insanların yazdığı tefsir kitapları olmaksızın tastamamdır.

Üstelik esbabı nuzul hadisleri arasında yalan hadislerin oran olarak diğer hadislerden de daha çok olduğu kanaatindeyiz. Bu alanda tefsir kitapları, sahih, zayıf endişesi bile olmadan, hatta İsrailiyat (eski Musevi hikayeleri) olduğu açıkça belli olan hadislerle doldurulmuştur. Aynı ayetin iniş sebebinin; bir kavle göre şöyledir, diğer kavle göre böyledir, bir başka kavle göreyse... şeklinde birbiriyle alakasız hikayelerle aynı kitaplarda anlatılması bu sahadaki uydurmaların çokluğunu gösterir. Bu konuda uydurmaların çokluğu o kadar barizdir ki kendisi de hadisçi ve bir mezhep imamı olan Müsned’in yazarı İbni Hanbel bile: “Esbabı nuzul konusunda tek bir doğru hadis yoktur” der.

En önemli sorunların başında akılların mezheplere ipoteklenmesi gelmektedir. Mezheplerdeki uydurmaların ve akıl dışı izahların çokluğunu hatırladığımızda bunun korkunçluğu ortaya çıkar. Mezhepçi yaklaşımla Kuran tefsiri yapanlar, Kuran’ı mezheplerinin doğrultusunda açıklamaya çalışmış ve Kuran’ın metni ile ilgili alakasız açıklamalar getirmişlerdir. Aynı ayetin iniş sebebini birçok farklı biçimde anlatan esbabı nüzul hadisleri, mezhepçi tefsircilerin, Kuran’ı mezheplerine, şahsi fikirlerine uydurmaları için engin bir malzeme oluştururlar. Zaten bu esbabı nüzul hadislerinin birçoğu hadis yazımı zamanında, Kuran’ı kendi şahsi ve mezhepsel fikirlerine uydurmak isteyenler tarafından uydurulmuştur.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinin giriş bölümünde Elmalılı’nın resmi otoriteyle yaptığı bir antlaşma vardır. Bu antlaşmanın 5. maddesinde tefsirin Ehli Sünnet fikrine ve Hanefi mezhebine uygun hazırlanacağı kabul edilir. Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın ifadesine göre İdeolojik Tefsir, bizim daha çok kullandığımız ifadeye göre Mezhepçi Tefsir anlayışı Elmalılı’nın daha ilk sayfalarında ortaya çıkmaktadır. Bilgisi ne kadar geniş olursa olsun, Allah’ın onay vermediği bir mezhebe zihinlerini ipotek edenlerin yapacağı tefsir ne kadar isabetli olmuş olabilir? Hadisi dinin kaynağı kabul edenlerin, Kuran’ı, Kuran dışı uydurma kutsallarla açıklama çabaları, Kuran’ı Kuran’la alakasız bir noktaya getirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu uydurma kutsalların adı ister mezhep imamı olsun, ister şeyh olsun, ister hadis olsun, ister esbabı nüzul olsun...

SALMAN RÜŞDÜ’NÜN ŞEYTAN AYETLERİ KİTABI ASLINDA ŞEYTAN HADİSLERİDİR

Kuran’ı esbabı nuzul hadisleriyle açıklamaya kalkmanın İslam dünyasının başına açtığı en büyük dert; din düşmanı kişilerin bu uydurmaları, din gibi gösterip, dinimize saldırmaları olmuştur. Örneğin Salman Rüştü’nün kitabının temeli bu tip hadislere dayanır. Bu uydurma hadislere göre bir gün Peygamber Kuran okurken şeytan Peygamber’in bedeninin içine nüfuz edip, Peygamber’in ağzından Lat, Menat, Uzza putlarını övmüş ve onların şefaatlarının umulduğunu söylemiştir.(Garanik kıssası olarak bilinen bu olayı Tevilu Muhtelifi’l Hadis kitabında İbni Kuteybe de kabul eder.) Hadislere göre, sonradan Peygamber’imiz Hz. Muhammed bunları kendisinin değil şeytanın söylediğini açıklamıştır. Birçok müslümanın Salman Rüştü’ye küfürler etmesine, Humeyni’nin Rüştü’nün öldürülmesine fetva vermesine ve bu olayın ülkeler arası diplomatik krize yol açtığına şahit olduk. Fakat hiç kimse kalkıp da bu olayın gerçek suçlusu olan bu hadisleri kitaplarında kullanmış olanları kınamadı. Ne de olsa geleneksel İslam’daki bir görüşe göre alime alimcik diyen bile kafir olur! Bu hadisleri savunan hadisçilere de alim etiketi yapıştırılmıştır bir kere. Yani bu hadisleri din adına savunursanız alim olur el üstünde tutulursunuz, Salman Rüştü gibi aynı hadisleri dinsizlik adına kullanırsanız ise... Biz kendimiz dine mal edilen uydurmaları dinden atmazsak bunları malzeme yapan İlhan Arsel’e, Turan Dursun’a, Salman Rüştü’ye, Server Tanilli’ye ne kadar kızabiliriz? Din adına çarpık bir sistemi ortaya çıkaranlar, din düşmanlarının türemesinde ve din düşmanlarının bu çarpıklıkları malzeme yapmasında günahsız kalabilirler mi?

PİYASADAKİ KURAN TEFSİRLERİ

Kuran tefsiri diye piyasada satılan birçok kitabın esbabı nuzul hikayeleriyle doldurulduğunu görüyoruz. İlmihal kitapları nasıl din adına bir şey ifade etmiyorsa, uydurmalarla Kuran’ı bağdaştırmaya çalışmak da Kuran’ın diniyle bağdaşmaz. Diğer yandan bu hikayelerle, Kuran ayetleri sanki belli bir olay için inmiş, bölgesel, sınırlı bir zaman dilimine hitap ediyormuş gibi bir hava verilmiştir. Bu da Kuran’ın evrenselliğini, her döneme bakan izahlarını gölgeleyen bir yaklaşımdır. Kuran’ın izahları bir zaman dilimine ve tek bir hikayeye indirgenemez. Kuran’ın tüm alemlere bir hatırlatma olduğunu söyleyen 81- Tekvir Suresi 27. ayet ve Kuran’ın tüm insanların doğruya iletilmesi için indirildiğini söyleyen 2- Bakara Suresi 185. ayet bu mantığı yalanlar. Allah istediği zaman Kuran ayetlerinin iniş sebebini yine Kuran’da anlatmıştır. Örneğin “Sana soruyorlar, de ki” şeklindeki ayetlerde, sorulara mukabil Kuran’ın ayetlerinin indiği yine Kuran’da bellidir. Allah’ın açıklamadığı bizim için gereksiz olanlardır, din adına gerekli olan her şey Kuran’dadır.

Kuran’ı yetersiz görenler ne yazık ki uydurmalara ihtiyaç duymuş ve Kuran’ın berrak sesinin kötü frekanslarla karışmasına sebep olmuşlardır. Kuran Dünya'nın yuvarlaklığından, Güneş'in ve Dünya'nın hareketlerine, ceninin oluşumundan, denizin altındaki suların karışmamasına kadar birçok konudaki izahlarıyla, 1400 yıl öncesinden, günümüzün biliminin son asırda farkettiği gerçekleri en güzel şekilde anlatarak mucizelerini sergiler. Kuran’ın tefsirini hadislerle yapacağım diye ortaya çıkanlar ise İbni Kesir’in Bakara Suresi 29. ayetini ve Kalem Suresi 1. ayetini tefsirindeki, aşağıdaki mantık dışı açıklamasında olduğu gibi komik duruma düşmüşlerdir.

“Allah, yarattıklarını yaratmak isteyince ince sudan buhar meydana getirdi. Buhar suyun üzerinden yükseldi ve bu yükselen şeye yükseklik manasında gök dedi. Sonra suyu katılaştırdı ve ondan bir tek yer meydana getirdi, sonra bu yerleri parçaladı ve onları iki günde; pazar ve pazartesi günü yedi yer haline getirdi. Yeri balığın üzerinde yarattı ki balık Allah Teala’nın Kalem suresinde: Nun ve Kaleme andolsun ki diye söz konusu edilen Nun balığıdır. Balık sudadır. Su ise kayalığın üzerindedir. Kayalık ise hiçbir bitki bitirmeyen büyük bir taşın üzerindedir. Taş ise, bir meleğin sırtındadır, melekte bir kayanın üzerindedir, kaya rüzgardır. İşte Hz. Lokman’ın “Ne gök vardı, ne yeryüzü, balık hareket etti ve kımıldadı, yeryüzü sarsıldı ve üzerine dağlar çekilerek durduruldu. Bunun için dağlar yeryüzünün üzerine oturtulmuştur” diye bahsettiği kaya budur.”

İbni Kesir, Kuran Tefsiri

Tüm bu dünyayı balığın üzerinde ilan eden hadisçi görüşlerden Kuran’ın dışındaki kaynakları bir kenara atmadan kurtulmak mümkün değildir. Aynı tablodan rahatsız olan Mehmet Akif Ersoy bakın şiirleriyle bu durumu nasıl yeriyor:

Hani vaiz diye geçinen maskara şeyler var ya
Der ki bir tanesi peş-tahtayı yumruklayarak:
Dinle, dünya neyin üstünde duruyor hey avanak!
Yerin altında öküz var, onun altında balık;
Onun altında da bir zorlu deniz var kayalık,
Öteden Kürd atılır: Doğru mu dersin be hoca?
Ne demek doğru mu dersin? Gidi cahil amuca!
Sözlerim basma değil yazma kitaptan tekmil
Kim inanmazsa kızıl kafir olur böylece bil.
........


(Safahat)

Başka bir şiirinde Mehmet Akif maskara diye nitelendirdiği tipe şöyle çatar:

Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun.
Yıktın da din-i mübini yeni bir din kurdun.


Mehmet Akif bu din adamı tipini yererken hiçbir zaman ümitsiz değildir. Aşağıdaki mısralarda ise uydurmalara karşı çözümünü şöyle dile getirir:

Doğrudan doğruya Kuran’dan alarak ilhamı.
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.

KURAN’DAN SONRA HANGİ HADİSE İMAN EDİYORLAR?

Bu alt başlığımız 7- Araf suresinin 185. ayetidir. Ayetin Türkçe çevirilerinde hadis kelimesinin yerine söz dendiğine de şahit olabilirsiniz. Bu çeviri de tabi ki doğrudur; çünkü Arapça hadis kelimesi Türkçe söz kelimesinin karşılığıdır. Bu ayette ve diğer ayetlerde hadis kelimesinin kullanımı ve Kuran’a eş kaynaklar olarak uydurulan sözlere hadis denmesi, Kuran’ın bir mucizesidir. Kuran dinin başına bela olacak, Peygamber’e atfedilecek, dinin tek kaynağını yüzlere çıkaracak hadislere mucizevi bir tarzda işaret etmiştir. Peygamber’e birçok yalanı atfeden hadisçiler, agval=sözler, ahber=haberler, hikem=hikmetler veya başka bir Arapça kelimeyi Peygamber’in sözlerini belirtmek için kullanabilirlerdi. Her hususta çelişen hadisçilerin bu sözlere oy birliğiyle hadis deyip, Kuran’ın bu ayetlerinin işaretine girmeleri, Kuran’ın sayısız mucizelerinden biridir.

Bu Kuran uydurulacak bir hadis (söz) değildir. Aksine o önündekini tasdikleyici, her şeyi detaylandırıcıdır. İnanan bir topluluk için kılavuz ve rahmettir.

12- Yusuf Suresi 111

Allah, Kuran’ın uydurulan bir hadis olmadığını söylediği bu ayette, kitabın detaylandırıldığı gibi geleneksel İslamcıların bir türlü anlayamadıkları bir gerçeği de vurgular. Oysa gelenekçiler kitabın detaylı olduğunu görmezlikten gelip hadisleri, gelenekleri, şahsi görüşlerini Kuran’ın detayları yetersizmiş gibi dine sokarlar. Bunlarda da hadisler başroldedir. Oysa aynı ayet Kuran’ın uydurulmuş bir hadis olmadığını söyleyerek, anlamaya niyeti olana mucizesini sergiler.

Şimdi sen bu hadise (söze) inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin.

18- Kehf Suresi 6

Ayetten, Peygamber’in insanlar inanmıyor diye üzüldüğü yegane hadisin (sözün) Kuran olduğunu anlıyoruz. Peygamber Kuran dışında bir hadise kimseyi davet etmemiştir. Hiç kimsenin kendi hadislerini yazmasını da söylememiştir. Eğer Peygamber’in kendi hadisleri de dinin kaynağı olsaydı Peygamber’imiz onları da yazdırırdı, insanlar o hadislere inanmadığı için de kendisini eritircesine üzülürdü. Peygamberimiz’in uğrunda mücadele verdiği tek hadis Kuran’dır. Kuran’ın hadis kelimesiyle belirtip uymamızı istediği tek hadis de Kuran’dır. Kuran kendisi dışında uymamız gereken hiçbir hadise işaret etmez. Eğer Peygamber’in hadisleri (sözleri) de Kuran dışında dinin bir kaynağı olsalardı, Kuran bunu bir çok ayetle belirtirdi. Bu konuda tek bir ayet olmaması ve hadis kelimesinin Kuran’da gösterdiğimiz şekliyle kullanımı, günümüzdeki hadis kavramının sonradan uydurulduğunun açık bir delilidir.

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana gerçek olarak okuyoruz. Hal böyleyken Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi hadise inanıyorlar?

45- Casiye Suresi 6

Allah ayette böyle sormaktadır. Geleneksel İslam savunucuları, Sunni ve Şii mezheplerinin taklitçilerinin hareket tarzlarından çıkan cevap ise şöyledir: Buhari’ye, Müslim’e, Oniki İmamın hadislerine(sözlerine), Ebu Davud’a, İbni Mace’ye inanıyoruz.

Kimin hadisi (sözü) Allah’tan daha doğru olabilir?

4- Nisa Suresi 87

Eğer doğru sözlüler iseler onun benzeri bir hadis getirsinler.

52- Tur Suresi 34

Kuran’ın bu izahına karşı Ebu Davud adlı meşhur hadis kitabında Peygamber’in kendisine, Kuran ve benzeri hadis verildiği söylenerek hadisler kurtarılmaya çalışılır. Oysa bu söz hadisleri kurtarmaya yetmez. Çünkü hadisler Kuran kadar değil, Kuran’ın hacminden kat kat fazladır. Üstelik bu gelenekçi zihniyeti ifade eden hadis, Kuran’ın benzeri bir hadis olamayacağını söyleyen yukarıdaki ayetle çelişmektedir.

İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak ve o yolu oyalanma aracı yapmak için hadis eğlencesi satın alırlar. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır.

31- Lokman Suresi 6

Aynı surenin 7. ayetinde, ayetler bu şahıslara okunduğunda yüz çevirdiklerini görüyoruz. Ne yazık ki sadece Kuran’a dayandırarak bir hükmü söylediğimizde, mezhep taassubu yüzünden ayetleri görmezlikten gelenler, bu ayetleri sadece musikisi için değil, anlamak için de okurlarsa açıklamaya çalıştıklarımızı daha iyi kavrayacaklardır. (26. Bölümdeki Recm konusu, Kuran’a rağmen hadisi Kuran’ın önüne geçirenlere iyi bir örnektir.)

Kuran’da Peygamberimiz’le ilişkili olarak hadis kelimesi sadece iki defa ve aşağıdaki şekliyle kullanılmıştır:

Ey inananlar yemeğe çağırılmadan Peygamber’in evlerine girmeyiniz... Yemeği yiyince dağılın, bir hadise dalmayın. Böyle davranmanız Peygamber’i rahatsız eder.

33- Ahzab Suresi 53

Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir hadis söylemişti. Derken o bunu haber verip, Allah da ona bunu açığa vurunca, o da bir kısmını açıklamış bir kısmından vazgeçmişti.

66- Tahrim Suresi 3

Görüldüğü gibi hadis kelimesi Peygamberimiz’le ilişkili olarak iki defa geçer. Oysa buradaki kullanımın Sunni ve Şii mezhepçi görüşle hiçbir alakası yoktur. Hadis kelimesini Hz. Muhammed Peygamberimiz’in sözleri olarak kullanan iki ayetin işareti, tartışmamız açısından çok önemlidir. Geleceği bilen Allah, hadis kelimesini Sunnilerin ve Şiilerin iddia ettikleri gibi dini öğretiler için değil, Peygamber’in kişisel sözleri için kullanır. Üstelik her iki yerde de hadis kelimesi olumsuz bir bağlamda kullanılır. Sünnet kelimesi ise Kuran’da tek geçerli sünnetin Sünnetullah (Allah’ın sünneti, Allah’ın adeti) olduğu şeklinde geçer. (16. Bölümde göreceğiz.) İslam’ın diğer kaynaklarından biri olarak gösterilen icma kelimesi ve türevlerinin Kuran’daki geçişi de sürekli olumsuzdur. Bu, Kuran’ın hadis ve sünnet kavramları gibi, icmayı da mucizevi bir şekilde mahkum ettiğini gösterir. (İcma kelimesi ve türevleri için bakınız 20- Taha 60, 70-Mearic 18, 104- Hümeze 2, 3-Ali İmran 173, 3-Ali İmran 157, 10-Yunus 58, 43-Zuhruf 32, 26-Şuara 38, 12-Yusuf 19, 10-Yunus 71, 20-Taha 64, 17-İsra 88, 22-Hac 73, 54-Kamer 45, 28-Kasas 78, 7-Araf 48, 26-Şuara 39, 26-Şuara 56, 54-Kamer 44)

DOĞRU HADİSLERİ NE YAPACAĞIZ?

Buraya kadar yazdıklarımızdan bu sorunun cevabı bellidir. Hadislerin içinde onbinlerce uydurma hadis olduğu kesindir. Kuran’la çelişen, Kuran’a ilave hüküm getiren, mantıkla, aklın açık verileriyle çelişen hadislerin yalan olduğu kesindir. Dine ilave yapan hadisler, Kuran’ın detaylı, her şeyi açıklayan, hiçbir eksiği olmayan kitap olduğunu açıklayan ayetleriyle çeliştikleri için kesinlikle yalandırlar. Bunun dışında kalan hadisler, Kuran’a %100 uymaları şartıyla doğru olabilirler. Dikkat ederseniz doğru olabilirler diyoruz, kesinlikle doğrudur demiyoruz. Doğru hadisleri ne yapacağız sorusunun cevabı; “Hangi hadislerin doğru olduğunu bilemeyiz.” olacaktır. Yalan olan hadislerin bir kısmını yukarıdaki ölçülerden tanıyabiliriz. Ama bir hadisin kesinlikle doğru olduğuna hiçbir şekilde emin olamayız. Çünkü tanık olduğumuz yalan hadislerle, doğru olabilecek hadisler aynı kişilerce, aynı ölçülerle, aynı yıllarda toplanmıştır. Hicri 200’ü geçtikleri sırada Buhari, Müslim ve diğerleri gerçek hadisleri bulmaya çalıştılar ama beceremediler. Peki biz hicri 1400’de bunu nasıl yapabiliriz? Kuran’a tamamen uyan söz herhangi bir Müslüman’ın söylediği söz olup Peygamber’in sözüyle karıştırılmış olabilir. Dine iyilik yapacağım diye hadis uyduranlar olduğunu 5. Bölüm'de göreceğiz. Bu hadisler dine sözde iyilik yapmak isteyenlerin uydurduğu hadisler olabilir. Hadis nakleden, hatta toplayanların “Nerede insanların işine yarayan güzel bir söz bulursak başına Peygamber dedi ki demekten korkmayın” dediği de vakidir. Bu oluşum ve ihtimaller bizim Kuran’a hiçbir ilave yapmayan, Kuran’la çelişmeyen hadislere de bakış açımızı oluşturur. Bu yüzden hem Kuran’a uyan, hem de hiçbir hüküm ifade etmeyen bir sözü bile Peygamber’e yalan söz isnadından çekinip hadis diye nakil etmemek gerekir. İlla ki Peygamber’in bir sözüne uyacaksak bu, Peygamber’in elçilik vazifesi gereği Allah’ın kelamını insanlara iletirken, Kuran olarak ağzından çıkan söz (hadis) olmalıdır. Aslen Allah’ın sözü olan bu sözleri insanlar, Peygamber’in ağzından insan sözü hüviyetinde duymuşlardır. Elçinin(Peygamber’in) getirdiği bu mesaja uyarak hem Resul’e(elçiye), hem mesajın kendisine (Kuran’a), hem de aslen mesajı gönderen Allah’a uymuş oluruz.

AMACIMIZ ÇORBAYI DEĞİL, ZEHİRİ İÇİRTMEMEK

Peygamberimiz’in tavrını bu bölümde gördük, 4 halifenin hadislere karşı tavrını ise 11. Bölüm’de göreceğiz. Kuran yeterliyken –Peygamber ve daha sonra 4 halife hadis naklini yasaklamış, hatta hadisleri yaktırmış olmalarına karşı– biz bugün hadisleri niye kurtarmaya çalışalım? Bir çorbanın yarısı çorba, diğer yarısı zehirse bunun bir kısmı içilebilir diyebilir miyiz? Hadislerde aynı bu şekilde doğru ile yanlış ayrılamayacak şekilde karışmıştır. Hadislere uymayın dememiz insanlara çorba içirmek istemediğimiz için değil, zehir içmelerini önlemek içindir. Bize gerekli tüm dini bilgi, Peygamberimiz’in karakteri ve yaptıklarıyla ilgili gerekli bilgi Kuran’da vardır. Bunun dışındaki bilgiler gereksizdir. Bu gereksiz bilgilerin doğrusunu ayıklamak da imkansızdır. Hadislerin ve mezheplerin Kuran’ın dinine yaptığı ilaveleri 37. Bölüm’de okuduktan sonra tavır olarak hadislerden hiç örnek vermemek, hiç hadis kullanmamak neden daha iyi olur anlayabiliriz. Hadis Kuran’a tamamen uysa bile, Peygamber adına yalan konuşuyor olma ihtimalimizi unutmamalıyız. Çünkü Kuran’a uygun her söz de Peygamberimiz’in değildir. Kuran en doğru yola götüren, apaçık bir kitaptır. Kuran’a uygun sözü kim söylerse doğru konuşmuştur. Bazı istismarcıların, bu tavrı Peygamber’in sözlerine saygısızlık olarak göstermeye çalışıp, istismarcılık yapacaklarını biliyoruz. Peygamber’e asıl saygısızlık, Peygamber’in büyülendiğini söyleyen, cinsel hayatıyla ilgili abuk sabuk açıklamalar yapan, dünyayı öküz ile balık üzerine koyan kitaplardaki sözleri, Peygamber söyledi demektir. Bunları nakledenlerin doğru sözüne hangi hususta inanılabilir ve bunu kim garanti edebilir? Kuran dışındaki hadisleri inkar etmek Peygamber’e sevgi ve saygının, dini Allah’a halis kılarak idrakın ve Kuran’ı tek başına yeterli kabul etmenin sonucudur. Hz. İsa’ya sevgisini Hz. İsa’yı tanrı ilan ederek gösterenler olduğu gibi, Peygamber’i sevdiğini söyleyip sonra onu büyülenmiş, Allah’a yalan sözler isnat etmiş, çelişkili birçok hükümler bırakmış gibi gösteren kitapları, dinin kaynağı kabul eden ve bu kitaplardaki tek sözü inkar edeni kafir ilan edenler de vardır. Peygamberler bizim Allah’a inanmamızı, Allah’ın dinine bağlanmamızı ister; yoksa hiçbir Peygamber kendisine yalan sözler yakıştırılıp tanrılaştırılmasını veya Allah’ın dinine ilaveler yapılmasını istemez.

Peygamberler’in en çok hoşnut olacağı hareket; halis, saf, katıksız şekliyle gerçek dine uymamızdır. Yoksa Peygamberler’e hamasilaşarla sevgi gösteren Hıristiyanlar gibi, diğer yandan bu sevgi bahanesiyle hakiki dinden uzaklaşmamız değildir.
http://www.kurandakidin.net/bolumler/04-hadislerin-sunnetin-incelenmesi.asp#8 - http://www.kurandakidin.net/bolumler/04-hadislerin-sunnetin-incelenmesi.asp#8

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:39
HADİS – MANTIK ÇELİŞKİLERİ
Bu bölümden önceki bölümlerde verdiğimiz örnekler, Kuran’ın korunmuş, tutarlı, tamamlanmış, çelişkisiz ve dinin tek kaynağı olma vasıflarına sahip olduğunu; buna karşın hadislerin korunmadığını, tutarsız, çelişkili olduklarını ve sadece zan olan hadislerin dine kaynak olamayacaklarını, üstelik Kuran yeterli ve detaylı olduğu için buna gerek de olmadığını ortaya koymaktadır. Bundan sonraki bölümlerde vereceğimiz örneklerle bu tezi iyice ispatlayacağız. Bu bölümde ise hadislerin mantıkla çeliştiklerini göstermeye çalışacağız. Kuran’a göre insanlar sürekli akıllarını çalıştırmalı, gerek evrende, gerek kendi yaratılışlarında, gerekse Kuran’da Allah’ın delillerini görmelidirler. Akıllarını çalıştırmadan toplumdaki kelle sayısına, törelere, geleneklere, kabullere göre din oluşturanların hatalı olduğunu Kuran’dan anlıyoruz. Kuran’a göre Allah’ın nimeti olan akıl, evrenle ve evreni, hayatı değerlendirmede rehberlik eden Allah’ın kitabıyla, mükemmel bir uyum içindedir. Bu uyumun bir parçası olan aklın dinle çeliştiğini söylemek, aklı bir kenara atıp dini anlamaya kalkmak, aklı çalıştırmada değil, aklı kullanmamada erdem aramak, dine akılsızca uygulamaları sokanların veya din düşmanlarının tezidir. Akıl dinle nasıl çelişir? Akıl Allah’ın bize hediyesi değil mi? Kuran defalarca bize aklınızı çalıştırın demiyor mu?

Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.

10- Yunus Suresi 100

Bu ayet İslâm adına dine sokulan pisliklerin sebebini de göstermektedir. Mantıkla çelişen yüzlerce hadisi kitabımıza sığdıramayacağımız için sadece on tane örnek hadis ile yetineceğiz. Bu hadisleri incelememiz, aklını kullanmayanların üzerine yağan pisliği anlamamızı daha iyi sağlayacaktır.

Anlattıklarımıza, geleneksel İslâmcılar her seferinde: “Bunlar Peygamber düşmanı, Peygamberimiz’in sözlerini inkar ediyorlar, Peygamberimiz’i kaale almıyorlar” sözleri ile iftira atmaktadırlar. Örnek verdiğimiz her hadiste şunu bir kez daha iyice düşünün: Bu hadisleri inkar, Peygamber’i iftiralardan kurtarmak mıdır, yoksa Peygamber’e iftira atmak mıdır? Hadisleri kabul Peygamber’e atılan iftiraları onaylamak ve kabul olmuyor mu? Hadisler dinin kaynağıdır diyenler bu iftiraların ortağı değil midir? Lütfen hadislerin Kuran’la, mantıkla ve kendi içlerindeki çelişkilerine dair bu bölümleri bir de bu soruları düşünerek okuyun.

1- YERYÜZÜNÜN ÜSTÜNDE OLDUĞU BALIĞIN CİĞERİ

Hadis: “Yer yüzü balığın sırtındadır. Cennete girecekler ilk olarak bu balığın ciğerinden yiyecektir.”

Buhari 3/51

Kuran’ın dünyanın yuvarlaklığına, Dünya’nın, Güneş ve Ay’ın hareketlerine, uzayın yaratılışına dair mükemmel izahlarına karşı hadislerdeki, dünyanın öküzün ve balığın üzerinde olduğu saçmalığını tevil edenler (yorumla geçiştirmeye çalışanlar), balığın ciğerinden yenmesini ve balığın sallanıp deprem yapmasını nasıl tevil edecekler? Bu konuya açıklık getirecek arkadaşlar lütfen şu konuya da açıklık getirsinler. Bir hadiste Arş’ın 8 dağ keçisinin sırtında olduğu söyleniyor.(Bakın Ebu Davut Sünnet 19, Tirmizi Hadis no: 3320, İbni Mace Mukaddime 193) Bu dağ keçileri acaba nasıl keçilerdir? Ayrıca dağ keçilerinden bahseden hadiste yer ile gök arasının ya yetmiş bir, ya yetmiş iki, ya yetmiş üç yıllık mesafe olduğu geçiyor. Bu mesafe acaba yürüyerek yetmiş üç yıl mı, yoksa deve üstünde yetmiş üç yıl mı?

2- ALLAH = ZAMAN, HİÇ OLUR MU?

Hadis: Peygamber’e Allah’ın yerleri ve göğü yaratmadan önce nerede olduğu soruldu, Peygamber; “Bir bulut içerisinde idi, üstü hava, altı hava idi.” dedi.

Hanbel 4/11

Hadis: Allah zamandır.

Muvatta 56/3

Niye bu tarz saçma izahlar Kuran’da geçmiyor da hep hadislerde var? Dört hak mezhep diye sunulan mezheplerden birinin kurucusu Hanbel’dir ve hadis kitabı Hanbel de ona aittir. İkinci hadis kitabı da yine dört mezhepten birinin kurucusu olan Malik’in Muvatta’sıdır. Yukarıdaki iki hadisi kitaplarına alanların kurdukları mezhepler de ortadadır. Atomlardan oluşan hava da, maddenin değişiminden ibaret zaman da madde ile beraber yaratılmıştır. “Allah’ın kendisi zamandır, Allah bulutta idi etrafı ise havaydı” diyenlerin bilgi seviyeleri ve Kuran’ı hiç anlamadıkları, hava ve zamanın ne olduğundan habersiz oldukları da ortadadır.

3- HZ. MUSA AZRAİL’İ TOKATLADI MI?

Hadis: Ölüm meleği Musa’ya gelerek: “Rabbine icabet et” dedi. Bunun üzerine Musa ölüm meleğinin gözüne tokat vurarak onu çıkarttı. Melek hemen Allah’a dönerek “Sen beni ölmek istemeyen bir kuluna göndermişsin, o benim gözümü çıkardı” dedi.

Sahihi Müslim 10/176

Mantıkla hiç bağdaşmayan bu hadis aynı zamanda Hz. Musa’ya hakarettir. Allah’ın üstün ahlaklı bir Peygamber’i nasıl olur da ölümden kaçar. Üstelik de meleğin gözünü kör edip ölümden kurtulur. Hiçbir yanlışı olmayan hadis kitabı diye tanıtılan Müslim’de ve diğer meşhur hadis kitaplarında bu hadis geçmektedir. Bu hadisi doğru diye kitaplarına alanların hiç şüphesiz hiçbir hadisine de, hiçbir sözüne de güven olmaz.

4- PEYGAMBERİMİZ HİÇ ZALİM OLUR MU?

Ureyne ve Ukeyle kabilelerinden bir grup Medine’ye gelerek Müslüman oldular. Medine’nin havası onlara dokununca Peygamber onlara deve sidiği içmelerini öğütledi. Adamlar develeri dağıttılar ve çobanı da öldürdüler. Peygamber onları yakalattı, ellerini ve ayaklarını kesti, gözlerini oydu, çölde susuz ölüme terk etti. Biz onlara su vermek isteyince, Peygamber bizi engelledi.”

Buhari Tıp5/1, Hanbel 3/107,163

Gözleri oymak, çölde susuz ölüme terk etmek hangi Kuran ayeti ile bağdaşır. Kendi yaptıkları canilikleri hoş göstermek için bu hadisi uyduranlar, Peygamber’i cani gibi gösterip, Peygamber’e hakaret etmiş oluyorlar.

5- YANGIN NASIL SÖNER

Hadis: “Yangın gördüğünüzde tekbir getiriniz, zira tekbir (Allahuekber demek) onu söndürür.

Ramuzel Hadis

Ramuzel Hadis diğer hadis kitapları kadar ünlü olmadığı için, bu kitabımızda Ramuzel Hadis’ten hadislere az yer verdik. Fakat ülkemizde en çok satan hadis kitaplarından biri de bu kitaptır ve alıntıladığımız hadis gibi birçok hadisi içermektedir. Eğer bu hadisi birileri doğru kabul ederse itfaiye ekipleriyle beraber (Belki de itfaiye ekibi olmadan) tekbir getirecek bir koroyu da yangın yerine götürmeleri gerekirdi.

6-CİNSEL MÜNASEBETLE İLGİLİ ÖNEMLİ BİR UYARI

Hadis: “Sizden birisi cinsel münasebette bulunduğu zaman eşinin cinsel organına bakmasın, zira cinsel organa bakmak körlüğe sebep olur.”

Feyzul Kadir 1-326

Bu garip uydurmayla dinle dalga geçmek isteyenlerin eline ilginç bir malzeme verilmiştir. Belki de bu hadisi uydurarak Peygamber’e iftira edenin amacı da dinle dalga geçmekti. İnsanların hayatına ve cinselliğine Kuran’ın getirmediği zorlukları ve yasakları getirmek, insanlığa yapılmış bir zulümdür. Cinsel hayatı kısıtlayıcı bu tür hadislere karşın, Peygamber’in ve arkadaşlarının cinsel hayatını olağanüstü bir tarzda anlatan münasebetsiz hadisler de vardır. Bu hadislerden birine göre sahabeler Hacc’ı bitirip, kadınlarına yöneldiklerinde cinsel organlarından spermler damlıyordu.[Buhari, Hacc, 81; Müslim Hacc, 141] Diğer bir hadise göre Peygamber’imiz 30 erkeğin cinsel gücüne sahipti [Sahihi Buhari]. Başka bir hadise göre ise Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar, hanımı Zeynep’le cinsel ilişkiye girerdi. [Buhari, Hibe, 8]. Bu hadisleri kabul etmek mi, yoksa reddetmek mi Peygamber’e saygısızlıktır? Karar sizin!

7- CERAHAT YALAYAN KADIN

Hadis: “Eğer erkeğin tepesinden tırnağına kadar cerahat aksa, kadın da bunları ağzı ile temizlese, yine de erkeğin hakkını ödemiş olmaz.”

İbn-i Hacer el Heytemi 2/121

Geleneksel İslâm’da en çok hadis uydurulan konuların başında kadınlarla ilgili konular gelmektedir. Kuran’da, kadınlara yönelik kendi bakış açılarını bulamayıp, kadınları sokmak istedikleri şekli dinselleştirmek isteyenler, bol bol hadis uydurmuşlardır. Kitabımızın 21. bölümünde detaylı bir şekilde işlediğimiz kadın konusunda, uydurulan diğer hadislerden örnekleri de bulabilirsiniz.

8- NE YAPTIN EY KEÇİ?

Hadis: “Zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmelerini emreden ayet Hz. Ayşe’nin döşeğinin altındaki sayfada yazılı bulunuyordu. Peygamber ölünce Hz. Ayşe onun gömülme işlemleri ile meşgulken, evin açık kapısından içeri giren bir keçi o sayfayı yedi. Böylece taşlayarak öldürme cezası Kuran’dan çıktı. Ama hükmü devam etmektedir.”

İbn-i Mace 36/194, Hanbel 3/61, 5/131

Bu hadis ve taşlayarak öldürmeyi savunan diğer saçma hadisler dinimize büyük zarar vermişlerdir. Bu hadislerle:

1- Kuran’ın zina edenlerle ilgili hükmü iptal edilmektedir.

2- Kuran’ın hükmüne ilaveten yeni bir hüküm getirilmektedir.

3- Kuran’ın eksik olduğu iddia edilmektedir.

4- Kuran’ı eksiltenin bir keçi olduğu gibi bir saçmalık savunulmaktadır.

Kuran’ı yeterli kabul etmemenin sonucunda, en ünlü hadis kitaplarına uydurma hadisler sokarak savunulan bu inanılmaz iddiayı, önemine binaen 26. Bölüm’de özel olarak işleyeceğiz.

9- NE TAŞTIR BU TAŞ?

Hadis: “Hacer-ül Esved cennettendir. O kardan daha beyaz idi ve müşriklerin günahı onu kararttı.”

Hanbel 1/307

Hadis: “Hacer-ül Esved Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir. Onunla insanlardan dilediği ile tokalaşır.”

Cami-üs Sağır 1/151

Hacer-ül Esved taşı için uydurulan bu tip hadisler, hac sırasında Kabe’de ilkel hareketlerin sergilenmesine sebep olmaktadır. Hacer-ül Esved taşına dokunmak için birbirini ezenleri dinimizi bilmeyenler görse, bazı insanların bu taşı put edindiklerini bile zannedebilirler. Bu hadisler daha evvel de alay konusu olmuştur. Hadislerin güvenilmez olduğunu Abbasiler döneminde savunup, sonra siyasi konjonktürde yok olan Mutezileler: “Bu hadise göre Hacerül Esved denen taş müşriklerin günahı yüzünden Kabe putperestlerin elinde iken karardıysa, şimdi Kabe Müslümanların elinde olduğuna göre bu taşın beyazlaması gerekir.” diyerek bu hadisi savunanlarla alay etmişlerdir.

10- GEL DE ÇIK İŞİN İÇİNDEN!

Hadis: “Kalbinde hardal tohumu kadar kibir bulunan cennete giremez. Yine kalbinde hardal tohumu kadar iman olan da cehenneme giremez.”

Buhari 81/51

Kişiyi en ufacık fiilinde cennete gönderen bir sürü hadis vardır. Kişiyi en ufacık bir fiilinde cehenneme gönderen de bir çok hadis vardır. Bu mantıksız yaklaşımlar kimi zaman yukarıdaki örnekte olduğu gibi tek bir hadiste de buluşabilmektedir. Peygamber’e yapılabilecek en büyük hakaret bu hadisleri onun söylediğini söylemektir. Peygamber’in bize tek yazdırdığı, mesaj olarak Allah’tan getirdiği Kuran dinimizin tek kaynağıdır.

And olsun ki size hatırlatıcı bir kitap gönderdik. Hala aklınızı çalıştırmayacak mısınız?

21- Enbiya Suresi 10
http://www.kurandakidin.net/bolumler/08-hadis-mantik-celiskileri.asp - http://www.kurandakidin.net/bolumler/08-hadis-mantik-celiskileri.asp

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:44
BAZI ÖNEMLİ HADİS UYDURUCULARI
Peygamberimiz’in hadisleri, eğer Kuran-ı Kerim gibi dinin temel bir kaynağı ve her Müslüman’ın bilmesi ve uyması gereken bir esas olsaydı, Peygamber’imiz kendinden sonrakilere ulaşması için sahabeden bunların hem yazılmasını, hem de ezberlenmesini isterdi. Peygamberimiz’in bunu istemek bir yana, hadislerin yazımını yasakladığını daha önceki bölümlerde gördük. Eğer Peygamber’imiz bunların ezberlenmesini isteseydi, sahabenin Peygamber’e en yakın olanlarının; Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin, Zübeyr’in, Zeyd bin Sabit’in, Selman el Farisi’nin onbinlerce hadis nakletmesi beklenirdi. Oysa bu sahabelerin söylediği iddia edilen sözler çok azdır. Örneğin birazdan göreceğimiz hadis uydurucularından Ebu Hureyre’nin söylediği iddia edilen hadislerin üçte, dörtte biri bile dört büyük halife ve diğer önemli sahabelerin hepsinin söylediğinin toplamına birden atfedilmez. İşte bu Ebu Hureyre’yi ve İsrailiyat adındaki Musevi hikayelerini ve Mesihhiyat adındaki Hıristiyan hikayelerini dine sokan birkaç uydurucuyu bu bölümde inceleyeceğiz. Bunu yaparken bu hadis uydurucuları çok fazla miktarda hadis naklettikleri için naklettikleri binlerce hadisin tümünün neden güvenilir olmadığını anlayacağız. Ayrıca hadisçilerin hadis toplarken, hadis nakleden kişileri söyledikleri kadar iyi incelemediklerini bu bağlamda anlayıp, böylece hadisçilerin tüm çalışmalarının da güvenilmez ve şüpheli olduğunu kavrayacağız. 4. Bölümde hadisleri incelerken Peygamber’i her görene sahabe denildiğini ve her sahabenin kesin adil ve doğru sözlü kabul edilip, her sahabeden her hadisin alındığını gördük. (Sahabe kelimesinin bu tanımı benimsenerek yaygınlık kazanmıştır. Sahabe kelimesini, sadece Peygamberimizin yakın çevresi için kullananlar da olmuştur.) Oysa Kuran, Peygamber’in döneminde birçok münafığın inanmadığı halde kendini inanmış gibi gösterdiğini, birçok zayıf inançlı, inancı oturmamış kişinin, inandıklarını söylemelerine rağmen Peygamber’e zorluklar çıkardıklarını haber vermektedir. Ne yazık ki yüzlerce Kuran ayetiyle çelişen, dine binlerce ilave yapan hadisçiler, bu ayetlerin manasını görmezden gelerek tüm sahabeyi tartışılmaz ilan etmişler, hangi sahabeye uyulursa uyulsun kurtuluşun bulunacağını söylemişlerdir. Oniki İmamın masum ilan edilmesinde Şiiler’in hatasını çok iyi tespit eden Sunniler, ne yazık ki bütün bir nesli, hem de Kuran’ın birçok ayetiyle eleştirdiği kişilerin ve hatta münafıkların da içinde bulunduğu belirtilen bir nesli toptan tartışılmaz ilan ederek, Şiiler’den çok daha büyük bir hataya düşmüşler ve Şiiler’e getirdikleri doğru eleştiride bile gülünç olmuşlardır. Gelin sahabe damgasıyla mühürlendiği için her sözüne itibar edilmiş olan ve mevcut binlerce hadisi olan Ebu Hureyre’yi inceleyelim ve bu zihniyetin bizi nereye, nasıl götürdüğünü anlayalım.

EBU HUREYRE’YE GÜVENİLMEZSE TÜM HADİS KİTAPLARI GÜVENİLMEZ OLUR

Ebu Hureyre’nin Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında kendi anlattıklarından başka bir şey bilinmez. Müslüman olduktan sonra fakirliğinden dolayı Ashabı Suffe’den olduğu bilinir. Müslim’in Fezailus Sahabe’deki 159. Bölüm’ünde Ebu Hureyre’nin sırf karın tokluğuna Peygamber’le beraber olduğu anlatılır. İbn Hazm sırf Baki bin Mahled’in müsnedinde Ebu Hureyre’ye ait 5374 hadis olduğunu söyler. Buhari bunlardan 446’sını kitabına almıştır.

Ebu Hureyre’nin anlattıklarından, en çok korktuğu kişinin Hz. Ömer olduğunu görüyoruz. Hz. Ömer’in Ebu Hureyre’yi hadis naklinden dolayı tehdit ettiği ve tartakladığı hadis kitaplarında anlatılır. Ebu Hureyre: “Size naklettiğim şu hadisleri Ömer zamanında anlatsaydım değneği ile beni döverdi.” der (Ez Zehebi – Tezkiretul-Huffaz). Ebu Hureyre’nin şöyle dediği geçer: “Ömer ölünceye kadar Allah’ın Resulu buyurdu diyemezdik.” (Müslim, Sahihi Müslim, 1. cilt, sayfa 34). Müslim’i eğer görebilseydik kendisine şöyle sorardık: Ey Müslim, sen Sahihi Müslim diye tüm hadislerinin doğru olduğunu iddia ettiğin bir kitap yazdın, cerh ve tadille kitabında hadis nakledenleri incelediğini söyledin. Ebu Hureyre’yi kendin de görmemene rağmen, onu gören ve halife olan Hz. Ömer’in onu yalancılıkla ithamını, Ebu Hureyre’nin şüpheli bir şahıs olması için neden yeterli görmedin? Demek ki senin sahih dediğin hadisler bu kadar sağlam temellere dayanıyor. Ne yazık ki Müslim de tüm sahabenin yıldızlar gibi olup, hangisine olursa olsun uyulabileceği şeklindeki asılsız inanca kanmış. Veya Ebu Hureyre ve diğerlerine gerçekte sıkı ölçüler uygulasa elinde hiçbir hadis kalmayacağını gördüğü için ve de özellikle Ebu Hureyre’den hatırı sayılır derecede çok hadis geldiği için, bu açık gerçekleri görmezlikten gelmiş. Ebu Hureyre’yi yalancılıkla suçlayan bir tek Hz. Ömer değildir. Hz. Aişe’nin de onu defalarca suçladığını Ebu Hureyre’ye sahip çıkan hadis kitaplarında bile görebiliriz. Hz. Aişe Ebu Hureyre’ye: “Sen Peygamber’den duymadığım hadisler rivayet ediyorsun!” dediğinde ona edepsizce bir cevap verir: “Ayna ve sürme seni Peygamber’le ilgilenmekten uzak tuttu.” (Zehebi, Siyeru Alemin Nubela 2. cilt, sayfa 435). Hz. Ali şöyle demiştir: “Yaşayanlar arasında Allah Resulu’na en fazla yalan isnad eden Ebu Hureyre’dir.” (İbni Ebul Hadid, Şerhu Nehcul Belağa, 1. cilt, sayfa 360). Yine Hz. Ali onun “Sevgili dostum bana haber verdi ki” diye Peygamber’den bahsettiğini duyunca: “Peygamber ne zaman senin sevgili dostun oldu?” demiştir. İbn Mesud gibi meşhur bir sahabe ise onun “Ölü yıkayan ve taşıyan kişi abdest alsın.” sözünü kabul etmeyerek hakkında ağır sözler söylemiş ve sonra şöyle demiştir: “Ey insanlar, ölülerinizden dolayı necasete (pisliğe) bulaşmazsınız.”

ATIN KANDIRILMASI HZ. ÖMER’İN KÖTEĞİNDEN DAHA MI ÖNEMLİ?

Hadisçilerin hadis nakledilen kişilerin doğruluğunu tespit etmek hususunda ne kadar titiz oldukları şu hikayeyle anlatılır: “Meşhur bir hadisçi, kendisinden hadis naklettiği bir kişiyi görmek için onun bulunduğu yere seyahat etmiş. O yere vardığında, bu kişinin atına yiyecek verecekmiş gibi yapıp atı çağırdığını ve sonunda ata yiyecek vermediğini görmüş. Atı kandıran insanları da kandırabilir diye onun naklettiği hadisi almamış.” Bu hikayeyi dinleyen bizlerin “Aman hadisçiler ne titizmiş!” deyip, onların yalancı hiç kimseden söz almadıklarını, böylece naklettikleri hadislerin ne kadar güvenilir olduğunu görmemizi umarlar. Buraya kadar birçok yerde hem sebebi, hem de sonucu ile hadislerin nasıl uydurmalarla karıştığını gösterdik. İleri sürülen bu mantık hiç şüphesiz geçersizdir. Yüzbinlerce hadisten hadislerini seçtiğini söyleyenlerin bu şundan, şu ondan, o öbüründen şeklinde giden hadislerin nakilcilerinin önemli kısmı hadis kitapları toplandığında vefat etmişti. Geri kalanların çoğu ise İslam coğrafyasının dört bir yanına dağılmıştı. Bunların hepsini ziyaret etmek ve doğru sözlü olduklarını tespit etmek özellikle o dönemin ulaşım şartları düşünülürse mümkün değildir. Ziyaret mümkün olsaydı bile, bu kısa ziyaretler bir insanın ne kadar doğru sözlü olduğunu tespit için elbette ki yetersizdir. Herhalde her hadisçi atını kandıran bir hadis nakilcisini tespit edecek kadar şanslı değildi! Bizim örneğimiz olan Ebu Hureyre’ye gelecek olursak; atını kandıran hadis nakilcisini kabul etmemekle hava atan hadisçiler, Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi iki halifenin yalancılıkla itham ve dayaklarına, Peygamber’in hanımı Hz. Aişe’nin bu şahsın izahlarını reddine rağmen nasıl kendisini kabul ediyorlar? Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Aişe’nin bu tavırları atın kandırılmasından daha mı az önemli?

Hz. Ömer’in Ebu Hureyre’yi atadığı valilikten hırsızlıkları nedeniyle geri çağırttığı anlatılır. Hz. Ömer Ebu Hureyre’ye hitaben: “Seni Bahreyn’e vali yaptığımda ayağında bir çift ayakkabı yoktu. Sonra duydum ki sen 1000 dinara, 600 dinara atlar satın almışsın. Sen Bahreyn’in en ücra köşesinden, insanlar vergilerini, Allah ve Müslümanlar için değil de, senin için versinler diye mi geldin?” der (Zehebi, Siyer). Ebu Hureyre’nin bizzat kendisinin aktardığı bir hadiste ise Hz. Ömer ona şöyle demiştir: “Ey Allah’ın ve Kitabının düşmanı! Allah’ın malını çaldın değil mi? Yoksa senin on bin dinarın nereden olacak?” (İbni Sa’d, Tabakat, 4. cilt, sayfa 59). Ne yazık ki Ebu Hureyre Hz. Ömer’in kendisine çıkışmalarını böyle anlatır, ama hadisçiler Hz. Ömer’in bu çıkışlarına rağmen Ebu Hureyre’yi birinci dereceden güvenilir kabul edip, en çok hadisi ondan naklederler. Bir de cerh ve tadil ilmiyle güvenilmeyen hiçbir kimseden hadis nakletmediklerini söylerler. Hz. Ömer’in “Allah’ın ve Kitabı’nın düşmanı” ilan ettiği şahsı en güvenilirler arasında kabul eden hadisçilerin, cerh ve tadil uygulamalarının ne kadar titizlikle yapıldığı görülmektedir.

EMEVİLER EBU HUREYRE’NİN ALTIN ÇAĞIYDI

Hz. Ömer’in ve daha sonra Hz. Ali’nin öldürülmelerinden sonra Emeviler dönemi Ebu Hureyre’nin altın çağı olmuştur. Emeviler Ebu Hureyre’ye el Akik’te bir köşk inşa edip arazi vermişlerdir. Muaviye dönemindeki bu ikramlara karşılık İbni Kesir’in el Bidaye ve’n Nihaye eserindeki şu hadisler Ebu Hureyre’nin nasıl karşılık verdiğini göstermektedir:

Ebu Hureyre rivayet eder ki: “Allah’ın Resulu Muaviye’ye bir ok verdi ve şöyle dedi: Bu oku al ve cennette beni onunla karşıla!”

Ebu Hureyre’den yine şu hadis rivayet edilmiştir: “Allah’ın Resulu şunu derken duydum: Allah vahyini üç kişiye emanet etti: Ben, Cebrail ve Muaviye”

Tüm bu delillere rağmen “Her sahabe doğrudur” yanlış inancının hadisçileri sürüklediği nokta ortadadır. Ebu Hureyre kimdir ki, Peygamber’in en yakınlarının bile nakletmediği en garip uydurmaları Peygamber’le az görüşmesine rağmen nakletmiştir. Örneğin şu garip hadis Ebu Hureyre’den gelen mantıksız hadislerin yüzlercesinden biridir:

Ebu Hureyre Peygamber’in kendisine şunu dediğini nakleder: “Ölüm meleği Musa’ya gönderildi. Musa’nın yanına gelince O ona vurdu. Melek Rabbinin yanına döndü ve şöyle dedi: Beni ölmek istemeyen birisine gönderdin. Allah Musa’nın kör ettiği meleğe gözlerini verdi ve şöyle dedi: “Git ve ona elini bir öküzün üzerine koymasını söyle. Elinin kapladığı yerdeki kıl sayısınca ona yıl olarak ömür verildi!” Melek: “Evet, Rabbim. Sonra ne olacak?” Allah: “Sonra, ölüm” dedi.”

Ne yazık ki Ebu Hureyre’yi kurtarma derdinde olanlar bir yandan böyle bir mantıksızlığı İslam’a fatura edip zarar veriyorlar, diğer taraftan Ebu Hureyre’yi kırmamak için Hz. Musa’yı Allah’ın takdirinden kaçan, meleğin gözüne tokat atıp kör eden bir insan olarak gösteriyorlar. Ebu Hureyre’ye bir çok sahabe (Peygamber’i gören Müslüman) muhalefet etmiştir. Örneğin Ebu Hureyre’nin “Av ve çoban köpekleri dışındaki köpekleri öldürün” hadisine tarla köpeklerini de eklemesi üzerine İbni Ömer, Ebu Hureyre’nin tarlaları olduğu için böyle bir yalanı uydurduğunu söylemiştir (Cemal Sait Aktaş, Hadis Kritiği Makalesi).

Ebu Hureyre’den nakledilen hadislerin eleştirisine bu kitabı ayırsak başka bir şey yazmaya yer kalmaz. Ebu Hureyre’nin geleneksel İslam için önemini, bu yapının en ateşli savunucularından ve ülkemizde en çok satan gelenekçi, hadisçi İslam’ın kitaplarından Saadeti Ebediye- Tam İlmihal kitabının yazarı Hüseyin Hilmi Işık şöyle anlatmaktadır: “Ebu Hureyre’yi inkar eden şeriatın yarısını inkar eder, çünkü hükümlerin çıktığı hadislerin yarısını Ebu Hureyre nakletmiştir.” Bize göre itiraf, Hüseyin Hilmi Işık Bey’e göre şeriata sahip çıkma olan bu söz, neden Ebu Hureyre’yi bir alt başlık yapmamızın sebebidir. Allah’a şükür ki dinimiz tek başına yeterli olan Kuran’dadır ve ne Ebu Hureyre’nin, ne de başkalarının hadislerine ihtiyacımız yoktur.

İSRAİLİYAT VE MEŞHUR UYDURUCULARI

Özellikle Yahudilikten İslam’a geçenler, Yahudilikteki birçok hikayeyi, uydurmayı hadis adı altında İslam’a taşıdılar. Bunu İslam’ın saflığını bozmak için yaptıkları görüşü hakim olsa da, eski adetlerinden, eski dinlerindeki inançlardan kurtulamayıp, kendilerince katkı sağlamak veya dinimizi Yahudileştirmek gibi niyetlerle de yaptıkları düşünülebilir. İbni Haldun, Mukaddime adlı eserinde konuyla ilgili şu açıklamaları yapar: “Hadis nakil tefsirleri yanlış doğru, makbul merdud her şeyi içeriyordu. Bunun sebebi şuydu; Araplar ne kitap, ne de ilim ehlinden değillerdi. Onlara hakim olan yaşam tarzı bedevilik ve cahillikti. Yaratılışın esrarı, kainatın durumu, v.b. konularda bir şey öğrenmek istediklerinde bunu kendilerinden önce Kitap verilenlere sorarlar ve bu konularda onlardan yararlanırlardı. Bunların aralarında Kab el Ahbar, Vehb İbni Münebbih, Abdullah bin Selam vardı. Hadis nakilli tefsirler bu tür kişilerden yapılan nakillerle dolmuştur. Tefsirciler bu hususta gevşek davranmış ve tefsirlerini bunların nakilleriyle doldurmuşlardır.” İbni Haldun’un dediğini günümüzde Türkçe’ye çevrilen birçok tefsirde görebiliriz.

KAB EL AHBAR’A DAYANDIRILAN DİN

Kab el Ahbar İsrailiyat’ı, Yahudi uydurmalarını dinimize en çok sokan kişidir. Peygamberimiz’in vefatından sonra Hz. Ebubekir veya Hz. Ömer dönemlerinden birinde İslam’a girdiği söylenir. İsrailiyat hakkındaki bilgisi ve bitmek tükenmek bilmeyen hikayeleri onu, devrinde ilgi odağı haline getirmiştir. Peygamber’e iftira ederek söylenen hadislerin birinde “İsrailoğullarından hadis naklinde bulunun, bunda zarar yoktur.” denir. Bu hadisi Abdullah bin Amr’ın naklettiği söylenir. Tırmizi, Ebu Davud, Buhari bu hadise yer vermiştir. Birazdan göreceğimiz gibi Abdullah bin Amr, Kab el Ahbar’ın talebelerindendir. Uyduracakları binlerce İsrailiyat’tan önce bu hadisi uyduranlar, daha sonraki uydurmalarını buna bina etmişlerdir. Kab el Ahbar bunların en önde gelenidir. Kendisi yalnız hadis nakil etmekle kalmamış, daha evvel incelediğimiz Ebu Hureyre’ye, bunun yanında Abdullah bin Amr, İbni Ömer, İbni Abbas gibi şahıslara da ders vermiştir. Böylece uydurmaların yayılması için bu şahısları da kullanmıştır. Ebu Hureyre’ye karşı çıkan Hz. Ömer, aynı tavrı Kab el Ahbar’a da göstermiş ve onu sürgünle tehdit etmiştir. Hz. Ömer’in öldürülmesine kadar fikriyatını yaymakta güçlük çeken Kab, Hz. Ömer’in vefatıyla kısmen ferahlamıştır. Kab’ın tüm bu hareketlerini anlatan Mahmud Ebu Reyye, Kab’ın Hz. Ömer’in öldürülmesinde parmağı olduğunu söyleyerek şu izahları yapar: “Hz. Ömer’in bu dahi Yahudi’yi akıllıca ve ısrarlı bir şekilde izlemesi ve ileride de göreceğimiz üzere bir takım çirkin emellerinin farkına varmasına rağmen sonunda o dehasının gücüyle Hz. Ömer’in uyanık ve iyi niyetli oluşuna galebe çalmış, gizli ve açık tuzağını kurmaya devam etmiştir. İş Hz. Ömer’in katledilmesine kadar varmıştır. Elde varolan verilerin hepsi bu olayın gizli bir cemiyetçe tertiplenmiş olduğunu göstermektedir. Büyük deha Kab’ın da üyelerinden biri olduğu bu cemiyetin başkanı Hürmüzandı. Malum olduğu üzere Hürmüzan Huzistan’ın kralıydı ve Medine’ye esir olarak getirilmişti. Hz. Ömer’i katletme görevi ise Ebu Lülüe’ye verilmişti.” (Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 171).

Mahmud Ebu Reyye’nin İbni Kesir’den alıntılarla anlattığı bu ihtimalin kesin olarak doğru olduğunu savunacak durumda değiliz. Fakat Hz. Ömer’in hadisten men ettiği ve ihtimal dahi olsa Hz. Ömer’in ölümünde parmağı olan bir kişiden ve onun ders verdiği Ebu Hureyre, Abdullah bin Ömer, İbni Ömer ve diğer şahıslardan hadis nakli ne kadar sağlıklı olabilmiştir? Tüm bu şahıslardan İsrailiyatı ve diğer hadisleri nakil edenlerin bu konudaki titizliği güvenilir midir? Bu şahıslarda yanılan hadisçilerin, diğer şahıslarda yanılıp yanılmadıklarına nasıl karar verebiliriz? Apaçık Kuran dururken ve Kuran tek başına yeterliyken hala bu hadislerden medet ummak dine yapılan zulüm değil midir? Bu sorulardan sonra Kab’a geri dönersek, Kab kaynaklı uydurmalar dünyanın yaratılışı, ahiret manzaraları, Şam şehrinin önemi ve daha bir çok konuda kendini göstermiştir.

KAB KAYNAKLI UYDURMALARA ÖRNEKLER:

Bir adam Kab’la karşılaştı. Kendisine selam vererek dua etti. Kab ona “Kimlerdensin?” diye sordu. Adam “Şamlılardanım” diye cevap verdi. O zaman Kab şöyle dedi “Belki de sen Şamlıların arasından çıkacak ve hesaba ve azaba uğratılmayacak yetmiş bin askerden birisin!

İbni Asakir-Tarih-1/57

Kab dedi ki: Allah yeryüzüne baktı ve şöyle dedi; “Senin bir bölümüne dokunacağım.” Dağlar O’na koşuştu. Kaya aşındı. Allah bu yüzden onlara teşekkür edip ayağını üzerlerine koydu!

Mahmud Ebu Reyye Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması 185

Hesap için diriltilme ve hesap, Beytül Makdis’ten olacaktır. Beytül Maktis’te gömülü olan azaba uğratılmayacaktır.

Mahmud Ebu Reyye Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması 185

Kab’ın uydurduğu tefsir ve diğer kitaplara giren buna benzer uydurmaların bir kısmı kendisinden nakledilse de, talebeleri aracılığıyla nakledilenler doğrudan kendisinden alınanlardan çoktur. Ebu Hureyre’ye destek veren Muaviye, Kab’a da destek vermiş ve ona kıssa anlatmasını emretmiştir (İbni Hacer, İsabe 5/323).

VEHB İBNİ MÜNEBBİH

Kab her ne kadar İsrailiyat kaynaklı uydurmalarda bir numaraysa da, onun hemen ardından Vehb İbni Münebbih gelir. Kendisi birçok sahabeye atıfla hadis nakletmiş, Ebu Hureyre, İbni Ömer, İbni Abbas da kendisinden hadis nakletmişlerdir. Ahmed Emin şöyle der: “Sıret kitapları, en eski ve en güvenilir olanları da dahil hurafe ve İsrailiyat’tan arınmış değildir. Tam aksine bunların kronolojik sırada en önce gelenleri İsrailiyat’la en fazla doldurulmuş olanlarıdır. İlk ve en güvenilir kaynak sayılan İbni İshak’a bakalım. Bu zatın esas kaynaklarından biri de Yahudilikten İslam’a geçen Vehb İbni Münebbih’tir. İbni İshak’ın ayrıca Hıristiyan ve Mecusi kaynaklardan da büyük ölçüde yararlandığı bilinmektedir.” (Ahmed Emin, Duhaul İslam, 2. cilt, sayfa 311). Ne yazık ki herkes Ahmed Emin’in tahlil ettiği gibi Vehb’i tahlil edememiş ve bol hadis nakletmek uğruna doğrudan veya dolaylı olarak aşağıdaki gibi uydurmaları Vehb’den nakletmişlerdir.

Arşı dört melek omuzları üzerinde taşırlar. Her birinin dört yüzü vardır: Öküz yüzü, aslan yüzü, kartal yüzü ve insan yüzü. Her birinin dört kanadı vardır. Bunların ikisi yüzünü kaplar ve arşa bakıp yanıvermesini engeller. Onun azameti gökleri ve yerleri kaplamıştır.

Malti-Kitab et Tenbih sayfa 99

Reşid Rıza, Kab ve Vehb ikilisinin dine zararlarını ve uydurmalarını şöyle anlatır: “İsrailiyat rivayet eden ve Müslümanları kandırıp aldatanların en şerlileri bu ikisidir. Yaratılış, tekvin, Peygamberler, geçmiş ümmetler, fitneler, kıyamet ve ahiret meseleleriyle ilgili olarak tefsir ve tarih kitaplarında yer almayan hiçbir hurafe yoktur ki üzerinde bu ikisinin imzası olmasın. Bu kişilerin rivayetleri arasında Tevrat ve diğer Semavi kitaplara dayandırdıklarını iddia ettikleri nakiller bu kitaplarla çeliştiğinden dolayı, birçoklarının yalan oluşu hususunda kesin hükme vardık. Kuşkusuz önceki alimlerin bunların farkına varması mümkün değildi. Zira onlar Ehli Kitabın kitaplarına muttali olamamışlardır. Kuşkusuz bu iki Yahudi’nin rivayetlerinin çoğu İsrailiyat kaynaklı hurafeler olup, tefsir ve diğer sahalarda yazılmış kitapları bulandırmışlardır. Bunlar sayesinde İslam düşmanı mülhidler, İslam’ın da diğer dinler gibi hurafeler ve evham dini olduğunu iddia etmişlerdir.” (Reşid Rıza, Mecelletül Menar).

MESİHHİYAT VE MEŞHUR UYDURUCULARI

Dinimize sokulan uydurmaların kaynaklarından biri Yahudi kaynaklı İsrailiyat olduğu gibi, bir diğeri de Hıristiyan kaynaklı Mesihhiyat’tır. Mesihhiyat kaynaklı uydurucuların en önemlileri Temim ed Dari ve İbni Cureyc’dir. Deccaliyet, şeytan, ölüm meleği, cesas, cennet ve cehenneme dair izahlar, Hz. İsa hakkında uydurmalar Mesihhiyat’tan dinimize devşirilen en önemli uydurmaların başında gelir. Mesihhiyat kaynaklı uydurmalara aşağıdaki hadisleri örnek gösterebiliriz:

Allah Resulü halkı topladıktan sonra şöyle dedi: Allah’a yemin ederim ki sizi korkutmak veya bir şeye teşvik etmek için toplamadım. Sizi şunun için topladım. Temim ed Dari bir Hıristiyandı. Sonra gelip bana biat ederek Müslüman oldu ve bana şunu anlattı: O iğrenç cüzzamlı otuz kişiyle bir deniz gemisine binmiş, yolda bir ay dalgalarla boğuştuktan sonra denizin ortasında bir adaya ulaşmışlar. Güneşin battığı yerde yer alan bu adaya girdiklerinde kendileri kıldan önü arkası ayırt edilemeyen bir hayvan karşılayıp şöyle demiş: Ben Cesase’yim. Sonra onlara manastırdaki bir adamı görmelerini önermiş. Temim ve arkadaşları manastıra girdiklerinde yaratılışça daha önce hiç görmedikleri kadar iri ve topuklarından boynuna kadar her yeri demirle bağlı bir adam görmüşler. Adam, onların hikayesini ve Arap olduklarını öğrenince kendilerine birçok soru sormuş. Temim ve arkadaşları da onu cevaplıyorlarmış. Sonunda: “Bana ümmilerin Peygamber’inden haber verin ne yaptı?” demiş. Bunlar da “Mekke’den çıkıp Medine’ye yerleşti.” demişler. O “Araplar onunla savaştı mı?” diye sorduğunda “Evet” demişler. O zaman o “Peygamber onlara nasıl bir muamelede bulundu?” diye sormuş. Bunlar da “Karşısında bulunan Arapları hezimete uğratarak, kendisine itaat etmelerini sağladı.” cevabını vermişler. O zaman demiş ki: “Size kendimden bahsedeyim, ben Mesih’im, bana izin verilme zamanı yaklaştı. Çıktığımda kırk günde yeryüzünü dolaşıp, Mekke ve Medine dışında kırk gece içinde uğramadık köy bırakmayacağım. O iki şehirse bana haram kılınmıştır. Onlardan birine girmek istediğimde elinde kılıç olan bir melek beni karşılar ve bana engel olur. Bunları zikrettikten sonra Peygamber’imiz asasını minbere vurarak şöyle dedi: İşte Medine, işte Medine, işte Medine.”

Müslim-Şten 119/Ebu Davud-K. Melahım 15
İbni Mace-K. Şten 33

Bu hadis Müslim, Ebu Davud, İbni Mace gibi Sunni düşüncenin tartışılmaz ilan edilmiş eserlerinde geçiyor. Okuduğunuz bu hadisi Müslim’de geçtiği için reddeden kafir oluyor, kabul eden ise sünnete, hadise, Peygamber’e bağlı kişi oluyor. Bir de bu hadislere inananlar; bunları inkar edenleri Peygamber düşmanı, kabul edenleri ise Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan (!) kişiler olarak ilan ediyorlar. Diğer bir Mesihhiyat kaynaklı uydurma hadisi daha inceleyelim:

Şeytan her insanı doğarken yaralar. Ancak Meryem oğlu İsa’yı yaralayamamış, yaralamak için gittiğinde onun örtüsüne vurmuştur.

Buhari-K. Bedul Halk 11- Hanbel 2/523

Yukarıdaki hadisle Hz. İsa yüceltilirken, Peygamberimiz’in de içinde olduğu diğer insanlar şeytan tarafından yaralanmış ilan edilirler. Bu hadisten sonra Peygamberimiz’in, kalbindeki şeytanın darbesinden kurtulmak için melekler tarafından beş defa ameliyat edilip kalbindeki siyah pıhtının çıkarıldığına dair yakışıksız hadisler de nakledilir. Kimin tarafından? En doğru hadis kitabı Buhari ve Hanbeli mezhebinin kurucusu Hanbel tarafından! Yine de ısrarla savunulan şudur: Hadisleri inkar eden Peygamber’i inkar eder. En doğru hadis kitabı ise Buhari’dir! İşte en doğru hadis kitabının hadisi! İşte Kuran dışında başka hadis (söz) arayanların düştüğü durum!
http://www.kurandakidin.net/bolumler/12-bazi-onemli-hadis-uyduruculari.asp - http://www.kurandakidin.net/bolumler/12-bazi-onemli-hadis-uyduruculari.asp

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:45
DİNİ UYDURMACILIKTA EMEVİLER, ABBASİLER VE DİĞER TARİHİ SEBEPLER
Ne yazık ki bugün İslam diye ortaya sunulan din; özellikle Emevi döneminden başlayarak, daha sonra Abbasiler döneminde sonuca ulaşan uydurma hareketinin ürettiği İslam’dır. Bu İslam, kökenini sırf Kuran’dan alan, Kuran’ı yeterli gören bir İslam değildir. Bu İslam Emeviler’in ve Abbasiler’in reforma uğrattığı İslam’dır. Bizim bu kitapta yapmaya çalıştığımız kitabın 3. bölümünde belirttiğimiz gibi dinde reform yapmak değil, bilakis en çok Emevi ve Abbasiler’in ürünü olan reformu ortadan kaldırıp, Kuran’ın saf mesajını ortaya çıkarmaktır. Kitabın ileriki bölümlerinde göreceğimiz gibi dine Emeviler ve Abbasiler tarafından yapılan reform; dini zorlaştırma, karartma, insanla çatışır hale getirme ve kadınları toplumdan soyutlama şeklinde yapılmıştır. Bu ilaveleri yapanlar da ne yazık ki dini savunduklarını söylemişler ve dinin kaynağı olduğunu iddia ettikleri yüzlerce hadis ve fıkıh kitaplarıyla dini dejenere etmişlerdir. Dini dejenere eden bu tarihi sürecin en baştaki basamağı Emevi devridir. Bu yüzden Emeviler’in kim olduğunu iyice incelersek, din diye uydurulan mezheplere, hadislere neden güvenemeyeceğimizi daha iyi anlarız. Bundan önceki bölümlerde Peygamberimiz’in tek kaynak olarak Kuran’ı bıraktığını, dört halifenin de Kuran dışında bir kaynak, bir mezhep oluşturmadıklarını gördük. Bir önceki bölümde Kab ve Ebu Hureyre gibi hadis uydurucularına 4 halife döneminde nasıl göz açtırılmadığını inceledik.

Emevi dönemi gelince 4 Halife döneminde hadis nakillerinden dolayı azarlanan Ebu Hureyre ve Kab gibiler bir anda baş tacı oldular. Muaviye’nin bu şahısları manevi itibar ve maddi çıkar sağlamak yoluyla nasıl teşvik ettiğini 12. Bölüm’de inceledik. Aynı Emeviler İslam’daki ilk ciddi kargaşayı çıkarmış ve Hz. Ali’ye karşı savaşmışlardır. Hz. Ali’nin kendilerini yeneceğini anlayan Emeviler mızraklarının ucuna Kuran geçirmiş ve Hz. Ali’nin ordusu “Biz Kuran’a karşı savaşmayız.” diyerek Emevilerin kurtulmasına imkan tanımışlardır. Hz. Ali Kuran’ın mızraklardaki sayfalar olmadığını, kendisinin Kuran’a bağlı olduğunu söylemesine rağmen Emevi oyunu başarılı olmuştur.

EMEVİLERİN PEYGAMBERİMİZİN TORUNLARINI ÖLDÜRMELERİ

Aynı Emeviler Hz. Ali’ye karşı olan düşmanca tutumlarını, Hz. Ali’nin oğulları ve Peygamberimiz’in torunları olan Hasan ve Hüseyin’e karşı da göstermişlerdir. Mesudi’nin anlatımlarına göre Hasan kendisini rakip gören Muaviye tarafından zehirletilerek öldürülmüştür. Hasan’ın karısını bu zehirleme işinde kullanan Muaviye ise ölüm haberini alınca şarkılar söyleyerek, kendisini ibadete verip siyaset sahnesinden çekilmiş olan Hasan’ın ölümüne çok sevinmiştir. Hasan’ın kardeşi Hüseyin ise Kerbela olayında Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından öldürülmüştür. Kaynaklar Yezid’in nasıl Hüseyin’in ölüsüne bile saygı göstermediğini ve Hüseyin’in kesik başını sopayla didikleyip alay ettiğini anlatırlar. Hasan ile Hüseyin’in kız kardeşi Zeynep ise halkın ayaklanmasına ön ayak olur korkusuyla yaşadığı yerden sürülmüştür. Tüm bunları yapan, Peygamber torunlarının katilleri olan Emeviler, ne yazık ki tüm bunları yaparken din için, dinin hayrına yaptıklarını savunacak kadar yüzsüzdüler.

Burada bu olayların teferruatına girmek ve bu savaşlardaki suçluyu göstermek şeklinde malumu ilan etmek istemiyoruz. Yapmak istediğimiz bugün ortaya çıkan dini tablonun, Kuran’ın dinine ilaveler yapan hadislerin, mezheplerin ilk kaynağı olan Emeviler’in ne kadar güvenilir(!) olduğunu göstermektir. Bu dönemde uydurulan hadisler daha sonra Abbasiler zamanında (kendi dönemlerinin uydurmalarını da ekleyerek) hadis kitaplarına dönüştü. Bu hadisler, mezheplerin oluşturduğu İslam’a temel oldular. Bu şahıslar halifeliği babadan oğula geçen bir saltanata dönüştürdüler. Bu halifelerin çoğunun nezaretinde mezhepler ve hadis kitapları oluştu. Peygamber torunlarının katillerinin halife olduğu, yönetici olduğu bir yapıda oluşturulan bu mezhepler ve bu hadisler güvenilir olabilir mi? Tabi ki hayır. Fakat Sunni İslamcıların çoğu Sıffın savaşını bir içtihat (tercih) hatası gibi göstermekte, Emevi saltanatını temize çıkartmaya çalışmaktadırlar. Böylece kendi inanç sistemlerini kuran kişileri, dolayısıyla kendi inançlarını aklamaya çalışmaktadırlar. Oysa güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi, Emeviler’in yanlış uygulamaları da örtbas edilemez. Emevi dönemine kadar ne saltanata dönüştürülmüş halifelik vardı, ne de Kuran dışında bir dini kaynak. Peygamber’imiz ve 4 Halife dönemindeki sade yaşantının saray ihtişamlarına, debdebeye, şölenlere dönüşü, dini liderliğin paraya ve güce çevrilmesi, halifeliğin aile içi saltanata dönüştürülüp balığın baştan kokmaya başlaması bu devire rastlar. İçki alemleri ve yaptırdıkları saraylarla meşhur olan bir çok Emevi halifesinin yanı sıra Velid gibi Kuran’dan hoşuna gitmeyen ayetlerin okunması üzerine Kuran’ı hedef yapıp ok yağmuruna tutanlar da halife olmuştur.(Bakın Mesudi 3/228, İsfahani 7/49, İbnul Esir 5/290)

Hadisler ilk kez işte bu dönemde yazılmaya başlandı. Fakat bu yazım işleminde hadislerle, kıssalar ve görüşler karışıktı. Emeviler döneminde hadislerin yazıldığı bilinse de, bu dönemden elimize geçen bir hadis kitabı yoktur. Kütüb-i sitte (altı en meşhur hadis kitabı) daha sonra Abbasiler döneminde yazılmıştır. Bu dönemde toplanan hadislerde Emeviler’in köprü, hatta kaynak olduğunu düşünürsek (Abbasilerin uydurmalarını yok saysaydık bile), hadis konusunda bu kadar vahim bir tablonun ortaya çıkış sebebini anlarız.

Şimdi gelin karar verelim; Kuran yeterli olduğunu kendisi anlatırken, Peygamber kendi hiçbir sözünü yazdırmamışken, dört halife döneminde de aynı şekilde Kuran dışında bir kaynak oluşturulmamışken, Peygamber torunlarının katillerinin saltanatları döneminde temeli atılan hadis ve mezheplere itibar edelim mi, yoksa sadece Kuran’a mı itibar edelim? Kendi görüşünü doğru çıkartmak yerine, Kuran’ın gerçek isteğini bulmaya çalışanların, geleneklerine kapılmamaları şartıyla Kuran dışında hiçbir kaynağa itibar etmemeleri gerektiğini anlayacaklarına inanıyoruz.

ELBİSEYİ TERS GİYENLER

Hz. Ali’nin Emeviler için söylediği şu güzel vecizesi Emeviler’i çok güzel tarif etmektedir: “Bunlar da din elbisesi giyiyorlar, ama ters çevirerek giyiyorlar.” İşin en aldatıcı yanı işte buradadır. Din adına ortaya çıkan mezheplerin sistemi, kendilerini gerçek din diye yutturmuştur. Ve ne yazık ki o zamandan dine ilave edilenler bugün de din zannediliyor. Bir deli kuyuya taş atmıştır, kırk akıllı onu çıkartmakta zorlanmaktadır. Sorun İslam’ın kendisinde değil, İslam’ı ters giyenlerdedir. En şık elbise bile ters giyilince nasıl sahibini maskara yapıyorsa, İslam’ı ters giyenler de aynı şekilde kendilerini maskara yapmışlardır. Ne yazık ki bazı saf bilgisizler ile ard niyetlilerse İslam maskara oldu sanmakta veya öyle göstermeye çalışmaktadırlar. Oysa kabahat elbisede değil, onu ters giyendedir.

Emevi zulmünü anlatmaya bu kitap yetmez, bizimse amacımız bu değildir. Allah istese Kuran’ı daha kalın bir kitap yapar ve şu anda istediklerine ilave söyleyecekleri varsa ilave ederdi. Allah Kuran’ı bu kalınlıkta yaptığına göre, eksiksiz ve fazlasız bizden istedikleri, bizi sorumlu tuttuğu bu kadardır. Allah’a şükür ki Allah kendi dinini Kuran’da bildirdi ve bizi Emeviler gibilerin yeniden din yazmasına, birilerinin hadis seçmesine, falancanın mezhep oluşturmasına muhtaç bırakmadı.

EMEVİLERLE BAŞLAYAN UYDURMACILIK SONRA DA SÜRDÜ

Emeviler ile en önemli atağı yapan uydurmacılık, doruk eserlerini Abbasiler döneminde vermiştir. Her şeye rağmen hem Emeviler döneminde, hem de Abbasiler döneminde Kuran dışı dini kaynak oluşturulmasına karşı çıkanlar olmuştur. Hatta kimi Abbasi halifelerinin hadisçiliğe ve aklı dışlayıcılığa şiddetle karşı çıkan Mutezile ekolüne tabi oldukları bilinmektedir. Fakat yönetici kadrolara sonradan hakim olan Sunni görüş, resmi görüş olarak halka kabul ettirilmiştir. Böylece Abbasi döneminin sonuna gelmeden Sunnilik, karşı görüşleri tasfiye ederek, uzun yıllar sürecek olan saltanatını kurmuştur. Emeviler’den aldıkları miras, gördüğümüz gibi bu fikir yapısında en önemli kaynaktır. Fakat uydurmacılık burada önemli bir seviyeye gelse de bitmiş değildir. Sonraki devirlerde yaygınlaşacak olan tarikatlarda, Hint mistik kültürüyle ve diğer kültürlerin etkisiyle gelen çilecilik, sofilik, tarikatçılık, kendi kendine azap çektirme ve bundan medet umma da Kuran’ın verdiği zihniyeti tahrif etmekte rol oynamıştır. (Tarikatlar hakkında teferruatlı bilgi için 15. Bölümü okuyun)

İslam’ın tarihin ilerleyen sürecinde gelişmesiyle dinin yeni bağlıları, İslam’ın etkisine girmelerine karşın çoğu zaman eski kültürlerinin etkisinden de kurtulamamışlardır. Örneğin Türkler’in İslamlaşmasında tarikatçı yapıların dervişlerinin, sofilerin etkisi vardır. Türkler’in Şaman geçmişlerindeki Şaman babalarını aşırı yüceltmelerinin paralelliğini bu sofilerin bağlı oldukları şeyhlerine aşırı bağlılıkta görmeleri, birçok Türk’ün asırlarca dini tarikatçı yapılarda yaşamasının köklerini oluşturdu. Böylece Hint mistik kültürü ve Şaman kültürünün de izlerini taşıyan tarikatlar ve tasavvuf, Türkler’in dini yaşantısında önemli bir yer tuttu. Günümüzde de etki ve gücünü sürdüren bu tarikatların dine ilaveleri ve şeyhlerini aşırı yüceltmeleri gibi tehlikelerden kurtuluşun reçetesi, sadece ve sadece Kuran’a sarılmaktır. Önceki zamanlarda uydurma hadis ve mezhepleri, sonra yabancı kültür ve zihniyetleri İslam’a sokan zihniyet daha ileriki tarihlerde ise fetva, içtihad adı altında dine ilavelerine devam etti. Osmanlı’yı örnek olarak alırsak, padişahların kardeşlerini öldürebilecekleri şeklinde fetva (hem de Kuran’ın açık ayetleriyle çelişen, büyük günah olmasına rağmen) din adına, dinin başı olan şeyhül-İslam’ın verdiği bir fetvaydı. Şapka giyenin kafir olacağına dair fetva verip şapka devriminde birçok kimsenin asılmasına sebep olan da yine sözde bir din adamıydı. Matbaayı din adına yasaklayıp bu görüşlerine içtihad veya fetva gibi başlıklar atan, bu kararlarını hadis gibi, mezhep gibi dinin bir parçası yapanlar da din alimi etiketli şahıslardı. Tüm bunlar üst üste, yan yana geldi ve aydınlık Kuran’ın mesajı yerine insanların uydurdukları felaket bir sistem insanlara din diye sunuldu ve hala da sunulmaktadır. Çözüm ise basit: Kuran’ı ele alıp, din diye sunulan bu uydurmaları bir kenara bırakmak. Yani üretileni (insansalı) bırakıp, indirilmiş olan Kuran’ı (Allah’tan olanı) rehber edinmek.

EMEVİLER DÖNEMİNDE YAZILMIŞ BİR KİTAP: İRCA

Emeviler dönemindeki siyasal ortamda Hz. Ali ile Hz. Osman’ın karşılaştırılması, Muaviye ve Hz. Ali hakkında tartışmalar, karşı tarafı kafir ilan etmeler yayılmıştı. Bu ortamda siyasi olarak belli bir pozisyon alan kişilere karşı bazı kişiler kimin kafir, kimin mümin olduğu konusunda sessiz kaldılar. Bu kişiler “Kimin mümin, kimin kafir olduğunu Allah bilir” şeklindeki yaklaşımlarıyla kimin haklı olduğunun ahirette belli olacağını iddia ediyorlar, siyasi olarak bir pozisyon almıyorlardı. Doğrunun anlaşılmasını ahirete erteledikleri için bu şahıslara “Mürcie” yani “Erteleyici” denildi.

Mürcie’nin fikirleri ilk olarak “İrca” yani “Erteleme” kitabında kendini gösterir. Bu kitap hicri 60’lı yıllarda; Emeviler’in son döneminde yazılmıştır. Yani bu kitap bilinen ünlü bir çok hadis kitabından 200 yıl önce yazılmıştır. Hadis kitaplarından en erken yazılanı bile bu kitaptan çok sonradır. Bu kitaptaki izahları okuyanlar, İslam’ın ilk asırlarında dini sadece Kuran’dan anlama mantığının yaygınlığına bir örnek daha bulurlar. Emevi ve Abbasi dönemi Kuran’ın yanına ilave kaynakların konulmaya başlandığı asırlar olsalar da, Kuran’dan uzaklaşılıp Hadisçi dinin siyasi otoritenin desteğiyle tam hakimiyeti ancak Abbasi döneminin sonlarında olmuştur.

İrca kitabında Hasan bin Muhammed Kuran’ı Kuran’ın kendisinden alıntıladığı şu ayetlerle anlatır: “Kuran Allah’ın katından kendi ilmiyle indirdiği (11 Hud Suresi 14; 4 Nisa Suresi 166), muhkem kıldığı (22 Hac Suresi 52), sonra da ayetlerini uzun uzun açıkladığı (11 Hud Suresi 1, 6 Enam Suresi 55,97,98,126; 7 Araf Suresi 52, 174; 9 Tevbe Suresi 11), her taraftan gelebilecek saldırı ve noksanlıklardan koruduğu (15 Hicr Suresi 9, 17) yüce bir kitaptır. Allah bu kitapta (14 İbrahim Suresi 45; 30 Rum Suresi 58) ibret alınacak şeyleri açıkladı (3 Ali İmran Suresi 13) ve onu iyiyi kötüden ayırt edici (25 Furkan Suresi 1; 8 Enfal Suresi 29), karanlıktan aydınlığa çıkarıcı (14 İbrahim Suresi 1) ve yol gösterici (2 Bakara Suresi 2), sapıklıktan hidayete ulaştırıcı (4 Nisa Suresi 131) kıldı.” Hasan bin Muhammed’e göre Kuran’ın inmesiyle Allah’ın nimeti tamamlandı, ibadetler en son halini aldı. Allah’ın vasiyetleri böylece kaydedildi ve Allah sünnetini uyguladı. Bundan sonra öğüt verme bitmiştir. Kuran’da emredilenlere itaat konusunda söz alınmıştır. İşte bu kopmak bilmeyen sağlam bir kulptur. Allah bu Kuran’ı kendi hükmünün geçerli olduğu ve kullarına uymayı farz kıldığı bir kitap yaptı. İnsanlığa bundan sonra düşen görev onu ezberleyip koruyarak başkasına ulaştırmaktır. Onu ihmal edip kaybedenden, onun dışında hiçbir şey kabul edilmeyecektir. Hasan bin Muhammed Kuran’ın dışında bir vahyi reddettiği için insanların bilmediği gizli bir vahiy ve gizli bir ilimle hidayete erdiklerini iddia eden Sebeiler’i düşman ilan etmiştir. (Bakınız; İrca Kitabı, sayfa 20-24 ve Türkler’in İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, sayfa 72, Doç. Dr. Sönmez Kutlu)

İrca kitabında tek bir hadise yer verilmeden yukarıdaki izahların yapılması, İrca kitabının yazarının bugün seslendirdiğimiz fikirlerle aynı temel mantığa sahip olduğunu göstermektedir. Gerek Mürcie’nin fikirlerini seslendiren bu kitap, gerek Hariciler’in hadisçilere cephe alması, gerek Mutezile’nin aklı kucaklayıp, hadisleri dışlayan yaklaşımı; Abbasi siyasi otoritelerinin hadisçi, mezhepçi dini anlayışı resmi görüş olarak zorla kabul ettirdiği döneme kadar hadisçi, mezhepçi dinin gördüğü dirençlere örnektir.
http://www.kurandakidin.net/bolumler/13-dini-uydurmacilikta-emeviler-abbasiler-ve-diger-tarihi-sebepler.asp - http://www.kurandakidin.net/bolumler/13-dini-uydurmacilikta-emeviler-abbasiler-ve-diger-tarihi-sebepler.asp

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 14:50

BAŞÖRTÜSÜ KONUSU VE İNCİLDEN İBRETLİK BİR BÖLÜM, YORUM SİZLERİN. (#1631)

Günümüzde bizlere kadının başını örtmesi gerektiği konusunda birçok rivayetler anlatılır. Kurandan delil istendiğinde de her şeyin kuranda açıkça yazmayacağı söylenir. Yine içi rahat olmayanlar Nur suresi 31. ayetinde geçen bir cümleden, bakın aslında Allah kuranda bu ayetinde başında örtülmesi emrini dolaylı veriyor diye örnek verirler. Ayette geçen örtü kelimesini başörtüsü anlamı verilerek (Örtülerini( başörtülerini) göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. ) cümlesinden Allahın kadının saçlarını örtmesi gerektiği emri çıkarılmıştır. Düşünebiliyor musunuz onca fırtınalar koparılan başörtüsü Allah emridir diye kurandan çıkarılan emir bu cümleden anlaşılıyormuş. Ayette geçen o kelimenin başörtüsü olması durumunda bile emir başın örtülmesi değil göğsün örtülmesi olduğu o kadar açık ki. Hâlbuki bakın Allah gönderdiği ayetleri iyice anlayabilmemiz için nasıl çeşitli örnekler verdiğini açıklıyor. Sizce şimdi yazacağım ayetleri tebliğ alan bir toplum, yukarıdaki cümleden her ne anlamda yazarsanız yazın örtü ya da başörtüsü kelimesiyle, acaba Allah kadın saçını örtmelidir emrimi çıkıyor lütfen aklı olan birazcık düşünsün. Acaba bir cümlede açıkça söylemeyip ve de kuranın hiçbir yerinde başka tek bir söz dahi bahsetmeden böyle bir emir verir mi Allah, şimdi de ona bakalım. Bakın Allah ne diyor?

(Kehf Sur54. ayet; Yemin olsun, biz, bu Kuran`da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır. )

(İsra suresi 89. ayet; Yemin olsun, biz bu Kur`an`da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler. )

(Nisa Suresi 174. ayet; Ey insanlar! Size Rabbinizden apaçık, çok parlak ve güçlü bir kanıt gelmiştir. Biz size, her şeyi açık seçik gösteren bir ışık gönderdik. 175. ayet; Allah`a inanıp O`na sarılanları O, kendisinden bir rahmetin ve lütfun içine sokacak ve onları kendisine ulaşan dosdoğru bir yola kılavuzlayacaktır. )

Değerli arkadaşlarım, kardeşlerim yukarıda okuduğunuz sözler Yüceler yücesi RABBİM İN SÖZLERİ. Ne diyor hatırlayalım. insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. Yemin olsun, biz bu Kuran`da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Size Rabbinizden apaçık, çok parlak ve güçlü bir kanıt gelmiştir. Şimdide düşünelim, her türlü örneği değişik ifadelerle verdim diyen Rabbim, acaba kadın saçı haramdır başını örtmelidir emrini vermiş olsaydı, yukarıda Nur suresinden verdiğim örnekte olduğu gibi, göğsün örtülmesi emrinin içinde açık değil de gizlice mi verirdi? Her benzetmeden nice örnekleri sıraladık diyen Rabbim, kadın saçını örtmelidir emrini açıkça kuranda asla yazmadan Nur suresi 31. ayette göğsünüzü örtüyle, ya da söyledikleri gibi başörtüyle örtün seklinde mi bizlere verirdi, yoksa her benzetmeden nice örnekleri sıraladık diyen Rahman bunu da açıkça yazmaz mıydı dersiniz? Bizlere Rabbinizden apaçık ve çok parlak güçlü kanıt getirdiğini söylüyor Kuran, acaba kadın saçının örtülmesi Allah emri olsaydı, güçlü ve apaçık kitap, kadın saçını örtmelidir diye yazmaz mıydı dersiniz?

Değerli arkadaşlarım şimdide bakalım acaba bize öğretilenler nerede yazıyor? Kadın saçını mutlaka örtmelidir diyen, hatta işi ileri götürüp kadın saçını açacaksa başını traş etmesi gerektiğini söyleyen, kadının Allah a başı açık dua etmesinin uygun olmadığını açıklayan kitap sizce hangisi olabilir? İşte size İncil den bir bölüm, bakın ne kadar açık ve net yazıyor kadının başının örtülmesi gerektiğini. Tabi sorumlu oldukları kitap İncil se sözüm yok. Yok, eğer Rabbim sizleri bu kitaptan sorumlu tutuyorum diyor da, birileri sorumluluk sahasını şaşırıyorsa, bence dikkatlerini toplamaları gerektiğini öneririm. Bakın Allah aklını kullanmayanlara ne diyor? ( Enfal sur. 22. Çünkü yeryüzünde debelenenlerin Allah katında en kötüsü, akıllarını işletmeyen sağır-dilsizlerdir. )

Neden apaçık kuran varken elimizde, birilerinin sözlerini doğrulamak adına Rahmanın sözlerini görmezden gelelim. Aklın yolu birdir o da rehber KURAN. Allah kadının saçının örtülmesi emrini verseydi acaba gizli kapaklı herkesin anlayamayacağı şekilde mi verirdi. Yoksa şu anda Hıristiyanların inandığı İncil deki gibi apaçık ve net bir şekilde mi? Karar ve yorum sizlerin. Herkes kendisinden sorumlu ve tek başına hesap verecek, hesabınıza geldiği gibi iman edin ama sonucuna da katlanın, bana böyle öğrettiler diyerek işin içinden sıyrılmak yok, Rabbim gönderdiğim rehberi okuyun ve onu anlamaya çalışın, daha sonra da onun gösterdiği yoldan gidin diyor. Demek ki bana öyle söylediler diyerek işin sorumluluğundan kaçamayız. Lütfen düşünün acaba günümüzde bize başörtüsü konusunda öğretilenler İncil de çok açık yazıyor, acaba kuranda neden yazmıyor dersiniz?

SAYGILARIMLA
Haluk GÜMÜŞTABAK



İncil den alıntıdır; (Pavlusun mektupları)

1. Korintliler 11:

5 Ama başı açık dua ya da peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür. Böylesinin, başı tıraş edilmiş bir kadından farkı yoktur.
6 Kadın başını açarsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün.
7 Erkek başını örtmemeli; o, Tanrı`nın benzeri ve yüceliğidir. Kadın da erkeğin yüceliğidir.
8 Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı.
9 Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı.
10 Bu nedenle ve melekler uğruna kadının başı üzerinde yetkisi olmalıdır.
11 Ne var ki, Rab`de ne kadın erkekten ne de erkek kadından bağımsızdır.
12 Çünkü kadın erkekten yaratıldığı gibi, erkek de kadından doğar. Ama her şey Tanrı`dandır.
13 Siz kendiniz karar verin: Kadının açık başla Tanrı`ya dua etmesi uygun mu?
14 Doğanın kendisi bile size erkeğin uzun saçlı olmasının kendisini küçük düşürdüğünü, kadının uzun saçlı olmasının ise kendisini yücelttiğini öğretmiyor mu? Çünkü saç kadına örtü olarak verilmiştir.

http://www.diniyazilar.com/dy/oku/1631/basortusu-konusu-ve-incilden-ibretlik-bir-bolum-yorum-sizlerin-.htm - http://www.diniyazilar.com/dy/oku/1631/basortusu-konusu-ve-incilden-ibretlik-bir-bolum-yorum-sizlerin-.htm

 



-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 16:23
Hadislerin itikadi konularda neden delil olamayacağını hadis dalındaki araştırmaların sonuçlarından yola çıkarak ortayan koyan bir derleme.

1. Hadis nedir:

  • Hadis peygamberimizin söylediği söylenen sözleridir. Ona aitliği konusunda kesinlik yoktur, yani zannidir. İçinde peygamberin sözünün bulunma ihtimali vardır. Hadislere ‘içinde Peygambere (a.s.) ait sözlerin bulunması ihtimali olan metinler.’ gözü ile bakılmalıdır.

2. Hadisler Zannidir:

Sebepleri:

1. Hadisler Kur’an gibi Allah’ın koruması altında değildirler. Bu da hadisleri, şeytanın, nefsin, İslam düşmanlarının, dikkatsizliklerin, yanılmaların, iyi niyetli uydurmaların ve benzeri şeylerin etkisine açık bırakıyor.

2. Hadisleri ve onları rivayet eden kişileri değerlendiren hadis alimleri masum değildirler, hatadan uzak değildirler. Bu alimlerin hiçbirine vahiy gelmiyor, yaptıkları yanlışlar vahiyle düzeltilmiyordu. Dolayısıyla gösterdikleri çabalardan tam inanç elde edilemez. İnsanlar, daha Peygamber hayattayken, onun bir sözü söyleyip söylemediği, söylemişse şöylece bir anlama gelip gelmediği hususunda ihtilafa düşmüşlerdir.

Alimlerin yanılgılarının değişik şekilleri olabilir: örn.: hadisleri nakleden ravileri yanlış değerlendirmiş olabilirler. Güvenilir olmayan kişiler, -kusurları bilinmediğinden, tesbit edilemediğinden, saklı kaldığından- güvenilir kabul edilmiş olabilir, alimler ravilere aldanmış olabilirler. (Peygamberimiz de ‘siz beni aldatabilirsiniz’ diyordu), çünkü insanların iç hallerini bilmek çok zor, ravi münafık olabilir (her şeyi bilen Allah’tır, peygamberimiz de kendi çevresindeki münafıkları bilmiyordu)

Bir hadis aliminin zayıf saymadığı bir raviyi veya hadisi, diğer bir hadis aliminin zayıf sayması daima ihtimal dahilindedir. Muhaddisler Buharinin 80 ravisini zayıf görmüşlerdir. Gerçekte bu sorun çok çetin bir sorundur. İnsanların iç hallerini bilmek mümkün değildir. Açık hatalar görülür ama gizlide yapılanlar bilinmez.

Cerh ve tadil alimlerinin önde gelenlerinden olan Abdurrahman ibn Mehdiye göre güvenilir olan nice raviler vardır ki, Yahya b. Said el Kattan’a göre güvenilir değildirler. Oysa ravi tenkidinin temel danışma odakları bu iki şahıstır.

Örnek: Hakkında çelişkili hüküm verilenlerin en bariz örneklerinden biri de İkrimedir. Sahabe İbn Abbas’ın kölesi olan İkrime bazı hadis alimleri tarafından yalancılık ve Harici görüşler benimsemekle, yöneticilerin ödüllerini kabul etmekle suçlanmış ve yalanından bir çok örnek anlatılmıştır.

Mesela Tabiinden(sahabe sonrası nesil) Said b. Müseyyeb kölesi Bürde: ‘İkrime’nin İbn Abbas’ın üstüne yalan atması gibi sen de benim üstüme yalanlar atma’ dediği anlatılır. Bu zat İkrime’nin birçok hadisini yalanlamıştır.

Kasım da:’İkrime yalancıdır. Sabahleyin bir hadis söyler, akşamleyin onun tersini söyler.’ demiştir.

Bunların yanında İkrime’yi güvenilir, sağlam görenler de vardır. Taberi ona tam güvenmiş, tefsirini ve tarih kitabını onun aktardığı hadislerle doldurmuştur. Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Main gibi hadisçiler de İkrime’yi sağlam görmüşlerdir.

Bundan dolayı Buhari onun sağlamlık tarafını yeğliyerek ondan bir çok hadis rivayet etmiştir. Müslim ise onun yalancılık tarafını daha kuvvetli bulmuş ve bir tek hadis dışında ondan hadis almamıştır. Hac konusunda ondan aldığı hadisi de Said b. Cübeyr’den yaptığı rivayetle desteklemiştir.

Bu örneklerden olayın sübjektifliği, zanniliği ortaya çıkıyor.

3. Hadisleri rivayet eden kişiler(raviler) güvenilir de olsalar masum değildirler ve dolayısıyla yanılabilirler, hata yapabilirler, hadisi yanlış anlayabilirler, maksadının dışında anlayabilirler, unutabilirler, eksik, yanlış veya fazlalıkla rivayet edebilirler.

4. Raviler iyi niyetle hadis uydurmuş olabilirler, ki tarihte böyle hadislerin de uydurulduğu tesbit edilmiştir. İmam Müslim Cerh alimi Yahya b. Said el Kattan’ın şu ifadesini rivayet eder:’Salih kişileri hadiste olduğu kadar hiçbir şeyde yalancı görmedik.’(Müslim, Sahih, (Mukaddime), C. I, S. 13) Bu noktadan bakıldığında da hadisin gerçekten iyi niyetle uydurulmadığının garantisinin verilemeyeceği ortaya çıkıyor, velev ki ravi bunu itiraf etsin.

5. Hadislerin söylendiği ortam, zaman ve zemin, muhatabın kimliği gibi şartlar da (sebebi vürud) önemlidir. Hadis kaynaklarında genelde bu bilgiler bulunmuyor. Halbuki bağlamından(Zusammenhang) kopartılan hiçbir söz yanlış anlaşılma riskinden muaf değildir. Resul ‘karnınıza taş bağlayın’ demiştir. İçinde bulunduğu şartları düşünmeden bunu yaparsanız anlamsız bir hareket olur.

6. Hadisler Peygamberimizin vefatından çok sonraları yazıya geçirilmiştir. Bu zaman zarfında (150-200 sene boyunca) kulaktan kulağa ağızdan ağıza dolaşmışlardır. Bu kadar süre geçince bir sözü tam eksiksiz nakletmek , değişikliğe uğramadan nakletmek her zaman mümkün olmayabilir.

7. Yine hadis alimlerinin ittifakla bildirdiklerine göre, hadislerin kelimeleri /lafızları Peygambere ait olmayıp, sadece Peygambere ait manaları hadis ravileri tarafından lafızlandırılmış şeklidir, yani kendi kelimeleriyle,ifadeleriyle aktarmışlar. Raviler o sözü, kendi anladıkları biçimde ve kendi sözleriyle anlatmışlardır. İkinci duyan da aynı ölçü ile hareket ederse, Peygamberin sözünün 200 yıl sonrasına kadar ne derece tam onun söylediği biçimde gitmiş olur? Bundan dolayı peygamberden nakledilen sözler arasına bilerek veya bilmeyerek pek çok başka sözler ve düşünceler karışmış olabilir. Bu hiç bir hadisin tam olarak ve aslına uygun olarak gelmediği anlamına gelmez. Söylenmek istenen nesilden nesile yapılan manaca sözlü aktarımlar hadislerin anlamlarını değişşik şekillere dönüştürebiliyor. Bu da hadislerin zanni oluşuna delalet ediyor.

Onun için Süfyan Sevri: ‘ Eğer size anlattıklarımı kalıb olarak anlatsam, bir tek hadis bile anlatamam’ demiştir.

Kendi naklettiği hadislerin Mervan’ın emri ile yazıya aktarıldığını duyan sahabeden Zeyd b. Sabit: ‘Ne biliyorsunuz, belki size söylediğim şey, benim anlattığım gibi değildir.’ der ve kızar.

3. Yapılan hadis tanımının doğru olduğunu gösteren sahabeye kadar dayandırılan örnekler vardır:

  • Ebu Amr eş Şeybani anlatıyor:’ İbn. Mesud’un yanında bir yıl kaldım. Hadis rivayet ederken ‘Peygamber buyurdu’ demezdi. Eğer bu ifadeyi kullanırsa O’nu bir titreme alırdı ve ‘Peygamber böyle veya bu mealde buyurdu’ derdi.

Bu rivayetten İ. Mesudun hadis rivayeti konusunda ne kadar titiz ve dikkatli olduğu ortaya çıkıyor. İ. Mesud’un sahabe yani peygamberin sözlerini bizzat dinlediği unutulmamalı. O bile ‘peygamber sözü’ demiyorsa ondan sonra gelenler acaba nasıl bir titizlik göstermeleri gerekir. (Tevhid ve Değişim, C. Vatandaş, S. 86)

  • İbn Ebi Leyla’nın ‘Zeyd b. Erkam’ın yanına gidip de bize hadis rivayet etmesini istediğimizde ‘Artık biz yaşlandık ve unuttuk. Resulden hadis rivayet etmek çok güç bir iştir.’ cevabını alırdık’ sözleri de bu anlatılan sahabenin de konuyla ilgili tavrını gösteriyor. (a.g.e., s. 87)
  • Hadis yazmayı hoş karşılamayan İ. Abbas’ın sadece 20 civarında hadis rivayet etmesine karşılık, fetvalarının ciltlerce kitap doldurması ve bu nedenle miras olarak bir hayvan yükü kitap bırakmış olması da anlamlıdır.
  • Tabiinin büyüklerinden olan İbrahim en Nehai (Ebu Hanifenin hocasıdır) sadece bir hadis rivayet eder ve bunun üzerine ‘Hz. Peygamberden bundan başka hadis ezberlemedin mi?’ diyenlere, ‘Evet ezberledim. Ama ‘Abdullah şöyle dedi’ ‘Alkame böyle dedi’ demek bana daha sevimli geliyor’ cevabını verir.
  • Başka bir tabiin büyüğü olan Şabi: ‘Hadisi Hz. Peygamberden başkasına nisbet, bana daha sevimlidir. Eğer hadiste noksanlık veya fazlalık olursa Hz. Peygamber’den başkasına ait olmuş olacaktır’ diyerek, konunun esasını açıklar.
4. Hadisler Toptan Reddedilemez:

Resulullahın, Allah’ın ortağı olmadığına inanarak, akıllıca davranıp hadisleri ne toptan reddetmek, ne de toptan doğru kabul etmeliyiz. Zaten bu işle ilgilenen imamlar da böyle yapmışlardır. Biz kolaycılığa kaçmamalıyız. Toptan kabul de toptan reddedicilik de kolaycılıktır. Bunun için bize intikal eden rivayetleri çok iyi bir süzgeçden geçirmemiz gerekir. Kur’an ışığında ne denli sağlam olduğuna bakmalıyız. Bu işte yanılabiliriz de. Bizden öncekiler de yanılmışlardır. Yanılmayan yalnız ALLAH’tır.

Bir çuvalda çürük bir patates var diye bütün çuval atılmaz, ayıklanır. Aynısını biz de yapmak zorundayız, çünkü aklen de bütün hadislerin uydurma olması mümkün değil.

Güvenilir de olsa, hiç bir ravinin hataya düşmekten korunmuş (masum) olmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır. Kişi rivayeti olan sözler inanç temeli yapılamaz. Çünkü kişinin iç dünyasını bilmek çok zor.

 

5. Mütevatir hadislerin itikadda durumu:

Mütevatirin tanımı; yalan söyleme­leri aklen mümkün olmayan bir cemaa­tin yine yalan söylemeleri mümkün ol­mayan bir cemaate rivayet etmeleriyle bize kadar ulaşan haber, şeklinde ya-pılmıştır.Ve ardından böyle bir ha­berin yakîn ifade edeceği, dolayısıyla akideye taalluk eden meselelere mesned olabileceği savunulmuştur.

Fakat burada karşımıza iki zorluk çıkmaktadır:

a) Mütevatir haberlerin azlığı ve bu­na rağmen yine de Kur'an gibi tevatür derecesine ulaşamaması. Mütevatir hadislerin sayısı hakikaten çok azdır. İbn Salah mütevatire misal olarak yal­nızca 1 hadis gösterebileceğini, onun da "men kezebe aleyye..." hadisi oldu­ğunu söylemişti.(1)

Gerçi mütevatir hadislerin çokluğu da savunulagelmiştir. Denilmiştir ki; iş­te dünyanın doğusunda ve batısında elden ele dolaşan bu hadis kitapların­daki hadisler mütevatirdir, kimse onla­rın hakikatini inkar edemez...

Bizi burada ilgilendiren böylesi bir meşruiyet aramaktan ziyade, bu hadis­lerin itikada temel teşkil edip edemeye­cekleridir. Kur'an Rasulullahtan bu ya­na hiç bir grup, fırka ve mezhebin üzeri­ne ihtilaf etmediği ve hatta ittifak ettikle­ri tek kaynak olmuştur. Ne bir ayet az, ne de bir ayet fazla. Birbirlerini tekfir eden, meydanlarda birbirlerine kılıç çe­ken insanlar, sadece "kitap" üzerinde müttefik olmuşlardır. İşte tevatür bu­dur.

Halbuki hadis için aynı şey sözkonusu değildir. İbn Salah'ın mütevatir olarak gösterdiği "men kezebe aley-ye..." hadisinin bile bir çok varyantı mevcut olup lafzen mütevatirliği tartı­şılmaktadır. Bazılarında "müteammiden" kelimesi eklenmişken, diğer bazı­ları yalın halde rivayet etmişlerdir. Bir de bu hadis tartışmasının sadece Ehl-i Hadis ekolü arasında yapıldığını gözetmemiz gerekir. Halbuki öte yan­dan Ehl-i Sünnet, Şia, İbadi, Zeydi, Mutezili denen büyük bir kitle mevcut. Ve bunlardan, bir hadis konusunda birinin kabul edip deliller ileri sürdükleri hu­suslara diğeri aynı şekilde deliller geti­rerek karşı çıkmaktadır, işte bu nokta çok önemlidir. Zira bu dinin akidesi böyle tartışmalara taraf olarak değil, bi­zatihi tüm tarafların ittifak ettiği her yö­nüyle muhkem (korunmuş) bir kaynak­la oluşturulabilir.

b) İkinci zorluk da akideyi oluşturan esasların gaybi oluşu ve gaybın da an­cak Allah'ın bilgisi dahilinde oluşudur. Rasulullah (s) da ancak Kur'an'da bildi­rildiği kadarıyla gaybe muttalidir ve bu bilgileri tüm insanlığa tebliğ etmiştir. O kendisine vahyedilen herhangi bir vah­yi yanında tutmaya, bilgisini kendisine saklamaya muktedir değildir. (2)

Mütevatir olan hadislerde Kur"an dışı bir gaybi ihbar” bulunması düşünülemez. Böyle bir şey teorik olarak tamamen imkansızdır, hatta muhaldir. Eğer, mütevatir olduğu söylenen bir hadisde böyle bir gaybi ihbar varsa, o ne hadistir, ne de mütevatirdir. Daha doğrusu, bilhassa mütevatir olmadığının açık delilidir. Çünkü Allah Kitabı’nda, Rasulü’nün gaybı bilmediğini, onun da risaletin dışında normal bir beşer olduğunu açık açık bildirmektedir. Bu konuda hiçbir kuşku bulunmamaktadır. Dolayısıyla herhangi bir hadiste gaybi ihbar bulunamaz. Bu alanda kur’an’dan başka ne mütevatir mevcuttur, ne de gaybi ihbarın kur’an’dan başka kaynağı olabilir diye inanmazı zaruridir. Allah kendi bilgisine hiç kimseyi ortak kılmamıştır.

6. Hadislerin Zanniliği ile ilgili Alimlerin Sözleri:

  • ‘İlim ehli ve dört mezhep imamı bu görüştedirler: Malik, Ebu Hanife, Şafii ve bir rivayete göre İbn Hanbel. Başka bir rivayette ise İbn Hanbel’in farklı düşündüğü zikredilmiştir.’ (Akaid ve Şeriat I, Mahmut Şeltut, S. 71)
  • Ahad hadislerin akideye delil olmadığı hükmü başta İmam Azam Ebu Hanife, Ebu Zusuf, Muhammed, Gazali, Razi ve ünlü kelamcı Taftazani olmak üzere birçok alimin üzerinde ittifak ettiği bir görüştür.’ (İman Risalesi, Mustafa İslamoğlu, s. 94)
  • İmam Şafii: ‘Haberi ahad olan ve üzerinde icma edilmeyen sünnetle de hüküm verilir. Bu durumda da zahirde hak ile hükmettik deriz. Çünkü böyle bir hadisi rivayet eden yanılmış olabilir.’(er-Risale, s. 599)(Fıkıh Usulü, Ebu Zehra, s. 173)
  • İmam Şatibi: Ahad haberlerde hata ve unutma ihtimali vardır. Ancak galip olan doğruluktur.’ Başka bir yerde şöyle diyor: ‘Eğer deliller ahad haber türünden iseler, bunların katilik ifade etmedikleri açıktır.’(Şatibi, el-Muvafakat, S. 29)
  • İmam Gazali el-Mustasfa isimli eserinde:‘Haberi-ahad bilgi ifade eder mi?’ sorusunu şöyle cevaplandırıyor: ‘Haberi-i ahad bilgi ifade etmez. Bu husus zorunlu olarak bilinmektedir. Nitekim biz her duyduğumuz şeyi tasdik etmeyiz. Yine şayet haberi ahadı tasdik edecek isek, iki haber arasında bir çelişki takdir ettiğimizde iki zıt şeyi nasıl tasdik edebiliriz.’(Mustasfa I, s. 219) Yine Gazali hadis kelimesini de içine alan haber kavramını şöyle tarif ediyor: ‘Doğru ve yalan olması ihtimal dahilinde olan sözdür.’ (Tevhid ve Değişim, C. Vatandaş, S, 199)
  • Taftazani: Şerhul Akaid isimli eserinde ahad hadislerin zann ifade ettiklerini ve itikadda ölçü ve delil olmadığını ifade etmiştir: ‘Haberi ahad ilim ifade etmez. Zira bu çeşit haber ve hadislerin peygambere aidiyeti hususunda birtakım şüphe ve tereddütler ortaya çıkmıştır.’ S. 301’de daha açık bir şekilde: ‘Haberi ahad fıkıh usulünde anlatılan şartların hepsini üzerinde toplaması halinde bile, sadece zann ifade eder. İtikadi konularda ise zanna itibar edilmez. Özellikle ahad bir haberde rivayet ihtilafı olabilir ve o haberi kabul etmek, Kur’an’ın zahirine muhalefet edilmesi neticesine ulaşmayı gerektirirse ona hiç itibar edilmez.’
  • Esnevi:‘Sünnet gelince, onun ahadı zanndan başka bir şey ifade etmez.’ ‘Ahad rivayet, etse etse zann ifade eder. Allah, furuu teşkil eden ameli meselelerde zannı caiz görürken, Usulid Dini (İnancı) oluşturan ilmi meselelerde caiz görmemiştir.’ (Akaid ve Şeriat I, Mahmut Şeltut, S. 72)
  • İmam Pezdevi:‘Ahad hadislerle ilgili – yakini ilim iddiasına gelince bu- hiç kuşkusuz batıl bir iddiadır. Çünkü haberi ahadın ihtimalli olması kaçınılmazdır.’Haberi vahid ilim ifade etmediği için itikada raci hususlarda hüccet olamaz. Zira itikadi hususlar, yakine/kesinliğe mebnidir/dayanır. Ancak amel kasdolunduğunda hüccet olabilir.’ (Akaid ve Şeriat I, Mahmut Şeltut, S. 72)
  • Abdulaziz el-Buhari:‘Bu hadislerin Peygambere ittisalinde şekil ve mana yönünden şüphe vardır. Şekil bakımından şüphe, Peygambere ittisalinin kesin olarak sabit olmamasındandır...’(Keşfu’l Esrar, 3/990; Ebu Zahra, Fıkıh Usulü, s.109)
  • Meşhur hadis alimi İbnu Salah:‘ ‘Bu hadis sahihtir’ dediklerinde bunun anlamı; o hadisin diğer sıfatları da haiz olup, senedinin muttasıl(kopuksuz) olduğudur. Söylendiği hususta sıhhatinin kati oluşu sahih hadisin şartlarından değildir.’
  • Hadisçi el-İraki:‘Hadis ehli bir hadis için ‘Bu hadis sahihtir.’ dediğinde bize göre onların muradı; güvenilir ravi için de unutma ve hata sözkonusu olduğu için bu hadisin, söylendiği husustaki sıhhatinin kesin oluşu değil isnadının zahirinin sahih oluşudur.’
  • El-Hakim:‘İsnadında son derece güvenilir(sika, zapt) raviler bulunan nice hadisler vardır ki illetli/hastalıklı ve boştur.’ (Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, S. 311)
  • Prof. Dr. Fahrettin Attar:‘Ahad hadis, zanni bilgi ifade eder, yani kesin bilgi ifade etmez. Çünkü bunların, Hz. Peygambere ittisalinde(dayandırılmasında) şüphe vardır.’(Fıkıh Usulü, S.42)
  • Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra:‘Haberi ahad sened bakımından zannidir.’ (Fıkıh Usulü, S. 142)
  • Geçen asrın Türkiyeli hadis alimlerinden Ahmed Naim Bey:‘Her hadisi tenkidden salim hiçbir kitap yoktur.’(s. 254, Cilt 1) ‘Vakıa Buhari’de de senedinde kopukluk bulunan epeyce hadisler vardır.’ (S. 217)

 

Hadisler konusunda alimlerin çoğunluğunun görüşü bunların zanni olduğudur. İbn Hazm, İbn Teymiyye ve bazı bilginler ahad hadislerin kesin ilim ifade ettiğini söylerler. Ancak güvenilir de olsa, hiç bir ravinin hataya düşmekten korunmuş olmadığı yani masum olmadığı hatırdan çıkarılmamalı.

Ömer Karaaslan, kuranislami.com



(1) Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, AÜİF Yayınları, s. 348

(2) Hakka Suresi 46. ayet, Hud Suresi 12. ayet

http://kuranislamicom.h867114.serverkompetenz.net/index.php/iman-/-Akide/itikadda-Metod/itikatta-Hadislerin-Yeri.html - http://kuranislamicom.h867114.serverkompetenz.net/index.php/iman-/-Akide/itikadda-Metod/itikatta-Hadislerin-Yeri.html
 


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 16:28
 
38,39,40.
Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah’dan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.
41.
O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!
42.
Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!
43.
O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.
44,45.
Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı mutlaka onu kudretimizle yakalardık.
46.
Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.
47.
Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.
48.
Şüphesiz Kur’an Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.
 
hakka suresi


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 16:30
12.
(Ey Muhammed!) Belki de sen, (müşriklerin) “Ona bir hazine indirilseydi veya beraberinde bir melek gelseydi ya!” demelerinden dolayı sana vahyolunanlardan bir kısmını gözardı edeceksin ve o yüzden göğsün daralacak. Fakat sen, ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.
 
hud suresi


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 18-Haziran-2009 Saat 17:01
Miraç Mucizesinin olmadığını kanıtlayan bir yazı. Kuran'da sadece İsra olayı tasdiklenmektedir. <!--[endif]-->

Hadis ve tarih kitaplarında anlatılan ve geleneksel kültürümüzde yer etmiş şekli ile miraç; Hz. Muhammed(sav)'in göğe yükselip, huzura kabul edilerek Allah'la bizzat görüştüğü sanılan olayın adıdır. Bu görüşmenin şöyle gerçekleştiğine inanılmaktadır:

Hicretten bir yıl ya da on yedi ay önce, Recep ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşen miraç olayının iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz.Peygamber, Mescidü'l -Haram'dan Beytü'l- Makdis'e(Kudüs) götürülür. Kur'an gece yürüyüşü anlamına gelen bu aşamayı İsra suresinin birinci ayetinde şu şekilde anlatmaktadır:

"Eksiklikten uzaktır O(Allah) ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüttü, ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye.(böyle yaptık). Gerçekten O, işiten, görendir."

İkinci aşama ise Hz.Muhammed (sav)'in Beytü'l Makdis'ten (Mescid-i Aksa) Allah'a yükselişi oluşturur. Kur'an'da anılmayan ve Miraç denilen bu olay çok sayıda hadisle(!) ayrıntılı biçimde anlatılır.

Hadislerde verilen bilgilerin hepsini buraya almaya gerek örmediğimizden konuyu özetlemeye çalışacağız, isteyen daha detaylı bilgi için hadis kitaplarının konu ile ilgili bölümlerine bakabilir. Buna göre Miraç olayı özetle şöyle gerçekleşmiştir:

Peygamber, Kabe'de uykuda olduğu bir sırada Cebrail gelip göğsünü yarıyor, kalbini zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet dolduruyor. Burak adlı bir binekle Mescid-i Aksaya götürüyor. Burada diğer peygamberler tarafından karşılanan Hz.Muhammed(sav), onlara imamlık yaparak namaz kıldırıyor. Daha sonra yanında Cebrail olduğu halde göğe doğru yükselmeye başlıyorlar. Göğün birinci katında Hz.Adem(as), ikinci katında Hz.İsa(as)ve Hz.Yahya (as) üçüncü katında Hz.Yusuf(as), dördüncü katında Hz. İdris(as), beşinci katında Hz.Harun(as), altıncı katında Hz.Musa(as), yedinci katında Hz. İbrahim(as) ile görüşüyor. Cebrail ile birlikte süren bu yükseliş Sidretü'l Münteha'ya kadar devam ediyor. Cebrail; "Buradan öteye geçecek olursam yanarım" diyerek orada kalıyor.

Hz.Peygamber(sav) Refref adlı bir binekle yükselişini sürdürerek Allah'ın huzuruna varıyor. Bu yükseliş sırasında kendisine cennet ve cehennem gösteriliyor, ümmetinden Allah'a şirk koşmamış olanın cennete gireceği müjdesi veriliyor önce elli vakit namaz farz kılınıyor; Allah'la yapılan pazarlık neticesinde elli vakit namaz beş vakte indiriliyor.

Allah'la görüşmeyi tamamlayan Hz.Muhammed(sav), dönüşte Musa (as)'a uğruyor. Musa: "Ne ile emrolundun?" diye soruyor. Hz.Muhammed(sav): "Elli vakit namaz" diye cevap veriyor. Bunun üzerine Musa (as): "Hergün elli vakit namaz çok fazla, buna ümmetinin gücü yetmez. Rabb'ine söyle bunu azaltsın" diyor. Hz.Muhammed(sav)'de yeniden Allah'a giderek vakit sayısını azaltmasını istiyor, Allah'ta on vakit azaltıyor. Peygamber dönüşte yeniden Hz.Musa(as)'a uğruyor. Hz.Musa "bu kadarı da çok, git Allah'tan biraz daha azaltmasını iste" diyor. Hz.Musa(as)'ın bu uyarıları ile namaz beş vakte indirilinceye dek Hz.Muhammed(sav)'in Allah'la görüşmeye gidip gelişi devam ediyor. Peygamber, namaz beş vakte indirildikten sonra yeniden Hz.Musa'ya uğruyor. Musa bu beş vaktin de çok olduğunu http://kuranislamicom.h867114.serverkompetenz.net/index.php/Tartismali-Konular/Tartismali-Konular/Mirac-Mucizesi.html#_ftn1 - yüzünün kalmadığını belirterk beş vakte razı olduğunu söylüyor. Ve miraç olayı böylece tamamlanmış oluyor.

Olayın birinci aşaması ayetle sabittir. Bu konuda hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Bizim itirazımız olayın ikinci aşamasıyla, yani miraç kısmı ile ilgilidir. Allah, bir kısım ayetlerini göstermek amacıyla kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, Mescid-i Aksa'ya yürüttüğünü söylemektedir. Kur'an bu ayetlerin/belgelerin neler olduğu konusunda herhang bir bilgi vermemektedir. Bu tamamen gaybi bir konu olup, Kur'an bu konuda başka hiçbir şeyden söz etmemektedir.

Şimdi miraç hadisesinin neden uydurma olduğunu izah etmeye çalışalım. Muhaddisinden siyercisine, aliminden cahiline varıncaya kadar, İslam toplumunun büyük bir çoğunluğunca gerçekliği kabul edilen miraç olayı, Kur'an'ın dışında başka kaynaklara dayandırılan bir olaydır. Ve olay tamamen oydurmadır.

Aslında olayı nakleden hadisler üzerinde düşünüldüğünde, olayın uydurma olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır. Ancak hadislerdeki çelişkilere değinmeden önce, olayı Kur'an açısından değerlendirmeye çalışalım:

1 - Konunun başında da izah etmeye çalıştığımız gibi Kur'an, Hz. Muhammed'e mucize verilmediğini söylemektedir.

2 - Kur'an, gece yürüyüşünün nasıllığı hakkında hiçbir ipucu vermemektedir. Eğer olayın mucize yönü bulunsaydı açık olması gerekirdi. Zira mucizenin açık ve anlaşılır olması şarttır. Oysa olay tamamen peygamberin şahsında gerçekleşmiş bir olay olup mahiyeti bilinmemektedir.

3 - Namazın ilk kez Hz.Muhammed ve ümmetine farz kılınan bir ibadet olmayıp, daha önceki ümmetlere de farz kılınan bir ibadet olduğu Kur'an'da açıkça belirtilmektedir.

"Kitap'ta İsmail'i de an. Çünkü o sözünde duran, elçi bir peygamberdi. Halkına namaz kılmayı, zekat vermeyi emrederdi..." (Meryem -54,55)

4 - Kur'an'da namazla ilgili onlarca ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerde namazın vakitleri, şartları ve önemi vurgulanmaktadır. Söz konusu ayetler değişik zaman aralıklarında vahyedilmiş olup, her biri başta namazın rükünleri ve vakitleri olmak üzere birçok değişik boyutunu anlatmaktadır. Şayet namaz Miraçla belirlenmiş olsaydı ayrıca Kur'an'da bu kadar değişik şekilde anlatılmazdı. Özellikle vakitleri bildiren ayetlere bakıldığında her bir vaktin değişik bir ayetle belirtildiği görülmektedir. Miraç hadisesinde namazın vakitleri belirlenseydi Kur'an'ın değişik yerlerinde vakitler konusu tekrar tekrar işlenmezdi.

5 - İsra suresinden önce inen surelerde de hatta ilk indiği konusunda ittifak bulunan sure olan Alak suresinin onuncu ayetinde de namazdan söz edilmektedir. "Gördün mü şu men edeni. Namaz kılarken bir kulu(namazdan)? (Alak -9,10); "Rabb'inin adını anıp namaz kılan."(Ala - 15). Oysa ki miraç olayının vahyin on ikinci yılında olduğu iddia edilmektedir. İlk inen Vahiy ile İsra suresinin indiği zaman aralığında birçok ayette namazdan detaylı bir şekilde söz edilmektedir. Yani namaz Miraç hadisesinden çok önce farz kılınmış bir ibadettir.

6 - Allah'a mekan izafe edilemez. Oysa ki, Peygamber'in yolculuk güzergahı ve sonu bir mekanda noktalanmaktadır. Bu olgu Kur'an'a ters düşmektedir.

Rivayet edilen hadislere gelince:

1- Günün 24 saat olduğunu bilen Allah, nasıl olur da 50 vakit namazı farz kılar? Uyku için 7-8 saati çıktıktan sonra; 50 vakit namaz geriye kalan l6 saate bölünecek olunursa, yaklaşık her 15 dakikada bir namaz kılınması gerekir. Böyle bir hayatı yaşamak nasıl mümkün olabilir? Mümkün değil diyorsak, mümkün olmayan birşeyi Allah'ın kullarından isteyebileceğini nasıl düşünebiliriz?

2- Nasıl bir Allah ki, kullarının gücünün neye yetip yetmeyeceğini hesaplamadan 50 vakit namazı farz kılıyor? Ve kendisi ile yapılan pazarlık sonucu bunu beş vakte düşürüyor? Ne dediğini ve ne istediğini bilmeyen ve kulu ile pazarlık eden bir Allah düşünülebilinilir mi?

3- Hz.Musa ile karşılaşma işi olmasa, bu azaltma işlemi de olmayacaktı. Olayı aktaran hadislere bakılırsa Hz.Musa oldukça akıllı, Peygamberimiz de akılsız bir konuma düşürülmektedir. Demek ki Hz.Musa (dikkat edin, diğer peygamberler değil. Çünkü olay İsrailiyat olduğu için, Hz.Musa da İsrailoğulları'na gönderilen bir peygamber olduğundan olay onun adına uydurulmuştur. Ve bu olayla Hz.Musa, Peygamberimizden daha akıllı ve üstün gösterilmek istenmektedir) olmasaydı deyim yerinde ise "biz happı yutmuş" olacaktık, iyi ki Hz.Musa peygamberimize akıl vermiş(!). Öyle ki; Hz.Musa, Allah'ın ve Hz.Muhammed(sav)'in düşünemediği şeyi düşünmüş(!). Bu anlayış, Allah'ı ve Rasulünü alay konusu ettiğinin farkında olmayacak kadar kör bir anlayış değil mi?

4- Namaz miraçla farz kılındıysa daha miraca çıkılmazdan evvel Hz.Muhammed'in diğer peygamberlere imamlık ederek, namaz kıldırmış olduğunun aynı metinlerde anlatılması büyük bir çelişki değil midir?

5- Elli vakitten beş vakite düşürülünceye kadar Allah'la pazarlık yapılmasının ve bunun ilk gidişte bitirilemeyip, pazarlığın birkaç kez yapıldıktan sonra neticelenmesini izah etmek mümkün mü ?

Gerek Kur'an'dan, gerek bu konuda rivayet edilen hadislerdeki tutarsızlıktan yola çıkarak konuyu izah etmeye çalıştık, kuşkusuz daha birçok şey söylemek mümkün. Ancak biz konunun anlaşıldığına inanıyor konuyu burada bitiriyoruz.

Quelle: Hangi İslam, Erhan Aktaş, Anlam Yayınları.
http://kuranislamicom.h867114.serverkompetenz.net/index.php/Tartismali-Konular/Tartismali-Konular/Mirac-Mucizesi.html - http://kuranislamicom.h867114.serverkompetenz.net/index.php/Tartismali-Konular/Tartismali-Konular/Mirac-Mucizesi.html

-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 23-Haziran-2009 Saat 11:16
BİRİLERİ SİZİNLE DALGA GEÇİYOR !!  KENDİNİZE GELİN !!
 
   ÖNSÖZ

Zamanımızda, dünyada kendisine Müslüman diyen ve kendilerine ait elli kadar devletleri bulunan bir milyardan fazla insan bulunmaktadır. İsmen kendilerini Müslüman olarak tarif etmelerine ve dini kitaplarının Kur’an olduğunu söylemelerine rağmen, aralarında inanç yönünden büyük farklılıklar ve derin ayrılıklar mevcuttur. Bu ayrılıkları nedeniyle çeşitli mezheplere ve fırkalara bölünmüşlerdir. Bölünmüş olan bu gruplardan her birisi kendi mezhebine dayalı olarak bağlısı olmadığı diğer fırka veya mezhep bağlılarını dini açıdan yalanlayıp, hatta tekfir etmektedir. Bu durum günümüzde de öyle olduğu gibi, asırlardan beri süregelen bir olaydır. Olay bununla da bitmemektedir, aynı fırka veya mezhebi benimsediğini söyleyen herhangi iki şahıs bir araya geldiğinde, inanç yönünden bir birlerinden farklılıklar gösterip, tartışma içerisine girerek birbirlerini tekfir edebilmektedirler. Ve dini tartışma içerisine girip ayrılığa düşen şahısların halktan kimseler olması veya fırka ve mezheplerin dini temsilcileri olması durumu değiştirmemektedir. Ve hatta bunlardan herhangi tek bir şahıs dahi kendi nefsinde çelişkili olup, dinle ilgili olarak sabah söylediğine akşam, akşam söylediğine sabahleyin aykırı sözler söyleyip kendi kendisiyle çelişkiye düşebilmektedir. Bu gibi hususlar normal olmayan ilginç durumlar olduğu gibi, muhakkak bir nedeni olmalıydı. İşte bu nedenin dayalı olduğu öğretiyi merak ederek araştırıp ortaya koymayı amaçladım. Bu amaçla ilgili olara1991yılında başladığım çalışmamı 2000 yılının sonunda tamamladım. 10 yıllık çalışma ve araştırmam neticesinde iki kitaplık bir çalışma meydana getirmiş oldum. Bu kitabın hareket noktası, gruplar, mezhepler ve meşhur fertler tarafından İslam dini adına söylenmiş birçok söz ve öğretinin kaynaklara dayalı örneklerini göstermek suretiyle kendi içlerindeki ve aralarındaki çelişkileri göstermek ve bu örnekleri Kur’an açısından ele alıp, Kuran’a aykırı olarak ihtiva ettikleri hususları göstermektir.


                                                                                                     Fereç HÜDÜR
                                                                                                      S İ İ R T


 
Kuran’ın İslam öğretisine rıza göstermeyen çeşitli fert ve topluluklar, Allah’ın koruması nedeniyle Kur’an’ı değiştiremeyince İslam’a saldırmak için başka yollara başvurdular. Bu yolları başlıca şöyle sıralıya biliriz:

1. Peygamber adına yalan hadisler uydurmak,
2. Uydurulan hadislere dayalı mezhepler meydana getirmek,
3. Tasavvuf adı altında faaliyette bulunmak suretiyle sofistlik
Yapmak,
4. Felsefe yoluyla saldırmak,
5. Kur’an ayetlerine yanlış ve batini manalar vermek.
6. Ayrıca İslam’a, İslam’da olmayan Irkçılık, Babadan oğul'a
Saltanat, diktatörlük gibi kavramlar ve oluşumlar isnat etmek
ve bunları İslam’a karşı kullanmak.


Bunları anlatırken geniş kitlelere yayılmış olanlarına ağırlık verecek, diğerlerine ise kısaca yer vermeye çalışacağım.

HADİS FAALİYETİ :
Bu faaliyet hicri üçüncü asırdan itibaren başlıca iki dalda gelişme gösterdi. Bunlar Kütüb-i Sitte adı altında ehli sünnetin kabul ettiği rivayetler ile Kütüb-i Erbaa adı altında İmâmiyye Şiasının kabul ettiği rivayetlerdir. Bunların durumu şu şekildedir:
A- EHLİ SÜNNET VE KÜTÜB-İ SİTTESİ:Kütüb-i sitte’nin kelime manasından kastedilen, altı kişinin hadis kitapları şeklinde olup, bu şahısların kitaplarında 35647 hadis bulunmaktadır. Bu hadisler ayrı ayrı olmayıp, her biri bazen on beş yirmi kerelik tekrarlar halindedirler. Ayrıca bir şahsın kitabında yer alan bir hadis diğer bir şahsın kitabında ya aynen ya da biraz değişiklikle, büyük çoğunlukla yer almaktadır. Öyle ki tekrarlar dikkate alınmasa 35647 hadis 4000 hadisi bile bulmamaktadır. Bu 4000 hadis bir kitaba sığdırılabilecekken, gerek tekrarlar suretiyle, gerekse şerhlerle büyük bir külliyata dönüştürülmüş. Öyle ki inceleme yaptığımda her biri yüzlerce sayfalık 57 cilde bakmak zorunda kaldım. Ayrıca dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi de bu hadis uydurma faaliyetinin iddia ettikleri gibi fertler tarafından din gayretiyle yürütülmüş bir hareket olmayıp, birbirlerine çağdaş kimseler tarafından ve bağlantılı olarak yürütülmüş sistemli bir hareket olduğudur. Şöyle ki:

 1- Buhâri (Hicri 194-256)          tekrarlarıyla birlikte 9082 hadis.
 2- Müslim(Hicri 204-261)                 “              “      7275     “
 3- Nesai (Hicri 215-303)                  “              “      5724     “
 4- Ebû Dâvud (Hicri 212-275)          “              “      5274     “
 5- Tirmizi (Hicri 209-279)                 “              “      3951     “
 6- İbnû Mace (Hicri 209-273)           “             “       4341     “
                                                   TOPLAM            35647


Ayrıca diğer bir hususta bu şahısların Arap asıllı olmayıp, Buhara, Merv, Horasan tarafında yaşayan kimseler oldukları ve İslam'ın yayılmasını engellemek için Kur’an öğretisine karşı bir ekol oluşturmuş olmaları hususudur. Arap asıllı değildirler derken ırkı söz konusu ettiğim zan edilmesin. Ancak şunu demek istiyorum ki, ne sahabeler nede tabiin tarafından ortaya atılmış bir hareket olmadığı gibi, Araplar arasında o döneme kadar hadis öğretisi söz konusu değildi. İslam derken sadece Kur’an öğretisi anlaşılıyordu. Zira hadis rivayeti konusunda yasaklarda mevcuttu, ondandır ki bu hareket Mekke ve Medine’nin çok uzağında hicri üçüncü asırda geliştirildi. Hadis diye peygamber adına uydurdukları iftiralara delil olarak yine kendilerince uydurulmuş ravi senetlerini gösterdiler. Kur’an’ı ölçü olarak kabul etmediler. Bunlara sormak gerekir! Hadis metnini uyduran insanların senedi de uydurmamaya verilmiş bir sözlerimi var? Yada senedin uydurulmamsına mani olan şey nedir ki, ravi zinciri şeklinde uydurulmuş sened hadisin sağlamlığına delil olabilsin? İş bununla da bitmiyor. Kur’an’ı ölçü olarak kabul etmedikleri gibi, uydurdukları rivayet iftiralarının Kur’an’ı nesh edebileceğini, yani ayetleri iptal edebileceğini iddia ettiler. Ve bu iddia çerçevesinde mezhepler geliştirdiler. Çok ilginçtir, geliştirmiş oldukları dört mezhebin imamları da Arap asıllı değildirler. İddia ettiklerine göre bu imamlar adına oluşturulan mezheplerden birine bağlı olmak İslâmi bir mecburiyetmiş. Ayrıca yukarıda belirttiğim, gibi iddia ettiklerine göre hadisin doğruluk güvencesi ancak ve ancak isnat ettiği ravi senedidir. Bu senet uydurmalarını da ağırlıklı olarak 5374 hadis ile hayali bir şahıs olan Ebû Hüreyre’ye isnat ettiler. Ebû Hüreyre’nin kelime manası “kedinin babası” demektir, ve güya bu bir şahsın takma adı imiş. Böyle bir şahıs bilinmediği gibi ne kendi adı, nede babasının adı bilinmemektedir. Adı hakkında 30 değişik rivayet olup adının ne olduğu tespit edilememiştir. Babasının adıyla ilgili de çeşitli rivayetler yapılmaktadır El-Kuta El-Halebi bunları kırk dört değişik rivayete çıkarmaktadır. Ve bu  iddiaların hepsi bir yakıştırmadan öteye gidemez, zira böyle bir şahıs kanaatimce hiçbir zaman yaşamamıştır. Hadis ekolünü kuran bu ekip, bu şekilde hayali bir şahsa hadislerini dayandırmakla bu yönden yalanlanmalarının yolunu kapatmak istemişlerdir. Zira gerçek bir şahsa isnat etmeleri halinde birilerinin çıkıp ta bizim dedemizin dedesinden duymadığımızı sen kimden duydun deyip onları yalanlıya bilirlerdi. Benim kanaatimce hiçbir zaman böyle bir şahıs yaşamamıştır. İşte hadislerinin gerçek olduğuna dair verdikleri en büyük güvencelerden biri bu hayali şahsiyettir. Kaldı ki senedin hadisin sahihliğiyle (gerçek olmasıyla) ilgili hiçbir manası olamaz. Hadis metnini uyduranlar kolayca senedi de uydura bilirler. Falan, falana söyledi şeklindeki bir uydurmanın zorluğu veya imkansızlığı nedir ki hadisin sahihliğine güvence olabilsin.  Buhâri’nin altıyüzbin hadisi senedleriyle birlikte ezbere bildiğini ve kitabına aldığı hadisleri bunlar arasından seçtiğini iddia etmişlerdir, bundan da anlaşılmaktadır ki senedleriyle birlikte yüz binlerce hadis uydurması mevcuttur ve hadisleri uyduranlar senedlerini de uydurmuşlardır. Bu onların kendi ifadeleridir. Öyleyse senedli olmalarına rağmen güya sahih görmemiştir ve dolayısıyla hadis metniyle beraber senedlerinde uydurulduğunu itiraf etmiş olurlar. Bu mantık kitabına aldığı hadisler içinde geçerlidir. Bir hadisin ne şekilde olursa olsun sened ihtiva etmesi onun sahih olduğuna delil teşkil edemez. Bu konuda daha birçok eleştiriler getirmek mümkündür. Kitabın çok hacimli olmasını amaçlamadığımdan bu kadarla yetiniyor ve işin esasına değinmek istiyorum. Bu kadar yoğun bir şekilde asırlardan beri insanlara din diye takdim ettikleri ve Kur’an’dan üstün tuttukları hadislerin içeriği nedir ve bunları öneren imamları kimlerdir, bunları belirtecek olursam:

BUHARİ: Künyesi “ Şeyhu’l İslam ve İmâmul-Huffaz Ebû Abdullah Muhammed İbnû İsmail, İbnû İbrahim, İbni’l Muğire, İbni’l-Berdizbe el-Buhâri el-Cu’fi” (H.194-256). Doğum yeri Buhara olup ölüm yeri de Semerkant’ın Hertenk köyüdür. Görüldüğü gibi yaşayıp öldüğü yer Arabistan’ın çok dışındadır. Kendisinden Müslim ve Tirmizi hadis almışlardır. Tirmizi ile Ebû Dâvud (ö.316) talebeleridir. Müslim kendisine “Müsaade et, ayaklarını da öpeyim, ey üstadlar üstadı, ey muhaddislerin seyyidi, İlel’de hadis hadis doktoru” demişti. Sahihinin en meşhur nüshaları Nesefi Nüshası ve Firebri Nüshasıdır. Nüshalar arasında farklılıklar vardır. Bazen “Babun” şeklinde kalıp hiçbir fıkhı hüküm ifade etmeyen başlıkların yer alması, bazen başlık olduğu halde arkadan hadis kaydetmeden bir başka bab başlığına geçmesi. Sonrakiler tarafından bu boşluk doldurulmuştur. Meşhur Çağdaşları, Ahmed İbnu Hanbel, Yahya İbnu Main, Ali İbnu’l Medeni, Salih Cezere, Nesefi, Firebri.
Buhari hadisleri kitabına yazarken sahih olmaları konusunda Allah’a danışmış olduğu garantisini de vermektedir. Bu hususla ilgili olarak şöyle demiştir. “Herhangi bir hadisi Sahih’e dahil etmezden önce yıkanıp iki rekat namaz kılarak, Allah’a istihârede Bulunup manevi bir işaret aramış, ondan sonra hadisin sıhhatine hükmetmiştir”. “Bu şekilde sıhhati nazarımda sübût bulmayan hiçbir hadisi Sahih’e almadım”der. Ayrıca Sahihini 16 yılda altıyüzbin hadisten seçerek tekrarlarıyla birlikte 9082 hadis yazmıştır, iddiası da vardır. Şöyle bir hesap yaparsak bu sözlerin herhangi bir gerçeği ifade etmediği ortaya çıkar. Altıyüzbin hadis için, altıyüzbin defa yıkandığını ve her bir hadis içinde iki rekat namaz kıldığını söylemekle, böylece (600.000.- : 16.- ) : 365 = 103 kere her gün yıkanmıştır. Ayrıca (600.000.- X 2.- ) : (16.- X 365.- ) = 205 rekat namaz kılmıştır. Her rekatı üç dakika da kılsa 3 X 205 = 605 dakika, bu da yaklaşık on saat demektir. Günde 103 kere yıkanıp on saat Namaz kıldığını ve bunu 16 sene devam ettirdiğini iddia etmek ciddiyetten uzak bir iddiadır. Zira değil günde 103 kere yıkanmak hiç uyumasa bile en az saatte dört defa giyinip soyunması demektir.

MÜSLİM : Künyesi, “El-İmam el-Hâfız Hüccetül- İslam Ebu’l Hüseyn, Müslim İbnul-Haccâc el el-Kuşeyri, en Nişâburi” (H.204-261) Horosanın Nişabur kentinde doğup ölmüştür. Müslim, Sahihini bizzat işiterek aldığı üçyüzbin hadisten seçtiğini ifade eder. Tekrarları nazara alınmadığı takdirde kitabında 3033 hadis mevcuttur. Rivayete göre, bir hadis ararken dalgınlıkla bir sepet hurmayı yemiş ve hastalanarak ölmüştür. Kitabında yazmış olduğu hadislerin, bazı senedlerinin ricâlinde şahıslar sayıca farklıdır. Bazı metinlerde elfaz değişmektedir.

NESAİ : Künyesi. “El-Hafız el-İmam Şeyhûl-İslâm Ebu Abdurrahmân İbnu Şuayb İbnu Ali İbnu Sinân Bahr el Horâsani el, Kâdi” (H.215-303). Aslen Horosanın Nesâ şehrindendir, orada doğmuştur. Tahsiline Belh şehrinde başlamıştır. Kitabının adı Kitab’ı el-Müctebâ Mine’s-Sünen (es-Sünenu’s-Suğra)dır. Tekrarlarıyla beraber 5724 hadis ihtiva eder. Şafii fukuhasındandır.

EBÛ DÂVUD: Künyesi, “El-İmam es-Sebt, Seyyüdü’l Huffâz Süleyman İbnul-Eş’es İbni İshâk es-Sicistani” (H 212-275). Doğum yeri Horasan Bölgesinin Sicistân şehridir. Kitabı hakkında “ Ben Resûlullah’a nispet edilen Beşyüzbin hadisten şu Sünen’i seçtim. Kitabımın içerisinde 4800 hadis mevcuttur.” der. Ebû Dâvud Sünen’ini kendisinden yüklenip rivâyet izni alan yedi kişi mevcuttur. Bunlardan dört tanesi yaygınlık kazanmıştır. Nüshalar arasında farklar mevcuttur.

TİRMİZİ: Künyesi “Muhammed b. İsâ b. Sevre b. Musa b. Ed-Dahhâk es Sülemi el-Bûği ed-Tirmizi” Tirmizi Orta Asya şehirlerinden Termiz, Türmiz şeklinde de telaffuz edilen, Tirmiz şehrine nispettir. Tahsilini memleketinde ve Horasan’da yapmıştır. Buhari’nin en meşhur talebesidir. Bir müddet Buhara’da hadis okutmuş. İlelu’l-hadisi Semerkant’ta tasnif etmiştir. Anadan doğma âmâ olduğu rivayet edilmekte. Tekrarlarıyla birlikte 3951 hadis yazmıştır.

İBNÛ MACE: Künyesi, “Muhammed b. Yezid b. Abdullah er-Raba’i el-Kazvini” (209-273). Tahran yakınlarındaki Kazvin şehrinde doğmuştur ve ölüm yeri de Kazvin’dir. Tekrarlarıyla birlikte 4341 hadis yazmıştır. İbnu Mace’nin Süneni hicri yedinci asırdan itibaren Kütüb’i Sittenin altıncı kitabı olarak benimsenir. Bazıları altıncı Kitab olarak Muvatta’yı görmüştür.

Görüldüğü gibi Kütüb’i Sittenin hiçbir yazarı aslen Arap olmadıkları gibi, seyahat amaçlı olsa dahi Mekke ve Medine taraflarına gittikleri pek bilinmemektedir. Bir iki tanesinin Mekke ve Medine taraflarını gidip gezdikleriyle ilgili kayıt varsa da bence uydurmadır. Zira böyle bir şey vuku bulmuş olsaydı Hac ve Umre yaptıklarıyla ilgili kayıtlarda mevcut olacaktı böyle bir şeye rastlamadım. Bunların öğretileri üzerine bir fıkıh oluşturularak mezhepler meydana getirilmiştir. Ehli Sünnet adı altında oluşturulan dört mezhebin İmamları da aynı şekilde Arap asıllı değillerdir. Bu şahısların ismi etrafında oluşturulan bütün fıkıh bu İmamlara mal edilmiştir yada adı kullanılmıştır. Öyle ki İmam Ebû Hanife’den hiçbir Kitab intikal etmemiştir, buna rağmen mezhebinin fıkhı ona dayandırılmıştır. Bundan dolayı konular işlendiğinde falan şahıs şu sözü söyledi veya şunu yaptı derken o sözün veya fiilin o şahsa ait olabileceği gibi, onun adına uydurulmuş olabileceğinin de dikkate alınması gerekir. Zira Allah’a ve Peygambere iftira edip yalan söz uyduran kimselerin, başkaları adına da yalan söz ve iftiralar uydurmaları gayet mümkündür. İnsanlar nasıl ki öbür semavi kitapları değiştirdiyseler, Allah, Kûran’ı korumamış olsaydı onu dahi değiştirmeye çaba sarf edeceklerdi. Bundan dolayı amacım bizzat şahıslar olmayıp, asırlardan beri süre gelen uydurma rivayetler ve onları gerçek manada    uydurmuş olanlardır.
Konumuza dönüp, dört mezhep imamı konusunda, geçerli kaynaklara dayalı olarak bilgi verecek olursam:

EBÛ HANİFE: Numan b. Sabit (H.80-150), Arap olmadığı kesin olmamakla beraber, Türk veya İran asıllı olduğu hakkında farklı rivayetler mevcuttur. Onun Tirmizli bir Türk kabilesine mensup olduğu söylenmekle beraber M. Ebu Zehra’ya göre ise Farslıdır. Abdulbaki Gölpınarlı’ya göre de Ebû-Hanife Nu’man b. Sabit’in babası, Zerdüşt dinindeyken İslam'ı Kabul eden Kâbül’lü Zevtâ’dır, bu şahsın adının Tâvus yahut Merzubân olduğunun rivayet edildiği şeklindedir.
Fıkıh öğretisini öğrencileri oldukları iddia edilen Ebu Yusuf (H.113-182) ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybani’ye (H.135-189) isnat ettirilmiştir. Ebû Hanife’nin bizzat kendisi tarafından kaleme alınmış eseri yoktur. Sünnet konusunda onun hakkında dendiğine göre ravisi güvenilir olduğu zaman Muhaddislerin çoğunluğunun eğilimine aykırı biçimde Mürsel hadisi delil olarak değerlendirmekteydi. Muhaddislerce zayıf karşılanan ve kendisiyle amel edilemez diye değerlendirilen bir çok hadisi delil olarak ileri sürme yoluna gitmiştir. Hanefiler şöyle söylemektedirler: “ Kur’an, mütevatir veya meşhur sünnetle nesh edile bilir. Sadece ahad hadisle nesh edilemez”. böylece hadislerin Kur’an’ı nesh edebileceğini yani iptal edebileceğini fıkıhlarına esas Kabul etmişlerdir. ( Bak. Dr. İsmail Hakkı Ünal. İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları No.327 Baskı-1994 Sayfa 213 )

İMAM MALİK: ( H.93-179) Bazıları aslen Yemenli olduğunu söylerken, bazı siyer yazarları İmam Malik ve ailesinin Arap olmadığını söylemişlerdir. Büyük atası Ebû Amir’in, Beni Teym kölelerinden olduğu söylenmiştir. İmam Malik, üstadının özellikle İbni Hürmüz olduğunu belirtir. “Yedi, sekiz yıl yalnız ondan okudum, başkalarını bu işe hiç karıştırmadım” der. Hürmüz adı Acem asıllı olanların kullandığı bir isimdir. Bir rivayette de “ On üç yıl oturup İbni Hürmüz’den ders okudum”der. (16 yıl rivayeti de vardır) Ondan öğrendiklerini, başka bir kimseden almadığını söyler. İmam Malik üstadı İbni Hürmüz’den aldıklarının tamamıyla tesiri altında kalmış denebilir. Medarik’de Şöyle denir: “ Malik derki, İbni Hürmüz’ü şöyle derken işittim” ifadeleri bunu açıkça ortaya koyar. Meşhur Kitabı Muvatta da 1826 hadis mevcuttur. Sünnet Kur’an ile Tearruz ederse, Bazı hallerde Kur’an’ı sünnete takdim eder, bazı hallerde sünneti Kuran’a hakim kılar. Böylece sünnetin Kur’an’ı iptal edebileceğini Kabul etmiştir. ( Bak, İmam Malik , Hayatı-Görüşleri- Fıkıhta yeri, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hilal Yayınları 1984 sayfa 283.)

İMAM ŞAFİİ: Ebû Abdullah Muhammed bin İdris bin Abbas Şafii (H.150-204).
Suriye’de (Filistin) doğduğunu söyleyenler olduğu gibi ayrıca Askalan’da (gazze yakınında) Hatta Yemen’de doğduğunu söyleyenlerde vardır. Kureyş kabilesinden olmadığı halde, “kölelik yönünden kureşli sayılmıştır. Zira atası Ebu Lehebin kölesi imiş” rivayet edilmiştir. Ömer, atası Şafii’yi Kureyş kölelerine katmamış, Osman onu bunlara katmış. İmam Şafii, Huzey kabilesinin yanında yaklaşık on yıl kalarak, kendilerinden Arap dili ve şiirini öğrendi. Ana dili Arapça olmayıp Arapçayı sonradan öğrendiği anlaşılmaktadır. Hocası İmam Malik’tir. El-Risale ve El-Üm isimli kitapları vardır. Şafii derki: “Fıkıh öğrenmek isteyen Ebu Hanife’nin iyalidir. Siyer isteyen Muhammed b. İshak’ın iyalidir. Hadis isteyen Malik’in iyalidir. Tefsir isteyen Mukatil b. Süleyman’ın iyalidir” diyerek tavsiyede bulunur. Ebu Hanife ve İmam Malik’ten bahsettik, diğer ikisi ise: Muhammed b. İshak : (H.85-151). Bilhassa Siyer Meğazi çalışmaları vardır. Siyerin dışında müstakil olarak Kitâbu’ssünen telif etmiştir. İbrahim b. Sa’d ez Zuhri ondan sadece ahkama dair 17 bin hadis rivâyet etmiştir. Yahya’l-Kattan onun hakkında “kezzab” yani yalancı demiştir. Ayrıca, hakkında Şiiliğe meyyal olduğu ve kaderi olduğu rivayetleri de vardır. Yalnız ahkama dair 17 bin hadis söylemesi “ne kadar” yalancı olduğuna dair kuvvetli bir delildir. (Bak. İlk üç Asırda İslam Coğrafyasında Hadis. Dr. S. Kemal Sandıkçı. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları 299. Baskı 1991 s. 45-46 )
Diğer tavsiye ettiği: Mukatil b. Süleyman Şiânın Zeydiye Mezhebindendir. Şafii onun kitaplarını okudu, inceledi ve neticede onları da okumağa teşvik etti. Onu bu hususta imam addetti. Bu maddede kendisine başvurulan bir âlim saydı. (Bu konuda bak. İmam Şafii. Osman KESKİOĞLU. Diyanet Başkanlığı yayınları 1987 s. 46 ).
Şafii’nin kendiside Harun Reşid zamanında Şiilikle itham edilmiş ve takibata uğrayarak, Harun Reşid’in huzuruna bu konuda çıkarılmıştır.
Kur’an ve Sünnet Konusundaki görüşü:
Şafii’nin bu konudaki görüşü, Sünnetin Kuran’la nesh edilemeyeceği şeklindedir. Resûlullah’ın sünnetini ancak Resûlullah’ın sünneti nesh edebilir. Kur’an bir sünneti nesh edemez, nesih olayı olması için bunu başka bir sünnetin ilân etmesi gerekir der. Kuran’ın sünnetle nesh edilip nesh edilemeyeceği konusuna gelince, her ne kadar Kur’an’ı ancak Kur’an nesh eder diyorsa da , uygulama konusunda durum hiçte öyle değildir. Örneğin, Kuran’a rağmen, zina olayında Recim cezasını kabul etmekle, sünnetin Kur’an’ı nesh edebileceğini açıkça beyan etmiş olur. Yani kısaca iddiası; Kur’an sünneti iptal edemez fakat sünnet Kur’an’ı iptal eder şeklindedir.
(Konu hakkında bak: İmam Şafii. Osman KESKİOĞLU s.238-239. Büyük Şafii İlmihali, Yazan Halil Gönenç. Hilâl Yayınları 1979, 2. Baskı s. 375.)

AHMED İBN-HANBEL: (H. 164-241) : Anası O’na gebe olarak Merv’den Bağdat’a geldi. Merv’de doğduğunu söyleyenler var. Kendisinden yapılan rivayette Bağdat’ta doğduğu söylenmiş. Merv asılı olup Arap değildir. ( Yazılarımda Arap değildir derken, bununla o devirlerde ilk etapta Kuran’ın yayıldığı coğrafyaya yakınlığa veya uzaklığa dikkat çekmek suretiyle Kur’an dışı bazı kültürlerin etkinliğine dikkat çekmek içindir. Yoksa İslam dini evrensel olup, herhangi bir ırktan olmak veya olmamak avantaj veya dezavantaj değildir.)
Kitabı “Müsned”de yaklaşık 40.000.- hadis vardır. Kur’an’ı esas alıp sünneti terk edenlere red için Kitab bile yazmıştır. Ona göre Kuran’ın batını vardır. Halbuki Kuran’a batın bilgi isnat etmek küfürdür. Zira Kur’an açık manalı bir kitaptır.
Ahmed, Sünnetin Kuran’a hakim olduğunu, fakat Kuran’ın sünnete hakim olmadığı ve sünnetin Kur’an’ı nesh yani iptal edebileceği iddiasındadır. Şöyle ki : “Ahmed’e göre sünnet beyan bakımından Kuran’a hakim sayılır, onun ahkamını takrir eder. Şatıbi sünnetin Kur’an’a hakim olmasını şöyle açıklar. Ulemaya göre sünnet, kitaba hakimdir, Kitab hakim değildir, çünkü kitabın iki ve daha ziyade şeye ihtimali vardır.” demekte.“gerek iman itimade, gerek amel ve akla dair olsun, Hadisler arasında bir fark yapmazdı.” ( Konu hakkında bak.Ahmed İbn-i Hanbel. Hilâl Yayınları 1984 s.242-255 Prof. Muhammed Ebu Zehra. Terc. Osman KESKİOĞLU .)

Bütün korkuları Kuran’ın İslam dini öğretisine esas alınmasıdır. Zira Kur’an esas alınmış olsa ve Peygamber adına ileri sürmüş oldukları sözler Kur’an ölçüsüne vurulsa, bütün iftira ve yalanları hemen ortaya çıkar ve sünnet diye ileri sürmüş oldukları sözlerden geriye pek bir şey kalmaz. Bu hususu onlarda kabul eder mahiyette şu şekilde itiraf etmektedirler.
“İmam Ahmed’e gelince, o İmam Şafii’nin usulüne uygun hareket eder. İbni
Kayyım, Ahmed’in ve Şafii’nin görüşlerini destekleyerek şöyle der: Eğer bir kimsenin kitabın zahirinden anlayışına göre Hz. Peygamber Aleyhisselamın sünnetleri red olunacak olursa o zaman sünnetlerin çoğu red olunur ve sünnet batıl olur.”
(Ahmed ibn-i Hanbel, Hilal Yayınları S.247 )

Bu ifadeler bile, Sünnetle Kuran’ın ne kadar bir birleriyle bağdaşmayan bilgiler ihtiva ettiğini belirtmeye kafidir.

Sonuç olarak, İmam Ahmed birçok sözlerinde belirtmiştir ki, İslam dinini öğrenilmesi, aynı zamanda Kur’an’a hakim olan! sünnetle mümkündür. Kur’an bilgisi sünnet yoluyla olur, Kur’an sünnete hakim olamaz. Bu din sünnet yoluyla öğrenilir. İslam fıkhının en kestirme ve en işlek yolu sünnetten geçer. Sünnetin beyanından yararlanmaksızın sadece Kur’an’dan öğrenmeğe çalışanlar, doğru yolu şaşırırlar, hak yolu şaşırırlar iddiasındadır. 750 bin hadis arasından seçtiği rivayet edilen. Müsned teki hadislerin 10 bini tekrarlanmış hadislerdir. Hadislerin sahihliğine ölçü olarak Kur’an’ı değil de kendi Müsned ini kabul ve ve tavsiye eder, Şöyle ki: “Resulullah’ın hadislerinden olup olmadığı konusunda anlaşmazlığa düştüğünüz rivayetlerle ilgili olarak Müsned’e başvurun. Orada bulduysanız delil, bulmadıysanız delil olmaz .” demiştir.  Mahiyeti ne olursa olsun, Kur’an’ı hadise tabi kılar, şöyle ki : “hatta ona göre haberi, vahid olan Hadisler bile, Kuran’ın umumini tahsis eder.” (Ahmed İbn-i Hanbel. Hilâl Yayınları s.245 )
 
Görüldüğü gibi dört mezhep imamı da fıkıhlarına hadisleri esas almaktadırlar. İttifakla hadislerin Kur’an ayetlerini iptal edebileceğini fakat Kuran’ın hadisleri iptal edemeyeceği iddiasındadırlar. Bu da başka bir ifadeyle, Allah’ın Kuran’la bildirdiği İslam’a, öncelikle hadislerle peygamberin karşı çıktığı ve peygamberin sözünün Allah sözünden daha üstün olduğu manasındadır. Bu ise İslam dinine saldırı ve peygambere büyük bir iftiradır.
Şimdi hadis adı altında, peygambere yaptıkları iftiraları ve bu iftiralara dayalı olarak kabul edilen İslam Dini anlayışlarını örneklerle belirtmeye çalışacağım ve görülecektir ki öğretmek istedikleri İslam olmayıp, Kuran’ın İslam öğretisini engellemek gayretleridir. Zira görüleceği gibi birçok konuda Kur’an’a aykırı ve bol bol çelişkili rivayetlerde bulunmak suretiyle, İslami değerlere, Müslüman şahsiyetlere ve Allah’a karşıda saygısızlık etmekten geri durmamışlardır. Bunların öğretileri esas alındığında hiçbir İslam farzının uygulanması mümkün olmadığı gibi, İslam'ı ve Tevhidi anlamakta mümkün değildir. Bu öyle bir saldırıdır ki planlı ve kasıtlı olarak yapılmıştır. Çünkü önerdikleri sistem ve öğreti bundan başka bir ifadeyle izah edilmeyeceği gibi, kendileri zaman içerisinde açıkça bu amaçlı bir ekip çalışması ortaya koymuşlardır. Şia ve Vahhabilik’tede durum bundan farklı olmayıp, sistem olarak ehli sünnettirler. Sırası gelince bunları da örneklerle izah etmeye çalışacağım.

ALLAH’A, KURAN’A, PEYGAMBERLERE VE MÜSLÜMANLARA SALDIRI VE İFTİRA İÇEREN KÜTÜB-İ SİTTE’DEKİ HADİSLERDEN ÖRNEKLER VE ELEŞTİRİLMELERİ

ALLAH’A KARŞI İFTİRA VE SAYGISIZLIK ETMELERİ VE BU KONUDA UYDURDUKLARI HADİS ÖRNEKLERİ:

1- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “ Resûlullah a.s.v. buyurdular ki :
“ Cehennem içerisine âsiler atıldıkça: “ Daha var mı?” demekten geri durmaz. Bu hal, Rabbu’l-İzze’nin cehennemin içine ayağını koyup, iki yakasını dürüp birleştirmesine kadar devam eder. işte o zaman Cehennem: “Yeter, yeter. İzzet ve keremine yemin olsun yeter” der. Cennette fazlalık devam eder. Allah, ona mahsus yeni bir halk yaratır ve bunları cennetin fazla kısmına yerleştirir.
 (Kütüb-i Sitte, Prof. Dr. İbrahim Canan, Akçağ Yayınları 1992 - Ankara. Cilt 14 s.445 Hadis sırası 5226, Alıntıları: Buhari, Tefsir, Kâf 1. Eymân 12. Tevhit 7, Müslim, Cennet 37, ( 2848), Tirmizi, Tefsir, Kaf, (3268) )

( Not: Bundan sonra İbrahim Cananın Kütüb-i Sitte isimli 18 ciltlik hadis kitapları kaynak gösterildiğinde, kaynak ismi K. S . Olarak kısaltılacak ve önüne sıra numarası yazılacak. Örneğin K.S. 5126 gibi.)

HADİSİN TENKİDİ: Yıllarca inanç sistemlerini inceledim bunlardan başka İlahı’nı cehenneme layık görenine hiç rastlamadım. Putperestler dahi, taptıkları putlarına böyle bir şeyi yakıştırmazlar, tercümeyi yapan İbrahim CANAN, asıl metinde geçen cehennemin içine ifadesini tam tercüme etmeyerek, (belli ki, ifade ona da ağır gelmiş) cehennemin üzerine ifadesini kullanmış. Halbuki asıl metinde “aleyhe” değil, ifade “fiyhe” yani “içerisinde” şeklindedir.

Bunlar, Allah’ı tecsim ederek ona ayak isnat ettiler ve bu ayağı da cehenneme koydular. Cennet için ise doldurulmak üzere imtihansız halk yaratılacağını iddia ettiler. Cehennemin boşluğunu Allah’ın ayağıyla, Cennetin boşluğunu ise hiç dünyaya gelmemiş halkla doldurmak öylemi! Allah, bunların bu küfründen münezzeh ve yücedir. Allah’a ayak isnat etmeleri teşbih değil tecsimdir. Zira cehennem cisimdir ve cisimlerin doldurulması ancak cisim ile olur.

Allah’ın, cehennemi neyle dolduracağına dair Kur’an’dan mealen:

- Eğer Rabb’in dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa, işte ihtilaf edip durmaktadırlar. 11/118

- Ancak Rabbının merhamet ettikleri, (Bu ihtilaftan) istisna teşkil ederler. Zaten Allah, onları bunun için yaratmıştır. Ve böylece, Rabbının “muhakkak cehennemi hep cin ve insanlarla dolduracağım” sözü yerine gelmiş olacaktır. 11/119

- Dileseydik, herkese hidayetini verirdik, (herkesi doğru yola getirirdik). Fakat (hikmetim uyarınca) benden (çıkan) şu söz gerçekleşecektir: “mutlaka cehennemi, cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla tamamen dolduracağım.” 32/13

Görüldüğü gibi, cehennemin doldurulması konusunda uydurdukları hadis Kur’an’a ters düşmektedir.
 
  2- Hz. Ebû Hüreyre r.a. Anlatıyor: “Resûlullah a.s.v. buyurdular ki: Sizden biri kardeşiyle dövüşünce yüze vurmaktan sakınsın.” (Buhari, Itk 20, Müslim, Birr, 112, (2612). )

Müslim’in ifadesinde şu ziyade var. “... Zirâ Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır.” ( K.S. 3483 Cilt 10 Baskı 1990)

3- Yine Ebu Hüreyre r.a. Anlatıyor: “Resûlullah a.s.v. Buyurdular ki: Allah’u teala hazretleri, Hz. Adem a.s.mı kendi sureti üzere ve boyunu da atmış zira olarak yaratınca:.... (K.S. 3382 C.10 S.177 B.1990, alıntısı Buhari, İstizan 1, Müslim, Cennet 28 (2841) ).

4- İbnu Abbâs r.a. Anlatıyor: Resûlullah a.s.v. Buyurdular ki : Bu gece Rabb’imden bir (melek, elçi olarak) geldi. -Bir rivayette ise şöyle demiştir: “Rabbim bana en güzel bir surette geldi” -ve : Ey Muhammed.” dedi.
“Buyur Rabbim, emrindeyim.” dedim.
“Mele’i A’la (da bulunanların) nelerde yarıştıklarını biliyor musun dedi.
“Hayır” dedim. Bunun üzerine elini omuzlarımın arasına koydu. Hatta onun serinliğini göğüslerimde hissettim.......” (K.S. 4668 C.13 B 1992 alıntı: Tirmizi, Tefsir Sâd, (3231,3232) ).

5- Hz. Übey İbnu Ka’b r.a. Anlatıyor: Resûlullah a.s.v. Buyurdular ki: “Hakk’ın musafaha ettiği ilk kimse Ömer’dir. İlk selam verdiği kimsede o olacaktır.” (K.S.6012 C.16 B. 1993) Alıntı İbn!i Mace 104.

HADİSLERİN TENKİDİ: Allah’a insan şeklin de suret iddia ettiler, öyle bir benzerlikten dolayı yüze vurulmamasını tavsiye ettiler. Aslında istedikleri saygı gayreti değildir. Allah’ın yüzü ile insanın yüzünün aynı olduğunu vurgulamak için yüze vurulmamasını tavsiye etmişlerdir. Allah’ın eline serinlik atfetmeleri de tecsim vurgulamasıdır, aynı şekilde Allah’ın Ömer ile tokalaştığını ve onun elinden tutup cennete koyduğu iddiası da apaçık tecsimdir. Allah’ı tecsim etmek yani cisim saymak apaçık küfürdür.
Ayrıca Ömer’i Peygamberimiz dahil tüm Peygamberlerden ve Müslümanlar dan üstün olarak rivayet etmeleri, karışıklık çıkarma amaçlı bir yalan uydurmasıdır, yoksa Ömer’i sevdiklerinden falan değildir.

6- Hz. Ebu Hüreyre r.a. Anlatıyor: Resûlullah a.s.v. buyurdular ki:
“Üzümü Kerm diye isimlendirmeyin. “Vay şu dehrin mahrumiyet ve hüsranına” diye kahırlı söz söylemeyin. Zira Allah’ın kendisi dehr (zaman) dir.”(K.S. 5938 C.16 B.1993 Alıntıları, Buhari Edep 101, Müslim Elfaz 516, (2246, 2247), Ebu Davud, edeb 81 (4974), Muvatta, Kelam 3.(2.984).)

HADİSİN TENKİDİ: Allah hiçbir şekilde zaman olarak tavsif edilemez, zira zamanın kendisi yaratıktır. Geçer ve noksanlaşır, bağlı olduğu olaya ilişkin tükenir. Yoktan var edilmekte ve vardan yok edilmektedir. Dün yok olmuştur, yarın yaratılmakla yoktan varlığa gelecektir. Var iken yok olan, yokken var olan hiçbir şekilde İlah olmaz, zira bu hususlar noksanlık ve acizliktir. Allah ise hiçbir şekilde zamanın bu özelikleriyle noksan ve aciz değildir. Zira Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.

Zaman konusunda Kur’an’dan mealen:

-İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi. 76/11

Görüldüğü gibi zaman gelip geçici bir şeydir, Allah zaman olarak tavsif edilemez, hadis diye iddia ettikleri Kur’an’a aykırıdır.

7- Sahiheyn (Buhari ve Müslim) ve Tirmizi de Ebu Hüreyre’den gelen diğer bir hadiste Resûlullah şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâla hz.şöyle buyurdu: “Ben, kulumun benim hakkımdaki zannına göreyimdir.” (K.S.5849 C.16 B.1993 alıntıları Buhari, Tevhit 35, Müslim, Zikr 1, (2675), Tirmizi, Züht 51, (2389) )

HADİSİN TENKİDİ : Kullar, Allah hakkında iyi veya kötü zanda bulanabilirler. Bir kimsenin Allah hakkında iftira en kötü zanda bulunması mümkündür, o taktirde iddia ettikleri hadise göre Allah kötüdür manası çıkar ki, Allah’ı öyle bir şeyden tenzih ederiz. Allah kullarının zannına göre değil, kendi zatına göredir. Zan kendi başına hakikatten hiçbir şey ifade etmez. Bununla ilgili olarak Kuran’da şöyle bildirilmiştir. Mealen:
 
-Onların çoğu zandan başka bir şeye uymuyorlar. Zan ise gerçekten hiçbir şey kazandırmaz. Muhakkak ki Allah onların ne yaptıklarını bilir.10/36

-Allah’ı gereği gibi bilemediler. Halbuki Kıyamet günü yer, tamamen O’nun avucu içindedir, göklerde sağ elinde dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.39/67

-Allah’a yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Onlar Rab’lerine sunulacaklar, şahitler de: “İşte Rab’lerine karşı yalan söyleyenler bunlardır.” diyecekler. İyi bilin ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir. 11/18

-Bak nasıl Allah’a yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter. 4/50

Görüldüğü gibi uydurdukları hadis, Kur’an’a aykırıdır ve Allah’a karşı bir iftira ve isyandır.

8- İbnu’l -Museyyib, Ata İbnu Zeyd el- Leysi, Ebu Hureyre r.a. den naklen anlatıyor: Resûlullah’a atfen mahşerde içlerinde münafıkların da olduğu halde (yalnız) bu ümmet kalacak, derken Allah Tebareke ve Teala onlara evvelce tanıdıklarından başka bir surette tecelli edecek ve:
-Ben sizin Rabb’inizim, diyecek. Onlar (Allah’ı tanımadıkları için)
“Biz senden Allah’a sığınırız! Rabbımız geldiği zaman biz onu tanırız” diyecekler. Bunun üzerine Allah Teala hazretleri (karşılarında) onların tanıdıkları suretiyle tecelli edecek ve : “Ben sizin Rabb’inizim” buyuracak. Onlarda:
“Evet, bizim Rabbımız sensin” diyerek ona tabii olacaklar......(K.S.5072 C.14 B.1992 alıntılar Buhari, Rikak 52, Ezan 129, Tevhit 24, Müslim, İman 299, (182), Tirmizi, Cennet 20, (2560) ) (Sahih-i Müslim,Ahmed Davudoğlu, Sönmez neşriyat A.Ş. C.2 299/665 )

HADİSİN TENKİDİ: Birinci seferki, Allah’ın tecelli ettiği iddialarında, Allah’ın kendisine uygun gelmeyen ve münafıklar içlerinde olduğu halde tüm Muhammed ümmetinin onu tanımayacakları bir surette tecelli ettiğini iddia etmeleri, Allah’a bir saygısızlığı ifade eder. Zira Allah’ın, hem müminler, hem de münafıklar tarafından reddedilecek, (haşa O’ndan) çirkin bir surette tecelli ettiğini iddia etmişlerdir. Öyle ki, inancı ve ameli ne olursa olsun Allah’ı kimse beğenmemiş demektedirler. Ayrıca bu hususu vurgulamak için rivayet yalanlarına münafıkları da dahil etmişlerdir. Ayrıca, Allah’ın suretten surete şekil değiştirme ile tecelli edip göründüğünü iddia etmeleri tecsimdir. O tecsim edilmekten yani yaratıklara benzetilmekten onlarla bir sayılmaktan münezzehtir.

9- İbnu-l Museyyib, Ata İbnu Zeyd el-Leysi, Ebu Hureyre r.a. Den naklen anlatıyor: Resûlullah’a atfen, insanlar Resûlullah a.s.v.’e “ Ey Allah’ın Resulü: Kıyamet günü Rabb’imizi görecek miyiz?” diye sordular. O da: “Siz bulutsuz dolunay gecesinde Ay’ı görmekte şüpheye düşer misiniz?” diye cevap verdi. Onlar :
“ Hayır! Ey Allah’ın Resulü.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine:
“Şunu bilin ki siz Rabb’inizi böyle göreceksiniz....(K.S. 5072 C.14 Alıntılar Buhari, Rikak 52, Ezan 129, Tevhit 24 Müslim, İman 299, (182), Tirmizi, Cennet 20, (2560) )

10- Ebu Zerr r.a. anlatıyor: “Resulullah a.s.v. a’ “sen Rab teala yı hiç gördün mü?” diye sordum. “Nurdur, ben O’nu nasıl görürüm” buyurdular.”( K.S. 5159 C.14 alıntılar, Müslim, İman 291.(178): Tirmizi, Tefsir, Necm,(3278). )

HADİSLERİN TENKİDİ: Son hadiste Allah’ın görülmeyeceğini tahdis etmeleri, görüleceği hususunda tahdis ettikleri evvelki diğer iki hadisle çelişkilidir. Zaten metotlarının ana temellerinden biride budur. Bir konuda bir hadis rivayet ederken o hadise aykırı bir veya birden fazla hadis, tahdis etmeye özenle gayret gösterirler, böylece çelişkili hadisleri işlerine geldiği yerde kullanmak, hem de zihinleri iyice karıştırmak için bunu yaparlar.

KURAN HAKKIN DA UYDURDUKLARI HADİS ÖRNEKLERİ

I- KUR’AN TAHRİF EDİLMİŞTİR İDDİALARI:

11- Aişe (r.anha)nın azatlısı Ebu Yunus şöyle demiştir: -Aişe (r. anha) kendisi için bir Mushaf yazmamı emretti ve, “ Namazlara ve orta namazına devam edin ” ayetine gelince bana haber ver dedi. Ben de o ayete varınca kendisine haber verdim. Bana o ayeti namazlara , Orta namazına ve ikindi namazına devam edin, Allah için tevazu halinde namaz kılın” şeklinde yazdırdı. Sonra da:
“Ben bunu Resûlullah s.a.v. den duydum” dedi. (Sünen-i Ebû Dâvud terceme ve şerhi, şamil yayın evi 1998. Doç. Dr. İ. Lütfi Çakan K. Salat (2), Bab 5 H. 410 sayfa 148 C.2)

HADİSİN TENKİDİ: Bu hadis uydurmasıyla, Kuran’da noksanlık olduğunu iddia etmişlerdir. Zira bahsi geçen ayette ikindi ifadesi mevcut değildir. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen

-Namazları ve orta namazı koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun. 2/238

Olarak ifade edilmiştir. Amaçları Kur’an’a olan itimadı sarsmak için zihinleri bulandırmaktır. Bu hususta başka hadis uydurmalardı vardır. Örneğin:

12- Ubey İbnu Ka’b (r.a.)’ın anlattığına göre, Resûlullah (a.s.v.) kendisine: “Allah, sana Kur’an okumamı emretti” demiş ve Lem yekunullezine kefere’yu ve bu sureden olmak üzere şunu okumuştu: “Allah indindeki din muvahhid İslam dinidir, ne Hıristiyanlık, ne Yahudilik nede Mecusilik değildir. Kim bir hayır yaparsa asla zayi olmayacaktır”. Ubey İbnu Ka’b: “ Bana şunu da okudu” dedi: “Adem oğlunun bir vadi dolu malı olsa ikincisini de arar. İkinciyi de elde etse üçüncüsünü de arar. Ademoğlunun iç boşluğunu ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenleri affeder.” (K.S.943 C.4 B. 1988. Alıntısı, Tirmizi, Menakıp ( 3894). )

HADİSİN TENKİDİ: Tırnak içindeki ifadeler kendilerince uydurulmuş sözlerdir. Kur’an’da bu şekilde ayetler mevcut değildir. Dolayısıyla Kur’an dışında ayet iddia etmişlerdir.

13-......Ebu’d- Derda:
--Abdullah ibn Mesûd “ Ve’l - leyli iza yağşa..”yı nasıl okuyor diye sordu.
Ben kendisine (Alkame)
-- “Ve’l leyli izâ yağşa ve’n -nehari izâ tecelli ve’ zekeri ve’l ünsâ”
şeklinde okudum.
Ebu’d- Darda:
--Vallahi Resûlullah beni böyle okutmuştur. Ben Resûlullah tan ağız ağıza böyle öğrendim dedi. ( Sahih- i Buhari, Ötüken yayınları, Mütercim, Mehmet SOFUOĞLU, cilt 8 B.1987 Kitabu Fedailü Ashâbi’n-Nebi Rivayet 82 s.3521)

HADİSİN TENKİDİ: Böylece Leyl süresi (92/3) Ayette geçen yaratma kelimesinin fazlalık olduğunu, Kur’an’dan olmadığını iddia etmişlerdir. Yani, Kur’an’a ekleme yapılmış olduğunu iddia etmişlerdir.

Yine rivayet ettiler ki:

14- ........ Said ibn Cubeyr şöyle demiştir: Bizler muhakkak İbn Abbas’ın Yanında bulunduk: O şöyle dedi: Bana Ubeyy İbn Ka’b tahdis edip şöyle dedi: Resûlullah (s):....... “ Gemiye gelince, o denizde iş yapan yoksulların dı. Onun için ben onu kusurlu yapmak istedim ki, arkalarında her sağlam gemiyi zorla almakta olan bir hükümdar vardı” (el-Kehf 79). “Verâehum (= Arkalarında)” sözünü “ Emenehum melikun” (= Önlerinde bir melik vardır ) şeklinde okumuştur. (Buhari, Kitabu’ş-şurut 15 Cilt 6 s. 2551 Ötüken 1987 ).

HADİSİN TENKİDİ: Bu hadis rivayetleriyle Kur’an’da geçen (18/79) “Verâehum” (=Arkalarında) kelimesini. “Emenehum” (=Önlerinde) şeklinde olduğunu iddia etmekle yine Kur’an’da tahrifat olduğunu iddia etmişlerdir. Bu kabil örnekler uydurmuş oldukları hadislerde epey vardır, böylece elde mevcut Kuran’ın orijinal olmadığını iddia etmek suretiyle insanlarda şüphe meydana getirmek istedikleri açıktır. Böyle bir iddia Kuran’ın Allah tarafından korunmuş olduğunu inkar manasında olduğu ve bu itibarla da Kur’an’ı inkar etmek olduğu meydandadır. Gerçeklere de aykırıdır, zira dünyada iki ayrı kelime ihtiva eden iki Kur’an mevcut değildir.

II- KURAN’IN PEYGAMBERDEN SONRA TOPLANMIŞ OLDUĞUNU İDDİA ETMELERİ:

15- ............ Zeyd İbn Sabit el-Ensâri ye atfen yaptıkları rivayette: Ebu Bekir ve Ömer’in görevlendirmesiyle Zeyd diyor ki, “Ben kalktım, Kuran’ın ardına düşüp gereği gibi araştırdım ve onu yazılı bulunduğu deri parçalarından, kürek kemiklerinden, hurma dallarından ve hâfızların ezberlerinden bir yerde topladım. Ve et-Tevbe Sûresinden iki ayeti, Ebû Huzeyme el-Ensâri’nin yanında buldum. O iki âyeti ondan başka kimsenin yanında bulmadım.
Neticede içlerinde Kur’an toplanılan bu sahibeler, Allah kendisini vefât ettirinceye kadar Ebû Bekr’in yanında kaldı ..........................(Buhari, Kitabu’l-Tefsir 199 Cilt 9 s. 4423-4424 Ötüken 1987)

16-............ Ebû İshak şöyle dedi: Ben el-Berâ ( R )’ dan işittim, şöyle diyordu: “ Mü’minlerden oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar müsâvi olmaz... “ Ayeti indiği zaman, Resûlullah (S) Zeyd’i çağırdı. Zeyd bir kürek kemiği ile geldi ve o ayeti yazdı..... (Buhari, Kitabu’l-Cihâd ve’s-siyer 47 cilt 6, s.2674. Ötüken 1987 )

HADİSİN TENKİDİ: Kuran’ın, Peygamber zamanında kitap halinde mevcut olmadığı, sonradan rast gele bir araştırmayla, hurma dallarından, deri parçalarından, taş levhalardan, kürek kemiklerinden, hafızların ezberlerinden toplanmış bir kitap olduğu hususunda müteaddit rivayetler uydurmuşlardır. Öyle ki, Kur’an bu dedikleri şeylere yazılı bir Kitab olmuş olsaydı, bir ambarı doldurması gerekirdi, bu iddiaları Kur’an’a bir iftira ve saygısızlığın ifadesidir. Allah, Kur’an’da Kitab indirmiş olduğunu ayetlerle bildirmiştir. Kur’an Kitab halinde Peygamber zamanında mevcut değil idiyse insanlar Kitab mevcut olmadığı halde, ayetlerde niçin Kur’an’dan Kitab olarak bahsediliyor diye sorarlardı. Peygamber zamanında Kur’an Kitab olarak mevcut idi, ve iddia ettikleri gibi, taş parçalarına , hurma dallarına v.s. yazılmıyordu. İnce ceylan derileri üzerine yazılan bir Kitab halindeydi. Bu hususta Kur’an’dan mealen:

- Andolsun Tûr’a (52/1)
- Satır satır yazılmış Kitab’a (52/2)
- Yayılmış ince deri üzerine (52/3)

İfadeleri Kuran’ın nasıl yazılmış bir Kitab olduğunu belirtir. Ayetler peygambere inmişti, eğer Kur’an ince deri üzerine yazılıp tespit edilmemiş olsaydı bu ayetleri duyanlar, siz hangi ince deri üzerine yazılmış kitaptan bahsediyorsunuz diye sormaz mıydılar! Kuran’ın peygamber zamanında özenle yazılmış olduğuna dair diğer bir örnek, Kur’an’dan mealen:

- Hayır, o ayetler bir mesajdırlar. (80/11)
- İsteyen onları idrak eder. (80/12)
- Onlar, değerli sayfalardadır. (80/13)
- Yüksek ve temiz sayfalarda. (80/14)
 
Bu örneklerden anlaşıldığı üzere, Kuran’ın sonradan rast gele, taş parçalarından,ağaç kabuklarından, kürek kemiklerinden toplanmış bir kitab olduğu yolundaki rivayetler Kur’an’a uymamaktadır, ve aslı yoktur.
Rivayetler uydurulurken, daha öncede belirttiğim gibi bazen kasıtlı, bazen de tutarsızlık şeklinde bir çok çelişkilere düşülmüştür. Fert ve kişilere kabul ettirmek ve sıkıştıklarında kendilerini kurtarmak için bazen doğrulara da yer vermişlerdir. Öyle ki bir konu hakkında bir rivayet uydurduklarında, muhakkak ona muhalif bir veya birden fazla rivayet uydurmaya özen göstermişlerdir. Sık sık bu tür çelişkili ifadeleri yan yana yazarak okuyucunun bu hususa dikkatini çekmeye çalışacağım. Zira hadis uydurma sistemlerinin kökü budur. Örneğin, Kur’an’ın sonradan rast gele toplanmış bir kitap olduğunu söylerken başka bir yerde, peygamberin onu Mushaf halinde bıraktığını rivayet etmek onlar için gayet normal bir durumdur. şöyle ki, uydurdukları diğer bir rivayette şöyle diyorlar:

17- ......Abdülaziz İbn Rufey’ şöyle dedi: Ben Şaddat İbn Ma’kıl ile beraber İbn Abbas’ın yanına girdim. Şaddat İbn Ma’kıl, Abbas’a:
-Peygamber (s) bir şey bıraktı mı? diye sordu.
İbn Abbas:
- Mushaf ‘ın iki yanını kuşatan ciltler arasında bulunandan başka bir şey bırakmadı, dedi.
Biz yine beraberce Muhammed İbnu’l -Hanefiyye’ nin yanına girdik ve ona’da aynı suali sorduk. Muhammed İbnu’l Hanefiyye de:
- İki kapak arasında bulunandan başka bir şey bırakmadı, dedi. (Buhari,Kitâbu Fedail’l -Kur’an 39 Cilt 11 sayfa 5112 Ötüken 1988)

Bu hadis evvelki hadislerle çelişkili olduğu gibi, Kur’an’ın Peygamber zamanında kitap halinde mevcut olduğunu ve Peygamberin hiçbir rivayet bırakmadığını itiraf etmişlerdir.

Diğer bir rivayette de şöyle demektedirler:

18-.......Enes İbn Mâlik el -Ensâri den rivayet ettiler ki:........ “Peygamber hücrenin perdesini açtı da, bizlere bakmaya başladı. Kendisi ayakta duruyor ve yüzü de Mushaf yaprağı gibi parlıyordu......”
(Buhari, kitabu’l -Ezân 72 cilt 2 sayfa 707 - 708 Ötüken 1987)
 
Bu rivayette de peygamberin zamanında Mushaf’ın yani kitap halinde Kur’an’ın, parlak sahifelere yazılı olarak mevcut olduğunu itiraf etmişlerdir. Zira var idi ki peygamberin yüzünü onun sahifelerine benzetmişlerdir.
Ayrıca, görüldüğü gibi 15 ve 16 no lu örneklerde verdiğim rivayetler. 17 ve 18 no.lu örneklerde belirttiğim rivayetlerle çelişki halindedirler.

III - KURAN’IN OKUNUŞUNU TAHRİF İÇİN UYDURDUKLARI HADİS ÖRNEKLERİ

19- .......Ben Abdullah İbni Mes’ûd’dan işittim, şöyle diyordu: Ben bir kimsenin bir ayeti, benim peygamberden işittiğim okuyuşun hilâfına okuduğunu işittim. Hemen elinden tuttum ve onu Resûlullah’a getirdim. Resûlullah (S) : “Her ikinizde güzel okudunuz” buyurdu. Şu’be dedi ki: Ben Resûlullah’ın şunu da söylediğini zannediyorum: “(Kur’an hakkında) sakın ihtilaf etmeyiniz. Çünkü sizden evvelki ümmetler kitaplarında ihtilaf ettiler de bu yüzden helak oldular” (Buhari, Kitab’ul-husûmat cilt 5 sayfa 2228 Ötüken 1987)

20-........ O da İbn Abbâs (R)’tan tahdis etti ki, Resûlullah (S) şöyle buyurmuştur: “Cibril bana Kur’an’ı bir okunuş üzerine okuttu. Ben de durmadan bunun artmasını istedim. Tâ yedi türlü okunuşa erişinceye kadar bu dileğimde ısrar ettim”. (Buhari, Kitâbu Bed’i’l-Halk 29 Cilt 7 Sayfa 3035 Ötüken 1987.)

Yukarıdaki rivayette Kur’an’ın, bir okunuş üzerine Cebrail tarafından indirildiği ve peygamberin ısrarıyla yedi okunuşa çıkarıldığı belirtilmiştir. Buna rağmen şöyle de tahdis etmekten çekinmediler:

21- “ Übeyy b Ka’b’den (rivayet edilmiştir.) Dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) Cebrâil’e rastladı ve :
Ey Cibril, ben ümmi bir kavme gönderildim. Bunların arasında koca karılar, ihtiyar erkekler, oğlanlar, kızlar, hiç kitap okumayan adamlar var, dedi.
Cibril o zaman :
- Ey Muhammed, muhakkak’ki, Kur’an yedi harf üzerine nâzil olmuştur, demiştir.” (Kur’an’ı Kerimin faziletleri ve Okuma Kâideleri. Dr. İsmail Karaçam, Marmara ünv. İlahiyat Fakl. Yayınları No 7 sayfa 21 alıntısı, et- Tirmizi, Sahihu’t -Tirmizi bi şerhı’l -İmam İbni’l Arabi, VI.63. Mısır 1934)

http://www.kuran-tekrehber.com/1-1.htm - http://www.kuran-tekrehber.com/1-1.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 23-Haziran-2009 Saat 12:18

BÖLÜM 2

Tirmizi’nin bu rivayetinde ise Meğer ki Kur’an zaten yedi okunuş üzerine inmiş ve Peygamberin bundan haberi yokmuş, bu ise bir çelişkidir.

İşin ilginç yanı Kur’an harekeli olup, bir okunuştan başka okunmasına imkan yoktur. Sonradan harekelendi iddiaları uydurmadır. Rivayetlere tabii olan kimseler dahi yedi harf iddialarının ne manaya geldiğini bundan dolayı bilememektedirler. Dr İsmail Karaçam, yukarda bahsi geçen eserin de bu konuda şöyle demektedir:

“Yedi harf ile ilgili haberlerin çok yoğun olmasına her sınıftaki İslam bilginlerinin bu konuda fikir yürütmüş olmasına rağmen, “yedi harf”in manası üzerinde bir fikir birliğine varılmamıştır. “Kur’an ilimleri” ile ilgili bir çok eserde verildiğine göre, üzerinde en çok ihtilaf edilen konu budur. Aynı kaynakların haberlerine nazaran Ebû Hatim b. Hıbbân (354/965) bu konuda 35 ihtilafın varlığına haber vermiş, hatta bunların tamamının 40 kadar olduğu söylenmiştir. Biz bunlardan --- ancak--- birkaç tanesini örnek olarak sunacağız:

1- Alimlerin çoğunluğuna göre, “Yedi harf”den maksat, Arap kabilelerinden meşhur yedisinin lehçeleridir. Fakat yinede bu kabilelerin hangileri olduğu hakkında ihtilaf vardır....

2- “Yedi harf” tabiri, medlûlü müşkül,manası itibariyle müteşabih bir deyimdir. Bu tabirin müşkül olmasının sebebi de, “el- Ahruf” kelimesinden gelmektedir. Çünkü “Harf” kelimesi bir çok manalara delalet eden müşterek lafızdır. Müşterek lafız olması hasebiyle de, hangi mananın kastedildiği --kat’i olarak-- anlaşılmaz.
Dr. İsmail Karaçam böylece devam ederek birkaç örnek daha veriyor. (sayfa 22)

Şimdi dense ki, mahiyeti belli olmayan bu tür rivayetleri neden uydurdular? Nedeni ; Bir şeyin hatalı söylenmesine mazeret kabul edilmişse ve bu mazeret belli değilse, o zaman yapılacak bütün hata ve bozuk uygulamalar bu belirsiz mazerete mal edilebilir. Böylece Kur’an’a bu yönden yapılacak bütün saldırıları meşru göstermeyi amaçlamaktadırlar.

Yapılan yanlış okuyuşlara yapılacak itirazları engellemek içinde şu şekil de rivayet uydurmuşlarıdır:
 
22- Ebu Hureyre (r.a) hz.anlatıyor: “Resûlullah ( a.s.v.)şöyle buyurdular: “ Kûr’an hakkında münakaşa küfürdür” (K.S 1158 C.5 S. 271 alıntısı, Ebû Dâvûd, Sünnet 5, (4603) )

Bu gibi hadis uydurmalarıyla, Kur’an’ın ihtilaflı okunabileceğini ve bu okunuşlar elde mevcut Kur’an’a uymasa dahi müdahale etmemek gerektiğini. Hatta münakaşa etmenin küfür olduğunu söylemektedirler. Kur’an kelimeleri çeşitli şekilde okunamaz, harekeli olarak nasıl inmişlerse yalnız ve yalnız o şekilde okunurlar. Ve bir okunuşla inmişlerdir. Değişik okumak kelimeyi değiştirmek demektir, bu ise Allah’tan başkası için mümkün değildir. Kur’an’dan, mealen:

- Rabının kitabından sana vahye dileni oku; O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur, O’ndan başka sığınılacak bir kimsede bulamazsın. 18/27

- Elif, lam, ra. Bu kitap; Ayetleri kesinleştirilmiş sonrada hakim ve habir olan Allah tarafından uzun uzadıya açıklanmıştır. (11/1)

Daha önce metotlarının zıt rivayetler uydurmak olduğunu belirtmiştim. Bu konuda da şöyle rivayetleri vardır:

23- .......Enesten naklen........
“-Sizler Zeyd ibn Sabit ile Kur’an’dan herhangi bir şeyde ihtilaf ettiğiniz zaman, Kur’an’ı Kureyş lisanı ile yazınız. Çünkü Kur’an Kureyş lisanı ile nazil olmuştur,dedi.
Onlar da işte böyle yaptılar.( Buhari. Kitabu’l Menâkıb 15 cilt 7 sayfa 3309, ötüken 1987)

Bu hadis ile Kur’an’ın bir lisan üzerine indiğini ve yanlışlıklara ihtilaf edilebileceğini rivayet etmekle, yedi lisan üzerine indiğin ve değişik okunabileceği konusundaki rivayetlerle çelişkiye düşmüşlerdir.

IV - VAHYİN İNİŞ SIRASIYLA İLGİLİ OLARAK UYDURDUKLARI ÇELİŞKİLİ HADİSLER

24- Hz Âişe’den naklen ...............”(Peygambere ilk gelen Vahiy âlak suresi 1-5 tir)” (K.S. 5563 C 15 S. 389 - b 1992, alıntıları Buhari, Bed’ü’l- Vahiy, Enbiya 21, Tefsir, Alâk Ta’bir 1; Müslim, İman 252, (160); Tirmizi, Menakıb 13, (3636). )

25- Yahya İbnu Ebi Kesir anlatıyor: “Ebu Seleme İbnu Abdurrahman a Kur’an’dan ilk inenin ne olduğunu sordum.  “ Ya eyyühe’l - Müdessir (Ey örtüsüne bürünmüş) : (Suresi) dir !” dedi......... (K.S. 5564 C. 15 S. 391 alıntıları, Buhari, Bed’ü’l - Halk 6, Tefsir, Müdessir, tefsir, Alak, Edeb 118 ; Müslim, İman 257, (161) )
Yukarıdaki iki rivayet birbiriyle çelişkilidir.

V - RESÛLULLAH’IN NEYİ VASİYET ETTİĞİ HUSUSUNDA UYDURDUKLARI ÇELİŞKİLİ HADİSLER

26- imam Malik’e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (a.s.v) şunu söylemiştir: “ Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitab ı ve Resûlün Sünneti. (Muvatta, Kader 3, (2, 899), K.S. 53 C. 2 S. 328 - 1988)

27- Yezid İbnu Erkam (r.a) anlatıyor : Hz. Peygamber (a.s.v) buyurdular ki “Size uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu. Allah’ın Kitabıdır. Semadan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehli Beytimdir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınız da bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaktır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün” (K.S. 54 C. 2 S. 328-329 B. 1998 alıntısı Tirmizi, Menakıb 77.(3790) )

28- ..........Bize Talha İbnu Musarruf tahdis edip şöyle dedi: ben Abdullah İbn Ebi Evfâ ( R )’ya:
- Peygamber (S) vasiyet etti mi diye sordum.
O :
- Hayır ( vasiyet etmedi ), dedi.
- Bunun üzerine ben :
-Öyleyse insanlar üzerine vasiyet etmek nasıl farz yazıldı, yahut insanlar nasıl vasiyet etmekle emr olundular? Dedim.
-Abdullah İbn ebi Evfâ :
-Resûlullah, Allah’ın kitabı na tutunmak ve onunla amel etmeyi vasiyet etti, dedi. (Buhari, Kitabu’l -Vesâyâ 3 cilt 6 sayfa 2583, ötüken 1987 )

29-......... Resûlullah’a atfen Veda Hüdbesinde : “Mü’minler! Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmayacaksınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır.” (Buhari. Kitabu’l - Hac cilt 4 sayfa 1648, Ötüken 1987)

Görüldüğü gibi, örneklerdeki 26 ve 27 ki rivayetler  Kendi aralarında çelişkili oldukları gibi, 28 ve 29. Rivayetlerle de çelişkilidirler. Biz ancak Kur’an’dan sorumluyuz, onun için 28 ve 29. rivayetler gerçeğe uygundur.
Sünnet diye uydurdukları rivayetler bir birleriyle çelişkili olduğundan, doğru yolu onlarla bulmak mümkün değildir. Ayrıca Kur’an yeterli olup öyle bir şeye ihtiyaçta yoktur. Ehlibeyt ise, onlarda bizim gibi ancak Kur’an’a uymakla doğru yolu bulabilirler, kaldı ki bin seneden fazla bir zamandır, ehlibeytten bir kimseyi müşahhas olarak dünyada kimse görmediği gibi, onları gören kimseyi de gören olmamıştır. Onun için Kur’an’la birlikte ehlibeyt rehberliği diye bir şey olmadığı gibi, böyle bir şeye ihtiyaçta yoktur. Aksine iddialar gerçeklere uymayan hususlardır.

VI- KURAN’IN ÜCRETLE OKUNUP-OKUNAMAYACAĞI KONUSUNDA VE RÜKYE İLE İLGİLİ UYDURDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ

30- İmrân İbnu Husyen (r.a.)’ın anlattığına göre, İmrân, Kur’an okuyan, arkasından da buna mukabil halktan dünyalık talebeden birisine rastlamıştı, ‘ İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’un, deyip arkasından şu açıklamayı yaptı: “Hz. Peygamber (a.s.v.)’in şöyle söylediğini işittim: “Kim Kur’an okursa (isteyeceğini) Allah’tan istesin. Zira bir takım insanlar zuhur edecek, onlar Kur’an okuyup, okudukları mukabilinde halktan (dünyalık) isteyecekler. (K.S. 434 C.3 S.243 B.1988, alıntısı Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’an 20,2918 )

31- Ubade İbnu’s-Sâmit r.a. Anlatıyor: “Ben ehl-i Suffa’dan bir kısım insanlara yazı ve Kur’an öğretmiştim. Onlardan bir adam bana bir yay hediye etti. Ben de: “(Bu yay) benim için (büyük) bir mal değil, onunla Allah yolunda atış yaparım, gidip Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a soracağım” dedim. Gidip sordum:
“Ey Allah’ın Resûlü! dedim. Kendilerine yazı ve Kur’an öğrettiğim kimselerden biri bana bir yay hediye etti. Bu benim için bir mal da değil. Ben onunla Allah yolunda atış yaparım! dedim. a.s.v. bana : “Eğer ateşten bir takı takınmayı seversen kabul et! diye cevap verdi.” (K.S. 5787 C.16 s.249 B.1993 alıntısı, Ebu Dâvud, Büyû’ 37, (3417) )

30 ve 31. Rivayetlerde, Kur’an okumaktan, Kur’an ve Yazı öğretmekten ücret alınmasının kesin olarak haram olduğunu rivayet ettiler. Buna rağmen şu şekilde bir başka rivayette bulundular:

32- İbnu Abbâs r.a. Anlatıyor: “Resûlullah a.s.v. Buyurdular ki: “Üzerine ücret almada en haklı olduğunuz şey Kitabullah’tır.” ( K.S. 5171 C.14 S. 506-507 B.1992, alıntısı Buhâri, İcâre 16, Tıbb 34. )

Bu rivayette , üzerine ücret almada en meşru olan şeyin Kur’an olduğunu tahdis etmeleri açık bir çelişkidir.

33. Resûlullah’a atfen: Câbir şöyle demiş “ Benim bir dayım vardı. Akrebe karşı rukye yapardı. Derken Resûlullah rukyeyi yasak etti, Müteakiben ona gelerek:
- Ya Resûlullah! Gerçekten sen rukyeyi yasak ettin mi? Ben akrebe karşı rukye yapıyorum dedi. Bunun üzerine: “Sizden her kim din kardeşine fayda verebilirse bunu yapsın!” buyurdular. (Sahih’i Müslim, Terc. Ahmet Davudoğlu, sönmez Neşriyat A.Ş. Cilt 9 62/624)

<33.> Rivayet kendi içeriğinde çelişkilidir, mademki rukye yapmanın bir mahzuru yok idiyse bunu peygamber neden yasakladı? Rukye, bir hastanın iyileşmesi için, onun üzerine okuyup üflemeye, muska ve efsûn yapmaya veya hastanın üzerine tükürmeye denir. Rukye yapanlar Kur’an ayetleri okudukları gibi, başka sözlerde söylerler. Örneğin:

34..... Hârice b. Es-Salt, amcasından rivayet ettiğine göre: O (Hâricenin amcası) bir kavme uğradı. Kavimdekiler onun yanına gelip;
Şüphesiz sen ozat (Hz. Peygamber)’ın yanından bir şey getirmişsindir, bizim için şu adama rukye yap, dediler ve kendisine iplerle bağlı bir adam getirdiler.
Hâricenin amcası sabahlı akşamlı üç gün adama Fâtiha sûresini okudu. Sûreyi her bitirişinde tükürüğünü biriktiriyor sonrada tükürüyordu. Adam sanki kösteğinden kurtulmuş gibi oldu, (iyileşti) (Delinin arkadaşları) rukye yapan zata (ücret olarak) bir şey verdiler. Adam, Resûlullah (s.a.)’a gelip durumu haber verdi.
Efendimiz (s.a.)
“Ye, ömrüne yemin ederim ki, kimileri bâtıl bir rukye ile yerler, sen ise hak bir rukye ile yersin.” buyurdu. (Ebu Davud, cilt 12 s.496 rivayet 3420 Şamil Yayınevi 1991; Ahmet b. Hanbel V. 221)

Kur’an, içindeki bilgilerden istifade etmek suretiyle, doğru yolu gösteren , nasihat eden, uyaran, İslam dini için gerekli bütün bilgileri ihtiva eden bir kitaptır. O ne ölülerin üzerine okunmak için, nede okunup üflendiğinde hastaları iyileştiren bir kitab değildir.
Hele Kur’an’ın okunup, ondan sonra şifa verir diye hastaya tükürülmesi rivayeti Kur’an’a saygısızlık kastıyla uydurulmuştur.

Kur’an’ın bir rukye kitabı olmadığı hususunda, Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yâhut arzın parçalandığı, yâhut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (bu Kitab olurdu) Fakat bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hâla bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi? Allah’ın va’di gelinceye kadar devamlı olarak inkar edenlere, yaptıklarından dolayı, ya ansızın büyük bir belâ gelecek, ya da o belâ evlerinin yakınına inecek, Allah, vadinden aslâ dönmez. 13/31

Görüldüğü gibi Kur’an okunduğunda ne dağlar yürür, ne yer parçalanır, ne de ölüler konuşur. Onun için Kur’an’dan bir rukye kitabı olarak bahsetmek, Kur’an’ın iniş nedenini esas amacından saptırmaya yönelik kasıtlı bir harekettir.

VII- CİN’LERİN KUR’AN DİNLEMELERİYLE İLGİLİ OLARAK UYDURDUKLARI HADİS ÖRNEKLERİ :

Alkame anlatıyor: “İbni Mes’ud (r.a.)’a dedim ki ’
-Sizden kimse, cin gecesinde Hz. Peygamber (a.s.v.)’e refâkat etti mi?”
“-Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak bir gece Onunla (a.s.v.) beraberdik. Bir ara onu kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca: “Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece, geçirilmesi mümkün en kötü bir gece geçirdik. Sabah olunca, bir de baktık ki Hira tarafından geliyor.”
“-Ey Allah’ın Resulü, biz seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi mümkün en fena gece geçirdik” dedik.
- “Bana cinlerin davetçisi geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’an’ı Kerimi okudum” buyurdular. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini,  Ateşlerinin kalıntılarını gösterdi............. (K.S. 786 C.4 S.243 B.1988. Alıntıları, Müslim, salat 150(450); Tirmizi, Tefsir, Ahkâf,(3254); Ebu Dâvud, Tahâret 42,(85). )

36- Ma’n İbnu Abdurrahman anlatıyor: “Babam merhumu dinledim. Diyordu ki:
“Mesruk’a sordum: “Kur’an’ı dinledikleri gece, cinler(n geldiğini) Resûlullah a.s.v.’a kim haber verdi?” Bana şu cevabı verdi: “Babam, yani İbnu Mes’ud bana bildirdi ki: “Onların yani cinlerin geldiğini bir ağaç haber verdi.” (K.S. 5589 C.15 S.441 B. 1992, Alıntıları Buhâri, Menâkıbu’l-Ensâr 32; Müslim, Sâlat 153,(450). )

Cinlerin Kur’an dinlemeleriyle ilgili olarak uydurmuş oldukları yukarıdaki sözlerin yanında, bu sözleri sanki hiç söylememişçesine şöyle demeleri gerçekten ibret vericidir:

37- İbnu Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (a.s.v.) Cinlere Kur’an okumadığı gibi, onları görmedi de..........) (K.S. 846 C.4 S.343 B.1988. Alıntıları, Buhari, Tefsir, Cinn 1, Ezan 105; Müslim, Salat 149,(449); Tirmizi, Tefsir, Cinn,(3320). )

<37.> Rivayetin devamın da uzunca anlatım ve ifadelerin içinde, Cinlerin Peygamberin haberi olmadan peygamberden Kur’an dinlemiş olduklarını söylemeleri Kur’an’a uygun olmasına rağmen, insanların kafalarını karıştırma metotlarının gereği olarak uydurmuş oldukları 35 ve 36. Rivayetlerdeki ifadelerle 37. Rivayetteki ifadelerin ayrılık ve çelişkisi dikkat çekici olup, onların zihniyetini yansıtmaktadır.

Cinlerin Kur’an dinlemesiyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- De ki! Bana vah yolundu ki, Cinlerden bir topluluk Kur’an dinlediler de şöyle dediler: “Biz hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik. 72/1

Yukarıda meali yazılı ifadeler, Cin sûresinde geçmekte olup, buna göre Cinlerin Kur’an dinlediğiyle ilgili olarak, peygamberin ancak vahiyle haberi olmuştur. Bundan dolayı rivayetçilerin uydurmuş oldukları, peygamber kayboldu ve ona ağaç bildirdi gibi sözler, saygısızca uydurulmuş alayvari boş sözlerdir.

VIII- KUR’AN’I ANLAMA ANLAYIŞLARI VE KUR’AN’IN NASIL OKUNMASI GEREKTİĞİ KONUSUNDAKİ RİVAYET ÖRNEKLERİ

38-............ Ebû Hureyre şöyle diyordu: Resûlullah ( S ): “Allah, Peygambere Kur’an’ı teganni etmesi karşılığı kadar hiçbir şey için mükâfat vermemiştir” buyurdu.
Râvi Ebû Seleme’nin bir arkadaşı ona “Yeteğenne bihi” sözüyle “Yecheru bihi (= Demek istiyor)” dedi (; aslında: İstima’ etmemiştir” fakat bundan mûrad bol mükâfattır). (Buhari, Kitabu Fadaili-Kur’an, Hadis 43 S. 5116 C.11 Ötüken 1988 ).

Teganni etmek şarkı makamıyla söylemek demektir, yani Kur’an’ın şarkı sözü gibi söylenmesi gerektiğini rivayet etmişlerdir. Bu ise Kur’an’ın okunuşuyla ilgili olarak, Kur’an’da bildirilen şekle uymamaktadır.

Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Ey örtüsüne bürünen. 73/1
- Geceleyin kalk, yalnız gecenin birazında (uyu). 73/2
- Gecenin yarısın da (kalk) yâhut bundan biraz eksilt.  73/3
- Veyâ bunu artır ve ağır ağır Kur’an oku. 73/4

Görüldüğü gibi, Kur’an’ın ağır ağır yani güzel, tane tane ve açık okunması istenmiştir. Zira “Tartil” kelimesi bu manaya gelmektedir. Bu itibarla, Kur’an teganni edilemez! O şarkı sözü değildir. Rivayet uydurma olup, Kur’an’a uymamaktadır.

39- Ammâr İbnu Yâsir (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (a.s.v.) buyurdular ki: (Kur’an’ı Kerimde zikri geçen) sofra gökten ekmek ve et olarak indirildi. Bu mucizeye mahzar olanlara, ihânet etmemeleri ve ertesi gün için, o yiyeceklerden ayırmamaları emredildi. Ancak onlar bunu dinlemediler, hem ihânet ettiler hem de yemeklerden ayırıp ertesi gün için sakladılar. Bunun üzerine ceza olarak maymun ve hınzır sûretine çevrildiler”. (K.S. 597 C.3 S.465 B.1988. Alıntısı, Tirmizi, Tefsir, Maide, (3063) ).

Bu rivayet Kur’an’a uymadığı gibi. İsa Peygamberin ‘ Havarilerine hakaret kastıyla uydurulmuştur. Havarinin kelime manası: Seçilmiş halis kimse olup, Peygamberlere taraftar çıkıp yardım edenler hakkında kullanışı ile şüyu’ bulmuştur.

İsa Peygamberin havarileri ve onlara inen sofrayla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- Ve Ben, Havarilere: “Bana ve elçime iman edin” diye vah yetmiştim. Onlar : “Biz iman ettik, Sen şahit ol ki, biz Müslümanlardanız!” dediler. 5/111
 
- Havariler demişlerdi ki: “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” (İsa) : “Eğer mü’min iseniz Allah’tan korkun” demişti. 5/112

- “ İstiyoruz ki, ondan yiyelim, kalbimiz iyice yatışsın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve bizzat görenlerden olalım.” dediler. 5/113

- Meryem oğlu İsa da: “Allah’ım, Rabb imiz, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için (o gün) bir bayram olsun ve ( o olay ), senden bir delil olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” dedi. 5/114

- Allah buyurdu ki: “Ben onu sizin üzerinize indireceğim, ama ondan sonra sizden kim küfür ederse, ben ona alemlerden hiç kimseye yapmayacağım azabı yaparım.” 5/115

Görüldüğü gibi, İsa peygamberin Havarileri Allah’ın vah yetmesiyle iman etmiş kimseler olup, İsa peygamberin yardımcılarıydılar. Onların sofradan yemek çalmış olmaları söz konusu olmadığı gibi, maymuna ve hınzıra çevrilmiş olduklarının rivayet edilmesi bir iftiradır.

40- Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor:...............Resûlullah (a.s.v) buyurdular ki: Hz. Adem’in yaşı kırk yıl eksik olarak kesinleşince hemen ölüm meleği geldi. Adem (a.s) ona :
“ - Yani benim ömrümden kırk yıl geride kalmadı mı?” dedi. Melek :
“ - İyi ama, dedi, sen onu oğlun Davud’a vermedin mi?” Adem inkar etti zürriyetide inkar etti.........( K.S. 614 C.3 S. 488 B. 1998 alıntısı, Tirmizi, Tefsir, A’raf, (3078) 9.)

Tahdis edilen rivayette, Adem peygamberin ömür süresinden hibe yaptığı ve dolayısıyla ömür süresini bildiği iddia edilmiştir. Bu iddia Kur’an’a uymamaktadır.
Bu hususta Kur’an’dan mealen:

-Eğer Allah, insanları yaptıkları (her) haksızlıkta cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler. Süreleri geldiği zamanda bir saat dahi ne geri kalırlar, nede ileri geçerler. 16/61

- Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır ve rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır. 31/34

Görüldüğü gibi rivayet edilen hadisin aslı yoktur. Zira ecel takdir edilmiş kesin bir süredir, herkesin eceli kendisine aittir. Sürüleri geldiği zamanda bir saat dahi ne geri kalırlar ne de ileri geçerler. Hiç kimsede nerede öleceğini bilmez.

41- Yine İbn’u Âbbâs (r.a)’nın anlattığına göre, kendisine Cenâbı Hâkkın şu mealdeki kelamından sorulmuştur : “ Bilin ki onlar, Kur’an okunurken gizlenmek için iki büklüm olurlar. Bilin ki elbiselerine büründüklerinde bile Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O kalplerdeki olanı bilendir.”
(Hud 5)
İbnu Abbas (r.a) şu açıklamayı yapmıştır : “ Bunlar helada soyununca avret mahallerinin açılıp, o manzaralarının semaya ulaşmasından, keza hanımlarıyla cinsi mukarenet sırasında soyununca çıplak hallerinin semaya ulaşmasından korkup haya duyan ( Bu yüzden kendilerine sıkıntı veren ) kimseler hakkında nazil olmuştur. (K.S. 660 C. 4 S. 29-30 B. 1988 alıntısı Buhari, Tefsir Hud 1.)

Hud Suresi 5. Ayetinde, Kur’an’dan kaçmak için peygamberden gizlenip saklanan kimseler tenkit edilmiştir. Allah kendisinden hiç bir şeyin gizlenemeyeceğini belirterek bu şahısları tenkit etmiştir. Rivayette ise bu şahıslar, Allah’tan haya duyan şahıslar olarak tarif edilmiş ve kendilerince övmüşlerdir. Bu anlayışlarının Kur’an’la ilgisi olmadığı gibi, Allah’a karşı İslam da bu şekilde bir tesettür anlayışı olmayıp, Allah tan hiç bir şeyin gizlenemeyeceği de açıktır. Haya anlayışları buysa o zaman bilsinler ki, Allah’tan hiçbir şey gizlenemez.

Hud suresinin bu iddialarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu konuda Kur’an’dan mealen :
 
- İyi bilin ki, onlar O’ndan gizlenmek için göğüslerini büker (Allah’ın Resulünü görmemek, Kur’an’ı dinlememek için sırtlarını çevirir)ler. İyi bilin ki onlar, örtülerine büründükleri zaman dahi ( Allah onların) içlerinde gizlediklerini ve açığa vurduklarını hep bilir. Çünkü O göğüslerin özünü bilendir. 11/5

Ayet İslam dan kaçanlar hakkında inmişken, ayetle hiç ilgisi olmayan uydurma bir nüzul sebebi rivayet edilmiş olduğu açıktır.

42- İbnu Abbas (r.a) anlatıyor : “Resulullah (a.s.v)’ın arkasında çok güzel bir kadın namaz kılıyordu. Cemaatten bazıları onu görmemek için ön safa kaçıyor, bazıları da en arka safa geliyor, rüku ya vardığı zaman koltuğunun altından ona bakıyordu. Bu durum üzerinde Cenabı Hakk şu ayeti indirdi : “ And olsun, sizden öne geçenleri de biz biliriz, geri kalanları da biz biliriz” (Hicr,24), (K.S. 671 C.4 S.39 B. 1988 alıntısı, Nesâi, İmamet (2,118);Tirmizi, Tefsir, Hicr, (3122). )

Sahabedeler hakkında saygısızca uydurulmuş bu nüzûl sebebi rivayeti uydurmasının, Hicr Suresiyle hiçbir ilgisi yoktur. Hicr 23-24-25 ayetlerini mealen yazarsak iftira ettikleri ortaya çıkar. Şöyle ki :

-Biziz, elbette biz ki, yaşatır ve öldürürüz : Gerçek vâris olanda biziz. 15/23
-And olsun, sizden önce geçenleri de bildik, sonra gelenleri de bildik. 15/24
-Gerçekten onları toplayacak olan, Rabbin dir. O, hikmet sahibidir, bilendir. 15/25

Allah bu ayetlerle, yaşatıp öldürdüğünü, gerçek olarak mülkün kendisine ait olduğunu, ölüp gidenleri bildiği gibi gelecek olanları ; sonraya tehir edilmiş olanları bildiğini. Ölüp gidenlerle gelecek olanları bir araya toplayacağını bildirmiştir. Bu itibarla bu ayetlerin onların sapık nüzûl sebebi uydurmalarıyla bir ilgisi yoktur.

Hz. Enes (r.a), “ Rabbine and olsun ki hepsini yaptıklarından sorumlu tutacağız” (Hicr 92-93) ayetiyle ilgili olarak: “Onlar ‘ La ilahe İllâllah’ demekten sorumlu olacaklar” demiştir.”
 (K.S. 675 C.4 S. 43 B. 1998 alıntıları, Tirmizi, Tefsir, Hicr, (3126); Buhari hadisi bab başlığı olarak kaydetmişti.) )

Bu ayetler, Kur’an’ın bir kısmını kabul edip, bir kısmını red eden kimseler hakkında inmişlerdir. şöyle ki Hicr 89-90-91-92-93-94 ayetlerinin meallerini yazarsak durum açıkça anlaşılır. şöyle ki

-De ki: Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım. 15/89
-Tıpkı o bölücülere indirdiğimiz (azâb) gibi, 15/90
-Onlar ki Kur’an’ı parça parça ettiler. 15/91
-Rabb’ın hakkı için biz onların hepsine mutlaka soracağız: 15/92
-Yaptıkları şeylerden. 15/93
-O halde sen emr olunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma. 15/94

Görüldüğü gibi ayetler müşrikler hakkında indirilmişken, Müslümanlar hakkında indiği rivayet edilmiş olup, rivayet asılsız bir iftiradır.

44- Ebu Sa’id el Hudri’den, Resûlullah’a atfen: “(sağcılar) ...........ve kadri yükseltilmiş döşeklerdedirler” (Vâkıa,24) mealindeki ayet hakkında, Resûlullah’ın şunu söylediğini nakleder:” bunların yüksekliği sema ile arz arasındaki mesâfe kadardır. İkisi arasındaki uzaklık ise beş yüz yıllık yürüme mesafesidir.” (K.S. 809 C.4 S.287 B. 1988 alıntısı, Tirmizi, 2543)

Sema ile arz mesafesinin beş yüz yıllık yürüme mesafesi olduğunu ve cennet döşeklerinin yüksekliğine denk olduğunu rivayet etmelerinin hiçbir tutarlı tarafı yoktur, değil beş yüz senelik yürüyüşle semayı kat etmek, kişi günde yüz km yürüse 3500 yılda güneşe dahi varamaz. Cennet döşekleriyle alay etmek için bu rivayeti uyduran bilse ki sema ne kadar yüksektir. Cennet döşeklerinin beş yüz yıllık yol yüksekliğinde olduğu iddiası da keyfi bir iddiadır.

45- Hz. Âişe (r.a) diyor ki: “Resulullah (a.s.v) ölmezden önce bütün kadınlarla nikah kendisine helal kılındı.” (K.S. 751 S.198 C.4 B 1998 alıntısı Tirmizi, Tefsir, Ahzab, (3214); Nesai, nikah 2(6.56) 9.)

Bu rivayet, Ahzab sûresinin 52. Ayetine uymamaktadır. şöyle ki mealen :
 
-Bundan sonra artık sana (başka) kadınlar(la evlenmek), bunları başka eşlerle değiştirmek helal değildir. İsterse güzellikleri çok hoşuna gitsin, (artık başka kadınlar alamazsın); yalnız elinin altında bulunan (câriye)ler hariç, Allah her şeyi gözetleyicidir. 33/52

Bu itibarla rivayetin aslı yoktur.

46- Esma bin tu Yezid (r.a) anlatıyor: “ Resûlullah (a.s.v) buyurdular ki: “Allah’ın İsmi Azam ı şu iki ayettedir:
1- “İlahınız, tek olan İlahtır, O’ndan başka ilah yoktur. O Rahman ve Rahimdir” (bakara 163)
2-Al-i İmran sûresinin baş kısmı: Elif lam mim. O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. O Hayy ve kay yumdûr” (Âl i İmrân 1-3). (K.S. 1793 C.6 S. 556 b. 1989 alıntısı, Ebû Dâvud, Salât 358 (1496) Tirmizi Da’avât 65, (3472). )

Yaygın bir şekilde, bir çok kimse tarafından şu iddiada bulunulmuştur. Allah’ın isimleri arasında bir tanesi vardır ki, bu O’nun en büyük ismidir. Kim Allah’ın bu ismini söyleyerek, Allah tan bir şey isterse muhakkak o dua kabul olur, velev ki taşın altın olmasını istesin, veya ölüleri kaldırmak istesin derhal yerine gelir. Ve bu ismin hangisi olduğu hususunda bir çok rivayetler uydurulmuş ve iddialarda bulunulmuştur. Bu iddiaların hepsi Allah’a bir iftiradır. Zira Allah’ın bütün isimleri yüce ve güzeldir. Allah duaları kabul ederken şahsın durumuna bakar, dua eden şahıs, duasının kabul edilmesine layıksa Allah duasını kabul eder. Yoksa iyi işler yapmayan veya kafir olan bir şahıs, Allah’ın bütün isimlerini duasında tekrarlasa dahi, Allah onun duasını kabul etmez. Bu konuda Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

-O dur ki kullarından tövbeyi kabul eder, kötülüklerinden geçer ve yaptıklarınızı bilir. 42/25

 -İman eden ve iyi işler yapanların duâsını kabul eder, lütuf ve kereminden onlara (istediklerinden) fazlasını verir. Kafirlere gelince: onlara da çetin bir azab vardır. 42/26

 -De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız, nihâyet en güzel isimler O’nun dur. Salatında pek bağırma, pekte (sesini) gizleme, bu ikisinin arasında bir yol tut. 17/110
 
- En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na onlarla (o güzel isimlerle) dua edin ve Onun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın; Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir. 7/180

Görüldüğü gibi, ismi âzam konusunda tahdis edilen rivayet uydurma olup, Kur’an’a uymamaktadır. Sadece bu tür rivayetlerle insanları asırlarca boş hayaller peşinde sürüklemiş ve gerçeklerden kopmalarına sebep olmuşlardır. Bu iddialarda bulunan kimseler, Allah’ın İsimleri hakkında eğriliğe sapan kimselerdirler.

47- ..........Abdullah ibn Mesûd ( r ) şöyle demiştir: Peygamber (S) Mekke de iken Ve’n -Necmi Sûresini okudu da bunun sonunda secde yaptı. Onunla beraber olanlarda, bir ihtiyar müstesna (mü’min ve müşrik) hep secdeye vardılar. O ihtiyar kimsede bir avuç çakıl veya toprak alıp alnına götürdü ve: bu kadarı bana yeter, dedi. İşte o kimse ki, ben onu bundan sonra ( Bedirde) kafir olarak öldürülmüş olarak gördüm.( Buhari, Ebvâbu Sucûdil- Kur’an 1. Cilt 3 sayfa 1044 Ötüken 1987)

48- .........Ata, İbnû Kuseyt’a şöyle haber vermiştir: Kendisi Zeyd ibn Sâbit e, Ve’n Necmi sûresinin sonunda ki Sucûddan sormuş. Zeyd te Peygamberin huzûrunda Ven -Necmi sûresini okuduğunu ve Peygamberin bu sûrede secde etmediğini söylemiştir. (Buhari, Ebvâbu Sucûdil -Kur’an 6.cilt 3.sayfa 1044 Ötüken 1987)

Yukarıdaki iki rivayet birbirine aykırı olup, birbirini iptal etmektedirler.
Müşriklerin Ve’n Necmi sûresi, peygamber tarafından okunurken, secde ettikleri konusunda uydurulmuş olan 47 no lu örnekteki rivayetle, benzeri rivayetler etrafında Ğaranik hadisesi adı altında daha bir çok sözler söylenmiş ve uydurulan rivayetlerle ilgili olarak bir çok meşhur kimseler bu konuda fikir beyan etmişlerdir. Günümüzde de bu husus “Şeytan ayetleri” adı altında konu edilmiştir. Bu iddiaları ortaya koyup cevaplandıracak olursak, şöyle ki :
Kur’an tutarsız manalara gelmeyen, apaçık Arapça bir dille, hiçbir Batıni veya çelişik ifade ihtiva etmeyen, kelimelerinin değiştirilmesi Allah’tan başkası için mümkün olmayan bir korunmayla korunmuş olup, peygamberde ancak bu Vahyi tebliğ ediyordu. Zira ona şöyle vahye dilmişti, Kur’an’dan mealen:
 
- Rabının kitabından sana vahye dileni oku; O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur, O’ndan başka sığınılacak bir kimsede bulamazsın. 18/27

Görüldüğü gibi, O na Rabbının kitabından sana vahye dileni oku diye emredilmişti ve okunması istenende asla değiştirilemezdi. Bizzat, peygamberin kendiside vahyi aynen bildirme hususunda, Allah tarafından sağlamlaştırılmıştı. Zira müşrikler gelen vahyin dışında çeşitli tuzaklar kuruyorlardı. Onlara uymaması için Peygamber bu konuda sebatkar bir kimse olarak sağlamlaştırılmış ve gelen vahye her ne suretle olursa olsun kendi sözünü vahiy diye bildirmesi Allah tarafından engellenmişti, şöyle ki: Kur’an’dan mealen;

-Az daha onlar, seni, sana vah yettiğimizden ayırarak, ondan başkasını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirlerdi. 17/73
-Sana sebat vermemiş olsaydık, and olsun ki, azda olsa onlara meyl edecektin. 17/74
-O takdirde de sana hayatında, ölümünde kat kat (azab)ını tattırırdık. Sonra bize karşı bize bir yardımcıda bulamazdın.  17/75

Eğer peygamberin ağzından vahiy olmadığı halde, vahiy diye tek bir söz çıkmış olsaydı, Allah onu düşman kabul edecekti. Hayatında ve ölümünde kat kat azab tattıracak ve Allah’ın azabından kurtulma hususunda hiçbir yardımcıda bulamazdı. Allah böyle bir olayın vuku bulmadığını bu konuda peygamberin yüksek bir şahsiyetle donatılarak sağlamlaştırıldığını bildirmek suretiyle vahye şüpheyle bakılmasını bertaraf etmiştir.

- Sana sebat vermemiş olsaydık, and olsun ki, az da olsa onlara meyl edecektin. 17/74

İfadesiyle belirtilen ayetin meali üzerinde düşündüğümüzde, Allah tarafından sebatkar kılınmayla peygamberin birazcık dahi de olsa vahyin dışına kaymadığı manası açıkça anlaşılır.

Tarih boyunca Kur’an’a ve peygambere bir çok saldırılar yapılmıştır, bunlardan bir tanesi de Ğaranik olayı diye adlandırılan iftiradır. Kur’an karşısında acze düşen kafirler, Kur’an ile hiçbir alakası olmayan ve bizzat Kur’an’a muhalif olan uydurma rivayetleri Kur’an gibi, hatta ondan üstün kabul ederek, İslam'a saldırıda bulunmuşlardır. Böyle yapmalarına delil olarak ta, kendilerine büyük İslam alimi denilen bir takım meşhur kimselerin bu rivayetleri uydurmuş veya onaylamış olmalarıdır. Gerçekte bu rivayetleri uyduran veya onaylayan kimselerin, bu rivayetleri ele alıp İslam'a saldıran kafirlerden hiçbir farkları yoktur. Taraflardan biri kendisine Müslüman deyip, İslam'a iftira yoluyla saldırmakta. Diğer taraf ise bu iftirayı ele alıp kendisine Müslüman demeden İslam'a saldırmaktadır. Bu şeytani ittifakın bir örneği de belirttiğim gibi Ğaranik olayı iftirasıdır. Şöyle iddia etmektedirler;

Önce konuyla ilgili olarak, Necm Sûresinin bazı ayetleri şu şekildedir, mealen:

-Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ yı? 53/19
-Ve üçüncüleri olan öteki Menât ı. 53/20
-Demek erkek size, dişi Allah’a mı? 53/21
-O halde bu insafsıca bir taksim! 53/22
-Bunlar (putlar)sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefislerinin alçak hevesine uyuyorlar, halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir. 53/23

Necm suresinden mealen yazdığım yukarıdaki ifadelerde görüldüğü gibi, putperestlerin taptığı Lat, Menat ve Uzza putları reddedilmekte ve bunları ilah olarak kabul edenlere ağır tenkitler yöneltilmektedir. Putperestler Meleklere, Allah’ın kızları diyorlardı. Haliyle haşa Allah’ın kızları olmuş olsaydı onlarda ilah olacaklardı. Putperestler bu mantıkla hareket ederek Lat, Menat ve Uzza putlarını Allah’ın kızları dişi melekler telakki ederek onlara tapmışlardır. Halbuki kendilerine bir kız çocuğu olsaydı büyük üzüntüye kapılıp, halk içine çıkmaya utanır veya o kız çocuğunu diri diri toprağa gömerlerdi. Erkek çocukları olduğu zamanda büyük sevinç duyarlardı. Allah bu zihniyette olan putperestlere, “Demek erkek size, dişi Allah’a mı? O halde bu insafsızca bir taksim” demek suretiyle, kendileri için istemediklerini Allah’a isnat eden zalim iftiracılar olduklarını vurgulamıştır. Allah çocuk edinmekten münezzehtir. Durum böyle iken, Rivayetler dininin mensubu bir kısım meşhur kimseler iddia etmektedirler ki, Necm Sûresinin ayetleri inerken peygamber (haşa), Allah tarafından vahye dilmemesine rağmen, şeytanın İlkaysıyla Lat, Menat ve Uzza putları için “Tilke’l garânikat-el ulâ ve inne şafaatehünne le tercâ” yani “Bunlar, dolgun beyaz vücutlu güzel dilberler ve rütbeleri yüksek ilahelerdir. Onların şefaati muhakkak beklenmelidir.” dediğini iddia etmişlerdir. Ğarânik kelimesi Arapça da mana itibariyle, Kuğu kuşu, örülmüş saç topu manalarına gelmekle beraber, bir manası da, bedeni beyaz, dolgun vücutlû güzel dilberler manasına da gelir. Bura da kastedilen mana budur. Zira putperestler ilahelerini dişi melekler olarak telakki ediyorlardı. Şimdi bu iftirayı asıl Necm sûresinin ayet mealleri arasına, parantez içinde ayırarak koyarsak nasıl, mantıken uyum sağlaması imkansız bir durumla karşılaştığımızı görürüz, Şöyle ki:

- Gördünüz mü o lât ve Uzzâ’yı. 53/19
- Ve üçüncüleri olan öteki Menât’ı 53/20
(Bunlar dolgun vücutlu güzel dilberler ve rütbeleri yüksek ilahelerdir. Onların şefaati muhakkak beklenmelidir.)
- Demek erkek size, dişi Allah’a mı? 53/21
- O halde bu insafsızca bir taksim. 53/22
- Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefislerinin alçak hevesine uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir. 53/23

Övgü ve yerginin tamamen zıt manada ve bir arada ifadelendirilmesinin ortaya koyduğu bu çok çelişik durum, fazlaca izah gerektirmeyecek şekilde açıktır. Değil bir peygamber sıradan bir kimse dahi bu tür ifadeleri bir arada kullanırsa onun delililiğine hükmedilir. Peygamber deli olmadığı gibi, haşa ki böyle bir söz söylemiş olsun.

Denilse ki, hal böyle olunca, bu iddia nereden ortaya çıktı. Rivayetler dinine mensup çok sayıda meşhur kimseler bu rivayetlerine mesnet olarak neyi iddia etmektedirler. Konu şudur:
 
- (Ey Muhammed) Senden önce hiçbir resul, hiçbir nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğu zaman, şeytan onun temennisine bir şey sokmuş olmasın, Fakat Allah, şeytanın soktuğu şeyi iptal eder; sonra da ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sâhibidir. 22/52

Yukarıda mealini yazmış olduğum, Hac sûresinin 22. Ayetini ele alarak demektedirler ki: “Resûlullah, kafirlerin hidayete ermelerini o kadar çok istiyordu ki, onların hoşuna gidecek ve İslam'a yaklaşmalarını sağlayacak vahiylerin gelmesini arzu ediyordu. Bu arzusu içerisinde ve Kureyşlilerin bir toplantısında iken Necm sûresi nazil oldu ve kendisi onu okumaya başladı. “Gördünüz mü o Lat ve Uzzâ’yı, Ve üçüncüleri olan öteki Menât’ı” sözlerine gelince ağzından şu kelimeler dökülü verdi. “ Bunlar, dolgun beyaz vücutlu güzel dilberler ve rütbeleri yüksek ilahelerdir. Onların şefaati muhakkak beklenmelidir.” Bundan sonra, Resûlullah sûrenin diğer ayetlerini normal olarak okumaya devam etti ve sûrenin sonunda secde etti. Onunla birlikte Müslümanlar ile müşrikler beraber secde ettiler. Mekkeli kâfirler dediler ki, artık bizimle Muhammed arasında her hangi bir fark kalmamıştır. Bizde zaten aynı şeyi diyoruz. Kainatı yaratan Allah’tır, fakat ilahelerimiz Allah katında bizim için şefaatte bulunacaklardır. Bilahare akşam Cebrâil gelerek peygambere putları övücü sözleri getirmediğini bildiriyor. Bu olay peygamberi çok üzüyor ve tedirgin ediyor. Taki Hac sûresinin 52. Ayeti indi. Bu ayette Resûlullah teselli edildi. Kendisinden önceki Peygamber ve Resûllerin aynı hataya düştüklerini. Arzlarına şeytanın müdahale ederek karıştığını, fakat şeytanın bu karıştırdığını Allah’ın iptal ettiğini ve sonrada ayetlerini sağlamlaştırdığını vahiyle bildirdi. Bunun üzerine peygamber rahatlıyor.” İşte iddiaları budur.

Bu uydurma rivayet, İbn Cerir’in tarihinde ve diğer birçok müfessirlerin tefsirlerinde, İbn Sa’d’ın “Tabakât’ında, Vahidi’nin “Esbâb-ün Nuzül” ünde, İbn İshâk’ın “Siyeri”inde, Musa bin Ukbe’nin “Meğazi’sinde, İbn Ebi Hâtim, İbn Munzir, Bezzâr, İbn Merdûye ve Taberâni’nin hadis kitaplarında yer almıştır. Başka bir çok kitaplarda konu olarak yer almış ve üzerinde konuşulmuştur.
Hâfız İbn Hacer (Meşhur mühaddis); Ebu Bekr Dessâs (tanınmış Fakih unvanlı); Zemahşeri (Müfessir); ve İbn Cerir gibi tarihçi müfessir ve Fıkıhçı iddialı meşhur kimseler bu rivayetin doğru olduğunda ısrar etmişlerdir. Muhalif olanlar da bunu tam manasıyla eleştirmemişlerdir. Muhaliflerin bir grubu bunu reddediyor zira, bunun kaynakları veya senetleri zayıftır demektedirler. Demek ki bu kimseler de, senetlerin kuvvetli olması halinde bu rivayeti aynen kabul edeceklerdi. Örneğin, İbn Kesir bu hususta şunları yazmıştır. “Bu hikâye hangi senetlerle rivâyet olunmuşsa hepsi, mürsel ve münkat’ı dırlar.” Beyhâki de diyor ki: “ Nakil itibariyle bu hikâye ispatlanmış değildir”. İbn Huzeyme; Kadı İyâz gibi kimseler de aynı fikirdedirler. Mesela: Kadı Iyâz’ın reddetmesine sebep, Kütüb-i Sitte de yer almaması ve senedinin zayıf olmasıdır. Halbuki, 47 örnekte görüldüğü gibi, Buhari Ğaranik kelimesini rivayet etmemekle birlikte Ve’n-Necm süresi okunurken müşriklerin secde ettiğinden bahisle dolaylı olarak değinmiştir.

Bunların esas problemi, Tevhidi ve Kur’an’ı anlamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Peygamber hakkındaki kanaatleri de içinde bulundukları durum gibidir. Değil mi ki diyorlar, Cebrail bilahare haber verince peygamber yaptığı yanlışın farkına vardı. Bu anlayışları onların durumunu göstermesi bakımından çok manidardır. Zira değil bir peygamber, herhangi bir Müslüman dahi, Allah’a şirk koşmanın manasını bilir ve anında farkına varır. Bunların güya karşı olanları emin oldukları ravilerin söylenmesi halinde, Allah’a şirk koşmakta bir an bile tereddüt etmeyecek kimselerdir. Değil mi ki, bu kimseler kendilerine Allah’ın (haşa) ayağını Cehenneme soktuğu rivayet edilince kabul edip, buna iman ettiler. Bunlara sormak lazım ilahları Allah’mı yoksa raviler mi. Red veya kabul gerekçelerine bakılırsa ravileri ilah edinmişlerdir. Hem bunlara sormak gerekir. Yalan yere rivayet metinleri uyduran kimselerin, ravilerini de uydurmamaya verilmiş bir sözleri veya bir garantileri mi var. Yalan yere her çeşit rivayet uyduran kimselerin, ravileri de uydurduklarını bir çocuk dahi anlıya bilirken. Bunlar o kadar dahi akıllarını kullanamayan ve Kalpleri, Allah tarafından mühürlenmiş, kör ve sağır kimselerdirler. Kendilerine Müslüman deyip, Ğaranik rivayeti iftirası gibi gibi bir çok rivayetler uydurup veya bunlara taraf olup, İslam'a saldırmakta hiçbir mahzur görmezler. Fakat, bazen aynı şeyi kendisine Müslüman demeyen bir kimse ele alıp İslâm’a saldırırsa görünüşte güya çok kızarlar, sanki kendilerinin yaptıkları farklıymış gibi.
 
Şimdi iddialarını bir başka açıdan ele alıp çürütmek istediğimizde deriz ki: İsra sûresi 74. Ayette gördüğümüz gibi, peygamber Allah’ın kendisini sebatkar kılması sayesinde, azda olsa dahi vahyin dışına çıkmadığı, ağzından vahiy diye vahiy olmayan tek bir kelime dahi çıkmadığı, daha önce belirttiğim gibi açıktır. Şimdi şöyle bir mantık yürütelim, peygamber Ğaranik rivayeti iftirasındaki bozuk ifadeleri sarfetmiş olsaydı, İsra sûresi 74. Ayeti geçersiz olacaktı, bu İslamiyet te öyle mühimdir ki, bir tek ayetin geçersiz boş olması, Kur’an’ın tamamının, Allah sözü olmayıp, kul sözü olduğu manasına gelirdi. İsra sûresi 74. Ayetinin bu iddia edilen iftira olayından önce veya sonra inmesi bir şey değiştirmez. Peygamber zamanın da iman eden ve vefatından sonra yaşayan binlerce sahabe aklı başında sağlam mantıklı kimselerdirler. Bu kadar büyük bir çelişkiyi hemen görürlerdi. Ne bu gün nede o gün tek bir Müslüman bulmak mümkün olmazdı. Tam tersine bu gün olduğu gibi o gün de Müslümanlar bulunduğuna göre böyle bir olay vuku bulmamıştır. Böyle bir olayın vuku bulmadığına dair, Kur’an’dan başka örnekler verecek olursak, şöyle ki; mealen:

- Batmakta olan yıldıza an dolsun ki. 53/1
- Arkadaşınız sapmadı, azmadı. 53/2
- O havadan konuşmaz. 53/3
- İlla ki O, kendisine (Allah tarafından) vahye dilen bir vahiyden başka bir şey değildir. 53/4
- Ona, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti. (Cibril) 53/5
- Ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir. 41/40
-Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır.  41/41
- Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah’tan indirilmiştir. 41/42

http://www.kuran-tekrehber.com/1-2.htm - http://www.kuran-tekrehber.com/1-2.htm



-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 23-Haziran-2009 Saat 13:05

BÖLÜM 3

Ğaranik hadisesi rivayetinin gerçek olmadığına dair bir başka açıdan bakacak olursak: Evvelce belirttiğim gibi, bu uydurma rivayeti, Hac sûresi 52. Ayetiyle ilişkilendirmektedirler. Bu konuda büyük bir mana sapması içerisindedirler, Şöyle ki:

- (Ey Muhammed) Senden önce hiçbir resûl, hiçbir nebi göndermedik ki O bir temennide bulunduğu zaman şeytan onun temennisine bir şey sokmuş olmasın. Fakat Allah, şeytanın soktuğu şeyi iptal eder; sonra da ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir. 22/52

Yukarıda mealini yazmış olduğum, Hac sûresi 52. Ayetinde, dikkat edilirse temenniden bahsedilmektedir. Temenni de istek, dilek veya arzu demektir. Fiiller ise istek veya arzu olmayıp hayata geçirilmiş olaylardır. Başka bir deyişle olması istenen olaylar arzu halinde kaldıkça temenni olarak adlandırılırlar. Eğer o temenni yerine gelirse, artık o temenni olmayıp yapılmış bir iştir. Eğer peygamber onların iddia ettiği gibi öyle bir şey söylemiş olsaydı ki bu mümkün değildir, bu arzu olmayıp yapılmış bir iş olacaktı. Onun için Hac sûresi 52. Ayette bahsedilen temenniyle böyle bir iftira rivayeti ilişkilendirmek mümkün değildir. Zira rivayette bir temenniden değil yapılmış bir işten bahsedilmektedir.

Denilse ki o zaman Hac sûresi 52. Ayette vurgulanan ve Resûlullahtan önceki resûl ve nebilerin de yaşamış olduğu, şeytanın temennilerine bozukluk karıştırma olayının manası nedir? Ben derim ki Kur’an bütün misalleri açık bir şekilde ihtiva eden bir kitab olduğundan, bu soruya cevap teşkil eden örnekleri onda bulabiliriz. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Surat astı ve döndü. 80/1
- Yanına kör bir kimse geldi diye. 80/2
- Ne bilirsin belki o arınacak. 80/3
- Yâhut öğüt dinleyecek de öğüt, kendisine yarayacak. 80/4
- Kendisini öğütten müstağni gören kimse gelince. 80/5
- Sen ona yöneliyorsun. 80/6
- Onun arınmasından sana ne? 80/7
- Fakat koşarak sana gelen. 80/8
- (Allah’tan) korkarak gelmişken. 80/9
- Sen onunla ilgilenmiyorsun. 80/10
 - Bir daha bundan sakın; zira Kur’an bir öğüttür. 80/11
- Dileyen onu düşünüp öğüt alır. 80/12
- (Ey Muhammed) Sen, keyfince istediğini doğru yola iletemezsin. Fakat          Allah, istediğini doğru yola iletir. O, hidayete gelecek olanları daha iyi bilir. 28/56

Peygamberin, hidayete layık olmayan kimsenin hidayet etmesinde; kişi hidayete ilgisiz olmasına rağmen ısrar etmesi ve o kişinin hidayete ermesi halinde, bundan hoşlanmış olacağı ile hidayete layık olanla; o kişinin hidayetle ilgilenmesine rağmen, ilgilenmemesi. Şeytanın, Peygamberin insanların hidayete erme temennisine attığı bir yanlış arzudur. Allah bu arzuyu iptal ederek, doğruyu göstermiştir. Dikkat edilirse peygamberin temennisi gerçekleşmemiş yani fiile dönüşmemiştir. Allah’ın istediği gerçekleşmiştir.

Diğer bir örnek, Kur’an’dan mealen:

- İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misâl var; onlar, kavimlerine demişlerdi ki: “ Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizin(n taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrâhim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şey(i önlemeğ)e gücüm yetmez” demesi hariç. (Bu söz size misâl değildir. Zira kâfire mağfiret dilenmez. Yine onlar demişlerdi ki): “Rabb’imiz, sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş(ümüz) sanadır.” 60/4

Örnekte görüldüğü gibi, İbrahim peygamberin güzel arzuları arasına, şeytan putperest olan babasının affedilmesini talep arzusu katmıştır. Allah, bu hususu örnek almamamızı belirtmiştir. İbrahim peygamberin bu temennisi gerçekleşmemiştir, iptal olmuştur.

Diğer bir örnek, Kur’an’dan mealen:

- Nûh seslendi: Rabb’im dedi, oğlum benim âilemdendir. Senin sözün elbette haktır ve sen hâkimlerin hâkimisin.”
11/45
- (Allah): “Ey Nûh, dedi, o senin âilenden değildir. Çünkü (onun ameli) iyi olmayan bir ameldir. Bilmediğin bir şeyi benden isteme. Sana câhillerden olmamanı öğütlerim.” 11/46
 - (Nûh) dedi ki: “Rabb’im, bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım, Eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan ziyâna uğrayanlardan olurum! 11/47

Burada da, Nûh peygamberin, Allah’ın gazabına uğramış oğlunun Affını ve Tufandan kurtulmasını Allah’tan dilemesi. Kendisinin ve yanındaki Müminlerin kurtulması sevinç ve arzusu arasına, şeytanın attığı bir yanlış temennidir. Allah bu temenniyi kabul etmemekle ve Nûh peygambere ihtar etmekle, şeytanın attığını iptal ediyor. Ve Allah doğruyu göstererek ayetlerini sağlamlaştırmıştır.

Diğer bir örnek, Kur’an’dan mealen:

- (Lût kavminin oturduğu Sedom) şehr(inin) halkı, (Lût’un genç konuklarını duyup ) keyif içinde (koşarak) geldiler.
15/67
- (Lût onlara): “Bunlar benim konuğumdur, dedi, beni mahcup etmeyin!” 15/68
- “(ne olur), Allah’tan korkun, beni rezil etmeyin!” 15/69
- “Seni âlemlerden (başkalarının keyfine engel olmaktan) men etmemiş miydik?” dediler. 15/70
- Dedi ki:”Eğer yapacaksanız, işte kızlarım.” 15/71
- (Ey Resûlüm), senin ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. 15/72
- Güneşin doğma zamânına girerlerken korkunç ses onları yakaladı. 15/73
- (Şehrin) üstünü altına getirdik ve üzerlerine de çamurdan pişmiş taşlar yağdırdık. 15/75

Lût peygamberin konuklarını, cinsi sapık insanların elinden kurtarma arzusu güzel bir temennidir. Fakat buna karşılık kızlarını teklif etmesi, şeytanın onun güzel arzusuna kattığı bir yanlış temennidir. Zira kızları da o cinsi sapık kimselere layık değildiler. Allah o zalim kavmi helak etti ve Lût peygamberin kızlarına da el süremediler. Zaten konuklara da el sürmeleri mümkün değildi. Onlar, onları mahvetmeye gelmiş olan, Allah’ın elçileriydiler. Böylece Lût peygamberin yanlış temennisi iptal edildi ve Allah’ın kavme gazap emri yerine getirilmekle de. Allah ayetlerini sağlamlaştırdı.

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, Hac Sûresi 52. Ayeti, onların Ğaranik olayı diye iddia ettikleri uydurma rivayetle hiçbir ilgisi yoktur.
 
49- ........ Ma’kıl b. Yesar’dan (rivâyet olunduğuna göre) Peygamber (s.a.) “ölülerinizin üzerine yâsin okuyun.” buyurmuştur.
Bu (lafız ravi) ibnü’l- Ala’nın lafzıdır. (Ebu Davud, cilt 11 R.3121 S.497 Şamil 1991; İbn Mâce, cengiz, 4. )

Bu uydurma rivayete dayanarak, asırlarca insanlar ölülerinin mezarları başında Kur’an okumuşlardır. Ve Kur’an yaşayanlara hitap eden bir kitap değil de, ölülere okunan bir kitap olarak telakki edilmiştir. Öyle ki yıllarca namaz kılan bir kimse bile yaygın şekilde toplumsal olarak, her rekatta okuduğu Fatiha Sûresinin dahi manasını merak etmez hale düşmüştür. Fakat buna rağmen, ölüsünün başında Kur’an okumak veya okutmak suretiyle, ölüsüne, içki içme, kumar oynama , oruç tut, ahret hayatı hayatı gerçektir gibi ifadelerle, ayetleri tebliğ etmiştir. Sanki ölüsü kumar oynayabilecektir veya ölmemiştir de ahretten şüphesi olmasın gibi şuursuz bir davranış içine girer. Kendisinin öğrenmesi gereken Kur’an bilgilerini ölüsüne öğretmeye çalışır. hal bu ki, ölü kendisine yaşayanlar tarafından yapılan hiçbir hitabı duymadığı gibi. Okunan Kur’an nedeniyle de hiçbir sevap alamaz. Zira, İslam da ameller şahsidirler. Hiç kimse başkası için amel işleyemez. Örneğin: Kim Kur’an okuyorsa ve Kur’an’a göre yaşayıp dinliyorsa, Allah tarafından kabul edilmesi halinde sevabı o şahsa aittir. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. 27/53

Evet, görüldüğü gibi insana ancak bir fiil kendi çalıştığı vardır.

Ölülerin yaşayanları duyduğu iddiasına gelince. Böyle bir şey İslam inancına göre mümkün değildir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- Allah, eceli gelenlerin ruhlarını ölümleri anında, eceli henüz gelmeyenlerin de uykularında alır. Haklarında ölüme hükmettiklerini tutar, diğerlerini belli bir süreye kadar salıverir. Bunda, düşünebilen kimseler için, muhakkak ibretler vardır.
39/42

Ayet mealinde görüldüğü gibi, ölüm ve uyku aynı şeydir. Şimdi şöyle düşünelim, her ne kadar ölmemiş olan bir kimse, ölüm halini bilmiyorsa da. Uyku uyumuş bir kimse uyku halini bilir. Uyuyan bir kimse için şu kesindir ki, uyanmadığı müddetçe, baş ucunda bulunan kimselerin kendisine yapacakları seslenmeleri duymaz. Duyması halinde uyanmış demektir. İşte ölüler içinde aynı durum söz konusudur. Dirilmedikleri müddetçe dünyada yaşayanlar tarafından kendilerine yapılacak hiçbir seslenmeyi duymazlar. Dünya hayatıyla yaşayanlarla, kendileri arasındaki irtibat veya başka bir ifadeyle iletişim kesin olarak kesilmiştir. İslam Dinine mal ederek, ölülerin dünyada yaşayanları duydukları konusunda uydurulmuş her rivayet Kur’an’a uymayan boş bir iddiadır.

50-........... Bana ibnu Vehb tahdis edip şöyle dedi: Bana Yûnus ibn Yezid, ibn Şihâb’dan; o da Ubeydullah ibn Abdillah’tan; o da ibn Abbâs’tan haber verdi. İbn Abbâs ( R ) şöyle demiştir: Peygamber (son hastalığında) ağrısı şiddetlenince : “Yazı yazacak şey getiriniz, size öyle bir kitap yazayım ki, ondan sonra hiç dalâlette kalmayasınız” buyurdu. Umer ( R ): Peygamberin hastalığı ağırlaştı. Bizim elimizde de Allah’ın Kitâbı vardır. O bize yeter, dedi. Bunun üzerine oradaki sahâbiler ihtilafa düştüler. Sözleri birbirine karıştı. Resûlullah ( S ): “Yanımdan savulun; benim yanımda nizâlaşmak olmaz” buyurdu. İbn Abbâs, bu sözleri râvi Ubeydullah ibn Abdillah’a nakl ettikten sonra odadan çıkmaya davranıp: Âh ne büyük musibettir ki, Resûlullah ile yazmak istediği kitap arasına perde oldu” diyerek dışarı çıktı. (Buhari, Kitâbu’l-İlm 55 Cilt 1 S.267 Ötüken 1987)

Bu rivayet, Peygambere karşı uydurulmuş büyük bir iftira. Ve insanların Kur’an’a olan güvenini sarsmak için uydurulmuş, Kur’an’a yönelik düşmanca bir saldırıdır.

Kur’an ayetlerinin indiği dönemden bu tarafa, kafirler her zaman Kur’an’dan başka bir kitap hasretiyle yaşamışlardır. İşte peygamber son hastalığında, Kur’an’dan başka bir kitap yazmak istedi rivayeti uydurması, bu arzularının tipik bir örneğidir. Bu arzularına Kur’an’dan örnek verecek olursak; mealen:

- Onlara açık açık ayetlerimiz okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu kendi tarafımdan değiştirmek imkânsızdır. Ben sâdece bana vahy olunana uyarım. Şâyet ben Rabb’ime karşı gelirsem, büyük günün azâbından korkarım.” 10/15

Bu itibarla, peygamberin Kur’an yerine yeni bir kitap yazmak istediği yolundaki rivayetin aslı yoktur. Zaten bu kadar hadis adı altında rivayetler uydurmaları da bu arzuları nedeniyledir. Zira bunlar hiçbir zaman Kur’an’a razı olmamışlardır. Kur’an’a rakip bir kitap meydana getirmek, kalplerinde ki köklü bir hasrettir. Uydurdukları rivayetler, Müslümanlar faydalansın diye değildir. Eğer düşünülürse, rivayetler Kur’an’ı nesh eder yani iptal eder demeleri çok manidardır. Neyle, neyi yok ve iptal etmek istedikleri gayet açıktır.

Yine bu rivayette, Ömer’in diliyle, “Bizim yanımızda Allah’ın Kitab’ı vardır. O bize yeter.” ifadesi geçiyor ki, Kur’an yönünden gerçeği de öyledir. Peygamberin son hastalığında, Kur’an elde mevcut idiyse ve bunu kendi ağızlarıyla rivayet ediyorlarsa, Peygamberin vefatından sonra, Kur’an’ın ordan, burdan derlendiğini nasıl oluyor da rivayet ediyorlar? (Bak, örnek 15 ) Bu da işlerine geldiği zaman her çeşit ifadeyi aradaki çelişkilere bakmadan kullanabildiklerinin açık bir göstergesidir.

51- Bize Abdullah ibn Mesleme, Mâlik’ten; o da Nâfi den; o da Abdullah ibn Umer ( R )’den Resûlullah ( S )’ın, Kur’an (metni) ile düşman arâzisine sefer edilmesini nefyettiğini tahdis etmiştir. (Buhari, Kitâbul’l-Cihâd ve’s-Siyer Cilt 6 Sayfa 2792 H.195 Ötüken (1987) )

Bu rivayetle, güya Kur’an’a saygısızlık edilmesini önleme gayesi güdüldüğü belirtilmek istenmişse de, işin aslı Kur’an vahyinin tebliğ edilmesini önlemektir. Zira Kur’an vahyinin yazılı olarak, kafirlere tebliğinde bir mahzur yoktur. Süleyman peygamberin Sebâ melikesine gönderdiği mektup, o sıra Sebâ halkı Müslüman olmamasına rağmen, Allah’ın adıyla başlıyordu ve bu ifadeler Kur’an’da ayet olarak mevcuttur. Şöyle ki, mealen:

- (Hüdhüd mektubu götürüp attıktan sonra Sebâ melikesi Belkis) müşâvirlerine dedi ki. “Ey ileri gelenler, bana çok önemli bir mektup bırakıldı.” 27/29
- O, Süleyman’dan (geliyor) ve ‘Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla (başlamakta)dır. 27/30
- “Bana karşı büyüklük taslamayın ve bana teslim olarak gelin ‘ (diye yazıyor)”. 27/31

Bir tebliğ mektubu, Allah adıyla başlanarak gayri mislim lere gönderile biliyorsa. Ayetleri yazıp tebliğ etmenin de bir mahzuru yoktur. Zira, Allah en üstündür, adı da en üstün zikirdir. Allah adı Kur’an’ın bir sözü olarak Kur’an’da yer almaktadır ve Kur’an’da Allah’ın adından daha üstün bir kelime yoktur. Allah adı yazılıp kafirlere gönderile bildiğine göre Kur’an ayetleri de gönderile bilir. Bu itibarla uydurulan rivayetin aslı yoktur.

52- ...........Ebû Hureyre, Nebi (s.a.)den naklen O’nun şöyle buyurduğunu haber verdi: “Orada temiz olmayı arzu eden ve seven kişiler vardır” ( Tevbe ( 9 ), 108 ) âyeti, Kubâ’daki Müslümanlar hakkında nâzil olmuştur”. Ebû Hureyre “ su ile taharetlenmelerinden dolayı bu âyet onlar hakkında nazil oldu” dedi. (Ebû Dâvut, K.Tahâre 1, Bâb 23, Cilt 1 Sayfa 86 H.44, Şamil 1987; Tirmizi, Tefsirü’l-Kurân et-Tevbe 10; İbni Mâce, tahare,28 )

Bu rivayette de İslam'a ve İslam öğretisine bir saldırı ve öğretide amaç saptırması gayesi güdülmüştür. Öyle ki ayette İslami temizlik kastedilmişken, bunu tuvalette temizlenmeyle özdeşleştirmeye çalışmak, İslami değerlere karşı açık bir saygısızlıktır. Tevbe sûresi 108. Ayette şöyle denmiştir, mealen:

 ( Peygamberin, Dırar mescidin de namaz kalmasını önlemek için, Allah, Tevbe 108. Ayeti indirerek)

- Orada aslâ namaza durma, Tâ ilk günden takvâ üzerine, kurulan mescit, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever. 9/108

Ayet mealinde görüldüğü gibi; ayette, “takvâ” konu edilmekle her çeşit kötülükten temizlenmeyi seven kimselerden bahsedilmiş olunmaktadır. Uydurma rivayette bu sevgi, kasıtlı şekilde, tuvalette suyla temizlenme olarak anlatılmıştır.

İSLAMİ DEĞERLERE, PEYGAMBERLERE, ŞAHISLARA, KAVİMLERE, V.S. ye HAKARET İÇERİKLİ SALDIRI ve İFTİRALARINA AİT RİVAYET ÖRNEKLERİ

53- Ebû Seleme’nin yaptığı diğer bir rivayette şöyle gelmiştir: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’nin yanına girmiştim. Yanımda Hz. Aişe’nin süt kardeşi vardı. Kendisine, Resûlullah (aleyhissalatu vesselam)’ın cenâbetten nasıl yıkandığını sorduk. Bir sa’ miktarında bir kap getirtti ve onunla yıkandı. Aişe ile aramızda bir perde vardı. (Yıkanırken) üzerine üç kere su döktü ve dedi ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın zevceleri, saçları kulak memesi civarında olması için saçlarının başlarını alırlardı.” (K.S. 3760 C.10 S.542  Akçağ-1990, alıntıları; Buhari, Gusl 2, Müslim Hayz 41,42, (319-320); Muvatta, Tahâret 68, (1,44,45); Ebu Dâvud, Tahâret 97, (238); Nesâi, Tahâret 144, (1,127) )

İddia ettiklerine göre, bir tanesi ki kim olduğu belli değil, iki kişi Aişe’ye giderek Peygamberin cünüplükten nasıl yıkandığı konusunda soru sormuşlar. Güya, Aişe yıkanarak onlara öğretide bulunmuş. Arada perde vardı demeleri ise lafı dallandırmalarından başka bir şey değildir. Zira yıkanan görünmeyecekse, yıkanmak suretiyle tarifte bulunmanın bir manası yoktur. Görünmesi halinde yıkanarak tarifte bulunması mümkün olur. Nitekim, başına üç kere su döktü demeleri ve saçın kısalığından bahsetmeleri bunu ima etmek içindir. Olay iddiaları sırf başa su dökülmesi olayı da değildir, zira cenâbetten yıkanmada bütün vücudun yıkanması söz konusu olduğundan asıl anlatmak istedikleri, Aişe’nin bu yıkanmayı tatbiki olarak gösterdiğidir. Aişe’ki, müminlerin annesidir. Ona yapılmış bir iftira bütün müminleri derinden yaralar. Yıkanma merak ediliyorsa, neden gidip kendisinden bayan sahabeler sormadı da, erkek sahabeler gidip sorsun. Kaldı ki yıkanmayı bir çocuk bile anlaya bilirken, Aişe yıkanmayı niçin tatbiki olarak erkeklerin önünde göstersin ki? Kaldı ki, belli bir yaştan sonra, İslam dinine göre çocuklar dahi öz anne babalarını çıplak olarak göremezler. Bu konuda daha birçok şey yazılabilir. Fakat konu üzücü olup uzatmak istemiyorum. Zira hakaret kastıyla bu rivayeti uydurdukları çok açıktır.

İslam ahlakıyla ilgili olarak, Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Ey müminler, ellerinizin altında bulunan (köleler, cariye)ler, ve sizden henüz erginliğe ermemiş (çocuk)lar. Üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleden sonra elbiselerinizi çıkar(ıp yat)acağınız vakit ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzü açabileceğiniz üç vakittir. Bunların dışında (köle, cariye ve çocukların, izin almadan içeri girmelerinden dolayı) ne size, ne de onlara bir günah yoktur. (Onlar sizin) yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanına girip çıkarsınız. Allah ayetlerini size böyle açıklar, Allah bilendir, hikmet sahibidir. 24/58
 

Görüldüğü gibi, bir müminin, üstünün açık olabileceği üç vakitte, müminlerin odalarına, köleleri, cariyeleri ve bülüğ çağına ermemişlerse dahi, yeğenleri ve diğer mümin çocukları izin almadan yanlarına giremezler. Kendi öz çocukları da Ergenlik çağına (bülüğe) ermeleri halinde, onların da izin almaları gerekir. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen :
 - Çocuklarınız ergenlik çağına erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi (kendileri de ) izin istesinler. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor, Allah bilendir, hikmet sâhibidir. 24/59

Bu duruma göre ergenlik çağına ermiş bir çocuk kendi öz anne ve babasını çıplak olarak göremez, dolayısıyla kendi öz anne ve babasından tatbiki olarak yıkanmayı öğretmelerini isteyemez. Bu itibarla, Aişe anamız hakkın da uydurulan rivayetin, İslam dininde yeri yoktur. Ancak ona yapılmış bir iftiradır. Bu tür iftiralar epey yapılmıştır, Şöyle ki:

54- Ebu’s-Semh (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a hizmet ediyordum. Yıkanmak isteyince:
“Bana enseni dön! derdi. Ben de ensemi dönerdim. Böylece ona perde olurdum.” (K.S. 3764 C.10 S.545 B.1990, alıntısı; Nesâi, Tahâret 143, (1,126) )

Bir kimse, şahısla bir cepheden perdelenirse, öbür üç cephesi açıkta kalır. Üç cephesi kapalıysa biz buna oda diyoruz, ya kapı takarız, yada en azından bir bez perde ile örteriz. Kaldı ki, şahıs, şahsa bir cepheden dahi tam olarak perde olamaz, cüsse farkından dolayı ve biraz kıpırdama ile dahi sütre açılır. Hem peygamber yıkanırken hizmetçide olsa başkasının onun yanında ne işi var? Onun için bu rivayet peygambere bir iftiradır.

55-......... Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hâni’nin himâyesinde bulunan Ebû Murre haber vermiştir. O da Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hani’den işitmiştir ki, o şöyle diyordu: Ben fetih yılı Resûlullah’ın yanına gittim ve O’nu yıkanır hâlde buldum. Fatıma da O’nu perdeliyordu. “Bu kadın kimdir?” diye sordu. Ben Ümmü Hâni’im dedim. (Buhari, Kitâbu’l-Gusl 31 s.387 cilt 1, Ötüken 1987)

Bu rivayette aynı şekilde bir iftiradır.
 
56- ........... Huzeyfe ( R ) şöyle demiştir: Ben kendimi bildim ki, ben peygamber ile berâberce yürüyorduk. Derken Peygamber bir kavmin bir duvar arkasındaki süprüntülüğüne geldi ve herhangi birimizin dikilmesi gibi dikilip işedi. Ben de ondan uzaklaştım. Kendisi bana işâret etti. Ben de yanına vardım ve işemesini bitirinceye kadar topuğunun yanında dikildim. (Buhari, Kitâbu’l-Vudu 88 s.352, c.1 Ötüken 1987)

İşerken arkadaşlar istemese de çağırıp seyrettirmek lazım demek istiyorlar. Peygamber bu kabil bir ahlaktan uzaktır ve bu rivayetin İslam dininde yeri yoktur.

57-  Ebu Sa’id radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı işittim, şöyle demişti: “İki kişi (asıl metinde iki adam) beraberce helaya gidip, avretleri açık kaza-yı hacet ederken konuşmasınlar. Zirâ Allah Teâla Hazretleri, bu hale gadap eder. (K.S. 3556 C.10 S.375 B.1990, alıntısı; Ebu Dâvud, Tahâret 7, (15). )

Uydurdukları bu rivayette, iki kişinin ki, bunlar herhangi iki kişi olabilirler. Beraberce tuvalete gidip avretlerini açabileceklerini, bunun bir mahzuru olmadığı, fakat konuşmalarının büyük günah olduğunu rivayet etmeleri, İslam ahlakına aykırıdır, ve bu rivayet asılsız bir iftiradır. Daha önceki örneklerde belirttiğim gibi, Kur’an’a göre İslam dininde, müminlerin öz çocukları bile, anne veya babalarının odalarına onlar soyunukken giremezler. Anlaşılacağı üzere izin istemek tesettür olayının sağlanması içindir. Anne veya baba soyunuksa, odada tek başlarına iseler dahi, çocuklar odaya girmeden önce örtünmeleri gerekir. Ondan sonra izin verebilirler. Buna rağmen Kütüb-i Sitte’de İslami tesettüre karşı rivayetler uydurulmuştur. Yukarıdaki örnekten başka örnek verecek olursak, Şöyle ki:

58- Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissâlatu vesselâm buyurdular ki: ............. Kim helâya giderse (imkân nispetinde) tesettürde bulunsun, (kuytu bir yer) bulamazsa, hiç olmazsa kum (taş vs., den) bir tümsek yapıp ona arkasını dönsün, zira şeytan, insan oğlunun makatlarıyla (oturak kısmıyla oynar. Kim bunu yaparsa en güzelini yapmış olur, yapmayana bir beis (zararı) yok. (K.S. 3558 C.10 S.376 B.1990, alıntısı Ebu Dâvud, Tâharet 19, (35). )
 
Görüldüğü gibi, gizlenmeden açıkta tuvalet ihtiyacını görmenin bir mahzuru olmadığı tahdis ettiler.

59- ............. Sehl ( R ) şöyle demiştir: (Bâzı kereler) bir takım erkekler, bellerindeki fûtaları çocuklar gibi boyunlarına bağlamış olarak Peygamber’le birlikte namâz kılarlardı da. (cemâate gelen ) kadınlara: Erkekler doğrulup oturmadıkça başlarınızı secdeden kaldırmayınız, denirdi. (Buhari, Kitab’ul-Salât 14 S.458 C.1 Ötüken 1987 )

Bura da da erkek sahabelerin secdeye gittiklerinde avretlerinin açıldığını, bayanların görmemesi ihtar edilmekle beraber, erkeklerin, bir birinin gösterilmesi ayıp olan yerlerini görmelerinin bir mahzuru olmadığını rivayet etmeleri. İslami tesettüre aykırı asılsız bir iddiadır.

60- ... Amr b. Selime dedi ki, Biz halkın Peygamber (s.a.)’i (ziyârete) gidip geldikleri (yol üzerinde bulunan) bir yerleşim bölgesinde idik. (İnsanlar ziyâretten) dönerlerken bize uğrarlar ve “Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu.” diye konuşurlardı. Ben zeki bir çocuktum. Bu sebeple Kur’an’ı Kerimden pek çok (âyetler) ezberledim. Babam (bir defa) kabilesinden bir heyet içerisinde Peygamber (s.a.)’e elçi olarak gitmişti. (Resûlullah-s.a.-) onlara namazı öğretip: “Kur’an’ı Kerimi)” “en çok bileniniz size imam olsun” buyurdu. (içlerinde) ezberinde en çok Kur’an-ı Kerim bulunan kimse olduğum için, Kur’an-ı Kerimi en çok bilenleri ben idim. Beni öne geçirdiler, onlara üzerimde sarı küçük bir hırkam olduğu halde imamlık yapıyordum. Secdeye vardığım zaman hırka vücudumdan sıyrılıp kısalıyordu. Kadınlardan biri “İmamınızın avret mahallini bizden gizleyiniz” dedi ve bana Umman kumaşından bir gömlek satın alıverdiler. Müslümanlıktan sonra onun kadar hiçbir şeye sevinmiş değilim. Onlara yedi, yahut sekiz yaşında iken imamlık yapıyordum. “Ebû Dâvud, K. Salât (2), Bâb 60 Cilt 2 S.424 H.585 Şâmil-1988. Buhari, Ezan 54; Tirmizi, salâ 60; Nesâi, imâme 3,5,11,43; Kıble 16; İbn Mace, ezan 5; ikâme 46; )

Daha önce ki örnekte, namaz kılan cemaat erkeklerinin secde ederken avret mahallerinin açıldığını rivayet etmişlerdi, bu örnekte ise secdede avret yeri açılan çocuk imam icat ediverdiler. Her halde bu rivayeti bu şekilde uydurmalarının nedeni, yetişkin imamın avret yerinin açıldığı rivayetini kolay yutturamayacaklarını düşünmeleri nedeniyledir.
 
61-........Bana Ukeyl, İbn Şihâb’dan; o da Urve’den; o da Âise (R)
‘den tahdis etti (ki o şöyle demiştir): Peygamberin zevceleri geceleyin hâceti def’e çıktıklarında (Medine’nin kenârında olan) Menâsı’a kadar giderlerdi. O (Menâsı denilen yer) açık bir yerdir. Umer, Peygambere: Kadınlarını perde arkasına koy (yâni evden çıkmalarını menet),der idi de, Resûlullah ( S ) onun dediğini yapmıyordu. Nihâyet Peygamberin zevcesi Sevde bin tu Zem’a gecelerden bir gece yatsı namâzı vaktinde dışarıya çıktı. Sevde uzun boylu bir kadı idi. Umer, hicap emrinin indirilmesine çok arzu duyduğu için, ona: Yâ Sevde, bilmiş ol ki, biz seni muhakkak tanıdık, diye bağırdı. Bundan sonra Allah “Hicap Âyeti’ni indirdi. (Buhari, Kitâbu’l-Vudû 12, C.1 S.298 Ötüken 1987)

Bu rivayette de, yine Peygamberin zevcelerine ağır iftiralar vardır. Ayrıca iddialarına göre Ömer ayıbı bilmekte ve önemsemekte Peygamberden daha ileri bir seviyede idi. Ve Peygamberin zevceleri gece Medine’nin kuytu bir yerine değil, açık bir yer olan Menâsı’a defi hacet için giderlermiş. Kadın olsun, erkek olsun hiç kimse, eğer defi hacet ihtiyacı varsa, gündüzden geceye, geceden gündüzü bekleyemez. Hatta sıkışan bir insan için birkaç dakika beklemek dahi bir sorun olabilir. Hal böyle olunca, gündüz defi hacet ihtiyacını giderecek gizli yeri olan kimse, gece oldu diye neden şehrin ta açık yerlerine kadar gidip defi hacetini görsün. İnsan gecenin herhangi bir saatinde sıkışa bilir. Yatağından kalkıp defi hacet için şehirde seyahat etmenin ne manası vardır. Hele her çeşit zarar verebilecek, fırsat kollayan kafir ve münafıkların olduğu bir ortamda. Onun için ne böyle bir davranışın pratiği vardır, nede böyle bir olay vuku bulmuştur. Ancak hakaret kastıyla uydurulmuş bir rivayettir.

Peygamber zevcelerinin gizlenme derecelerine bir örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- Ey peygamberin kadınları! Siz başka kadınlardan herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer (Allah’ın azabından) sakınıyorsanız, ince, yumuşak konuşmayın ki kalbinde hastalık olan biri, kötü ümide kapılmasın, sözü ciddi ve güzel söyleyin.
33/32

Görüldüğü gibi, değil Peygamber zevceleri kendilerini haşa teşhir etsin, nasıl konuşmaları gerektiği dahi Kur’an vahyiyle bildirilmiştir.

Bu konuyla ilgili olarak Kur’an’dan bir örnek daha verecek olursam, mealen:

- Ey iman edenler! Hazırlanmasını beklemeyeceğiniz bir yemeğe çağrılmanız hariç, izin verilmeden Peygamberin evlerine girmeyin, Fakat çağrıldığınız zaman girin, Yemek yediğiniz zaman, hemen dağılın, sohbete dalmayın, Çünkü bu durum, Peygamberi üzüyor. O (sizi evden çıkarmaktan) utanıyor. Halbuki Allah, hak olan bir şeyden utanmaz, Peygamberin hanımlarından bir eşya istediğiniz zaman bir perdenin arkasından isteyin. Bu durum, sizin kalpleriniz ve onların kalpleri için daha temizdir. Resûlullah’a eziyet etmeniz, ondan sonra onun hanımlarıyla evlenmeniz asla caiz değildir. Şüphesiz bu durum, Allah katında büyük bir günahtır. 33/53

Bu duruma göre, Sahabelerin bir eşyayı dahi, Peygamberin hanımlarından yüz yüze isteyemeyeceği düşünülürse, yapılmış olan rivayetin ve benzeri rivayetlerin asılsız bir iftira olduğu anlaşılır.

62- Bize Müsedded Yahyâ ibn Said’den: o da Humeyd’den; o da Enes’ten tahdis etti: Enes ibn Mâlik (R ) şöyle demiştir: Umer (R ):
- üç şey hakkındaki dileğim Allah’ın vahyine uygun geldi, yâhut Rabb’im bana muvafakat etti. Ben: Yâ Resûlullah! Makaamu İbrahim’den bir namâz yeri edinseniz! dedim. (Bu lafızla âyet indi.) yine ben: Yâ Resûlullah! Yanınıza iyi ve kütü kimseler giriyor. Müminlerin anaları olan kadınlarınızın örtünmelerini emretseniz! dedim. Bunun üzerine Allah Hicap (el-Ahzâb: 59) âyetini indirdi. (Buhari, Kitâbu’t-Tefsir C.9 H.10 S.4182, Ötüken 1987 )

Bu rivayette de, yine bir iftira mevcuttur. İnsanın aklına şöyle bir soru geliyor. Allah’ın öğretmesiyle, Peygamber mi insanlara iyi ahlakı öğretip örnek oluyordu, yoksa insanlar mı peygambere iyi ahlakı öğretiyorlardı. Rivayetler dininin mensuplarına göre insanlar peygambere öğretiyorlardı. Halbuki ahlak konusunda Kur’an’da onun için şöyle denmiştir; Kûr'an'dan mealen

- Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun! 68/1
- Sen, Rabb’inin nimetiyle cinlenmiş değilsin. 68/2
- Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır. 68/3
- Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin. 68/4
 - Andolsun Allah’ın Elçisinde sizin için, sizden Allah’ı ve ahret'i arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır. 33/21

Yaptıkları iftiralarda diğer bir hususta, özellikle erkeklerin, Peygamber eşlerinden, cenabetten yıkanma, hayız v.s. gibi konularda gidip soru sorduklarını iddia etmeleridir. Bu gibi konuları gidip soracak bayan sahabe yok muydu? Erkek sahabeler gidip Peygamberden veya bu konuda bilgisi olan diğer erkek sahabelerden soramaz mıydılar? Eğer bu gibi hususlar düşünülse asıl maksatlarının bir şeyi sormak değil, Peygamber eşlerine iftira etmek olduğu kolayca anlaşılır. Şimdi bu tür rivayetlerinden başka örnekler verecek olursam:

63- ........... Bize Mâlik, Hişâm’dan; o da babası Urve’den; o da Peygamber’in zevcesi Âişe’den haber verdi (şöyle demiştir): Peygamber (S ) cünüplükten yıkandığı zamân ellerini yıkamaktan başlardı. Sonra namâz için ab dest alır gibi ab dest alırdı. Sonra parmaklarını suya daldırır ve onlarla saçlarının diplerini hilâl lardı. Sonra iki eliyle başı üzerine üç avuç su dökerdi. Ondan sonra suyu bütün bedeni üzerinden akıtırdı. (Buhari, Kitâbu’l-Gusl C.1 H.1 S.370, Ötüken 1987 )

64-.............. İbn Abbâs’tan; o da Peygamber’in zevcesi Meymûne’den tahdis etti. Meymûne (R ) şöyle demiştir: Resûlullah (S ) yalnız ayaklarını yıkamayarak namâz için ab dest alışı gibi ab dest aldı. Bacak aralarını ve oralarına isâbet eden yıkanacak şeyleri de yıkadı. Sonra kendi üzerine su döktü. Sonra ayaklarını yerinden ayırıp yıkadı. Onun cünüplükten dolayı yıkanması işte budur. (Buhari, Kitâbu’l-Gusl C.1 H.2 S.370, Ötüken 1987)

65-............ Bana Eflâh, el-Kaasım’dan; o da Âişe’den haber verdi. Âise (R ): Peygamber (S ) ile ben bir kaptan yıkanırdık, ellerimiz, o kabın içinde gidip gelirdi, demiştir. (Buhari, Kitâbu’l-Gusl C.1 H.14 S.377, Ötüken 1997)

66-............ Bize Şu’be, Hammâd’dan; o da babası Urve ibn Zubeyr’den; o da Âişe’den tahdis etti. Âise (R ): Resûlullah (S ) cünüplükten dolayı yıkandığı zamân ellerini yıkar idi, demiştir. (Buhari, Kitâbu’l-Gusl C.1 H.15 S.377, Ötüken 1997 ) 
 
Böylece yıkanan bir kimsenin ellerini de yıkadığını öğrenmiş olduk, bu bilgi kaybolsaydı halimiz nasıl olacaktı. Elleri olup ta, elini yıkamadan vücudunu yıkayan tek bir insan var mıdır veya üç avuç suyla yıkanmak nasıl mümkün olur? Maksatları iftira etmek değil mi, dillerine ne gelirse düşünmeden söylerler.

67-.............İbn Abbâs şöyle demiştir: Meymûne (R ) şöyle dedi: Ben Resûlullah için yıkanacağı suyu koydum. Kendisi elleri üzerine su boşalttı ve onları ikişer defa veyâ üçer defa yıkadı. Sonra sağ eliyle sol eli içine su boşalttı da bu su ile hayâlarını yıkadı. Sonra elini toprakla sürttü. Sonra ağzını çalkaladı ve burnuna su çekti. Sonra yüzünü ve ellerini yıkadı, başını da üç defa yıkadı. Sonra bedeni üzerine su döktü. Sonra yerden ayrıldı da ayaklarını yıkadı. (Buhari, Kitâb’l-Gusl C.1 H.18 S.378, Ötüken 1997 )

68-.............Bize A’meş, Sâlim ibn Ebi’l-Ca’d’den; o da İbn Abbâs’tan; o da Meymûne’den tahdis etti ki (o şöyle demiştir): Peygamber (S ) cünüplükten dolayı yıkandı. Şöyle ki: Eliyle hayalarını yıkadı. Sonra elini duvara sürttü. Sonra elini yıkadı. Sora namaz abesti gibi abdest aldı. Nihayet yıkanmasını bitirince ayaklarını yıkadı. (Buhâri, Kitâbu’l-Gusl C.1 H.13 S.376, Ötüken 1997 )

Burada da yıkanırken elleri duvara sürtüp duvarı kirletmeyi rivayet ediyorlar.

69-..............Bize İbrahim, o da Esved’den; o da Âişe’den (R ) tahdis etti ki (o şöyle demiştir): Ben, Peygamber ile birlikte her ikimizde cünüp iken iken bir kâbdan yıkanırdık. (Hayız olduğumda) O bana emrederdi, bende fûtamı bağlardım. Ben hayızlı iken Peygamber tenini tenime dokundururdu. Kazâ O (mescide) itikafta iken, ben de hayızlı olduğum hâlde başını (itikâf yerinden dışarıya) çıkarırdı da, ben de yıkar idim. (Buhari, Kitâbu’l-Hayz C.1 H.14 S.400 Ötüken 1997)

Bu rivayette de, Âişe’nin erkeklere sevişmeyi anlattığı iftirasında bulunuyorlar, aynı iftirayı ( aynı kaynak s.401 deki rivayetle) Meymûne hakkında uyduruyorlar. Aslında bu tür rivayetleri yazmak ağırıma gidiyor; yüzlerce senedir yazılıp insanlara anlatılan bu yalanları eleştirmek için, istemezsem de yazmak zorunda kaldım. Kitabın başında belirttiğim gibi, uydurmuş oldukları dört bin civarındaki rivayetlerini tekrarlar yapmak suretiyle 35647 rivayete çevirerek ciltler dolusu külliyat haline getirmişler. Bundan dolayı konuları anlatırken fazla detaylara girdiğim de zannedilmesin, konunun özünü bozmadan fazla detaylara girmekten kaçındım, yoksa merak edipte ortaya koydukları külliyata bakan bir kimse eleştiri konusu olabilecek daha başka birçok rivayet bulabilir, verdiğim tipik rivayetlerin az bir kısmı biraz benzer olmakla beraber tıpatıp aynı olmayıp içeriğinde konuyu ilgilendiren farklılıklar vardır. Onlar ciltler doldurdular, ben ise ciltlerle ortaya koyduklarını bir kitap halinde tam olarak ortaya koyup eleştirmeyi hedefledim, başardığıma da inanıyorum.

70- ............. El-Kaasım şöyle diyor:Ben Âişe’den işittim, şöyle diyordu: Biz ancak Hac etmeği düşünerek yola çıktık. Şerif mevkiine geldiğimiz zamân ben hayz oldum..............(Buhari, Kitâbu’l-Hayz C.1 H.1 S.397, Ötüken )

71-.............Bana Hişâm, Urve’den haber verdi ki, Urvetu’bnu’z-Zubeyr’e: Hayızlı kadının bana hizmet etmesi yâhut kadının cünüp iken yanıma gelmesi câiz midir? diye sorulmuş. Urve de : Bana göre bunun hepsi câiz, öyle olan da, böyle olanda bana hizmet eder. Bundan dolayı hiçbir taraf için beis yoktur. Bana Âişe haber verdi ki, kendisi hayızlı ve hücresinde ikamet ederken, Resûlullah da mescide itikâf ettiği zamân, Resûlullah başını uzatır, o da Resûlullah ın başını tarardı. (Buhari, Kitabu’l-Hayz C.1 H.3 S.398, Ötüken 1997 )

Kendi kendilerini yalanlamak üzere birde şöyle bir rivayet uydurdular.

72-............Zerrate şöyle demiş : Âise (r.anhâ)’dan, şöyle demiştir:
“Ben hayızlı olduğum zaman ( Resûlullah’ın) yatağından bir hasır üzerine iner ve temizleninceye kadar Resûlullah (s.a)’a yaklaşmazdım.” (Ebû Dâvûd, K.Tahâre (1), Bâb 106 Cilt 1 H.271 s.479, Şamil 1987)

Böylece bu konuda da kendi kendilerini tekzip etmiş oldular. Zaten rivayet uydurmalarında en sık başvurdukları metotları zıt ve ihtilaflı rivayetler uydurmaktır, bunu da bir konuda sıkıştıklarında veya işlerine geldiğinde kullanmak üzere veya ortalığı karıştırmak için planlı tasarlamışlardır. Sık sık bu tür zıt rivayetlerine örnekler vermeğe çalışacağım. Şimdi iftira rivayetlerini sıralamaya devam edecek olursam:
 
73- ...........Enes Bin mâlikten rivayet: Uhud harbinde, Yemin olsun ki, Âişe binti Ebi Bekir, ile Ümmü Süleym’i paçalarını sıvamış halde gördüm, Baldırlarının bileziklerini görüyordum. Su tulumlarını sırlarında taşıyor gâzilerin ağızlarına boşaltıyorlardı. ( Müslim, cilt 8 139/655 ter. Ahmed Davudoğlu, Sönmez neşriyat a.ş

Bura da da savaş heyecanıyla kamufle ederek, Âişe’nin ve Ümmü Süleym’in baldırlarını gösterdiği iftirası rivayet edilmiştir.

74- Müslim’in bir diğer rivayetinde : “ Hz. Âise radıyallahu anhaya bir zat misafir oldu. Adam sabahleyin elbisesini yıkamaya başladı. Hz. Âise ona :
“ Sana (meni) bulaşan yeri (gördüysen) orasını yıkaman kâfi idi. Göremediğin takdirde etrafını yıkardın. Ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ın elbisesinden ( meni bulaşığını ) ovalamak suretiyle çıkardığımı biliyorum. O, ( Birde yıkamaksızın ) onun içinde namaz kılardı”.......... (K.S 3517 C. 10 S. 345 Akçağ 1990 alıntısı Müslim, Tahâret 105, 109 (288,290) )

Güya Âişe’ye bir adam misafir olmuşta, Âise adama menisini nasıl yıkayacağını izah etmiş. Biz Âişe’yi böyle bir iftiradan tenzih ederiz. Özellikle cinsel konularda, Âise hakkında rivayetler uydurmuşlardır. Bu da, Âişe’nin şahsında Peygambere ve Ebu Bekr’e olan kinlerini göstermektedir.

75-.........Biz Amr İbn Meymûn, Süleyman İbn Yesâr’dan tahdis etti. O şöyle demiştir: Ben Âişe’ye elbiseye isâbet eden meniden sordum. Âişe: Ben onu Resûlullah’ın elbisesinden yıkardım da, yıkama izi yer yer ıslaklıklar elbisesinde göründüğü halde çıkardı, dedi (Buhari, c. 1 Kitabu’l-Vudu 93 s. 354 Ötüken 1997 )

Bu da önce ki benzerleri gibi iftira içeren bir rivayettir. Erkekler menilerini nasıl yıkayacaklarını Âişe’den başka soracak kimse bulamadılar mı, kaldı ki ahmaklar bile meninin nasıl yıkanacağını bilirler.

76-.........Ben Urve ibnu’z-Zubeyr’den işittin, Peygamber (S) Âişe’ye ( R )’ye:
-”Ebû Bekr’e emret de insanlara namâzı kıldırsın” buyurmuş.
 - Ebû Bekr pek yufka yürekli bir adamdır. Ne zamân Senin makamına dikilirse kalbi incelir, demiş.
Peygamber evvelki emrini tekrar buyurmuş, Âise de “Ebu Bekr hüzünlü bir adamdır” sözünü tekrarlamış.
Şu’be ibnü’l Haccâc yukarıdaki senedle dedi ki: Peygamber üçüncü yahut dördüncü defasında:
- Şüphesiz sizler, Yusuf Peygamber’in karşılaştığı kadınlarsınız. Ebû Bekr’e emredin de namâzı kıldırsın.” buyurdu. (Buhari, Kitabu’l Enbiyâ 59 C.7 S.3148-3185, Ötüken-1987)

Burada da, Âişe’ye ne tür bir iftirada bulunduklarını belirtmek için, Yusuf Peygamberin karşılaştığı kadına, Kur’an’dan örnek vereceğim, mealen:

-Yusuf’un evinde kaldığı kadın, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kilitleyip: “Haydi gelsene!” dedi. (Yusuf): “Allah’a sığınırım dedi, efendim bana güzel baktı ( ben nasıl onun İyiliği’ne karşı hıyanet ederim), zalimler iflah olmazlar!: 12/23
- And olsun, kadın onu arzû etmişti, eğer Rabb’inin doğruyu gösteren delilini görmeseydi Yusuf da onu arzû etmişti. Böylece biz kötülüğü ve fuhşu ondan çevirmek istedik; çünkü o, ıhlâsa erdirilmiştir (seçkin) kullarımızdandır. 12/24

 Görüldüğü gibi, Yusuf Peygamberin karşılaştığı kadın evli olmasına rağmen, Yusuf peygambere zina teklifinde bulunmuştur. Peygamber nasıl olur da Âişe’yi böyle kadınlara benzetir, bu ağır bir ithamdır.

77- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Ebu’l-Ku’ays’ın kardeşi Eflah, örtünmeyi emreden ayet indikten sonra yanıma girmek için izin istedi. Ben:
“Allah’a yemin olsun, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmdan izin istemedikçe ben ona girme izni vermeyeceğim! Çünkü o’nun kardeşi Ebu’l-Ku’ays beni emziren kimse değildir. Beni Ebu’l-Ku’ays’ın hanımı emzirdi! dedim. Derken yanıma Aleyhissalâtu vesselâm girdiler.
“ Ey Allah’ın Resûlü dedim, Ebu’l-Ku’ays’ın kardeşi Eflah yanıma girmek için izin istedi. Ben sizden sormadıkça izin vermekten imtina ettim! dedim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “amcana izin vermekten seni alıkoyan sebep ne?” buyurdular. Ben :
“ Ey Allah’ın Resûlü! dedim. Beni emziren erkek değil. Beni onun hanımı emzirdi” dedim. Resûlullah yine:
“Sen onun girmesine izin ver. Zira o senin amcandır, Allah iyiliğini versin” buyurdular. (K:S 5670 C.16 s.28 alıntısı, Buhari, Humus 4, Şehadet 7, Nikah 20; Müslim, Radâ’2. (1444); Muvatta, Radâ 2, (2.601,602); Tirmizi, Radâ’1, (1147); Ebu Dâvud, Nikah 7, (2055); Nesâi, Nikâh 49,(6,99). )

78-..........Bize Şu’be, el-Eş’as’tan; oda babası Ebû’s-Sa’sâ Selim İbnu’l-Esved’den; o da Mesrûk’tan; o da Âise’(R )’den tahdis etti ki, Âişe’nin yanında bir adam varken Peygamber (S ) içeri girdi. Peygamber bunu hoş görmediğini belli eder gibi yüzünün rengi değişti. Bunun üzerine Âise:
- Bu benim (süt) kardeşimdir! dedi.
Peygamber de:
-”Süt kardeşlerinizin kim olduğuna iyi dikkat ediniz. Çünkü süt, ancak açlıktandır buyurdu. (Buhari, Kitâbu’n-Nikâh, 40 S.519 C.11 Ötüken 1988 )

İddia ettiklerine göre süt amca, süt kardeş gibi kimselerin, serbestçe bayanların yanına girebileceğini rivayet ettiler. Bunun böyle olmadığını Kur’an’dan örnekler vererek gösterecek olursam, mealen:

- Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan cariyeleri , erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsi güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.  24/31
 
Görüldüğü gibi ziynet eşyalarının gösterilebileceği kimseler arasında, süt kardeş veya süt amca bildiril memeştir. 24 Nur 31 de belirtilen kardeş lafzı öz kardeşler hakkındadır. Zira, Kur’an’da süt kardeşlerden bahsedilirken “süt kardeş” olarak ayrı bir şekilde belirtilmişlerdir. Bunlar nikah yönünden yasaklanmışlardır, fakat nikahlarının haram oluşu, onlara öz kardeş hususiyeti vermemektedir. Yani mümin bayanlar için gizlenme konusunda diğer süt kardeş olmayanlardan bir farkları yoktur. Buna benzer olarak dikkat edilirse, Peygamberin zevceleri, Kur’an’da müminlerin anneleri olarak belirtilmişlerdir. Peygamberden sonra müminlerin onları nikahlamaları ebediyen haramdır. Buna rağmen müminler onlardan yüz yüze eşya dahi isteyemezler, ancak bir perde arkasından olursa, yani aralarında bir perde varsa isteye bilirler. Demek ki bazı akrabalıklar vardır ki gizlenmeyi ortadan kaldırmaz. Müminlere anne olmak gizlenmeyi ortadan kaldırmıyorsa, nasıl olurda süt kardeş olmak, hele kavramı dahi İslamiyet te olmayan, süt amca diye uydurdukları akrabalık, gizlenmeyi ortadan kaldırsın. Şimdi bu hususlara ait Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt kardeşleriniz, karılarınızın anaları , birleştiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer onlarla henüz birleşmemişseniz (kızlarını almaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur- kendi sulbünüzden gelen oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir arada almanız. Ancak geçmişte olanlar hâriç. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan çok merhamet edendir. 4/23

Dikkat edilirse süt kardeşler, ismen süt kardeş olarak belirtilmiştir. Öz kardeşler sadece kardeşleriniz olarak isimlendirilmiştir. 24 Nur 31 de süt kardeşlere ruhsat verilmemiş, 4 Nisa 23 te ise nikahlanmaları yasaklanmıştır.

Kûr'an'dan mealen:

- Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir; onun eşleri onların anneleridir; akraba olanlar, miras hususunda, Allah’ın Kitabında birbirlerine müminler ve muhâcirlerden daha yakındırlar. Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bu Kitab’ta yazılı bulunmaktadır.
33/6

 
http://www.kuran-tekrehber.com/1-3.htm - http://www.kuran-tekrehber.com/1-3.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 23-Haziran-2009 Saat 14:18
BÖLÜM 4

Görüldüğü gibi, Peygamberin eşleri müminlerin anneleridir. Fakat, müminlere anne olma vasıfları gizlenmelerini ortadan kaldırmaz, Kur’an’dan mealen:

- Ey iman edenler! Hazırlanmasını beklemeyeceğiniz bir yemeğe çağrılmanız hariç, size izin verilmeden Peygamberin evlerine girmeyin, Fakat çağrıldığınız zaman girin, Yemek yediğiniz zaman, hemen dağılın, sohbete dalmayın, çünkü bu durum, Peygamberi üzüyor. O, (sizi evden çıkarmaktan) utanıyor. Halbuki Allah, hak olan bir şeyden utanmaz, Peygamberin hanımlarından bir eşya istediğiniz zaman bir perdenin arkasından isteyin. Bu durum, sizin kalpleriniz ve onların kalpleri için daha temizdir. Resûlullah’a eziyet etmeniz, ondan sonra onun hanımlarıyla evlenmeniz ebediyen caiz değildir. Şüphesiz bu durum, Allah katında büyük bir günahtır.
33/53

Bu itibarla, süt amca ve süt kardeş konusunda rivayet edilen hadisler, uydurma olup aslı yoktur.
Süt çocukluğu konusunda iddiaları da, Kur’an’da belirtilenden çok değişiktir. Kûr’an’da çocuk en fazla iki yıl emzirilir, yani iki yaşından sonra öz annesi dahi onu emziremez. Fakat onlar adamlarında emzirilebileceğini rivayet ettiler.
Emzirme ile ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- Anneler, çocuklarını -emzirmeyi tamamlamak isteyen kimse için- tam iki yıl emzirirler. Onların uygun biçimde yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak, çocuğun babasına aittir. Herkes ancak gücü ölçüsünde bir şeyle mükellef tutulur. Ne anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun ait bulunduğu baba, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçının da aynı şeyi yapması gerekir. Eğer (ana, baba) anlaşıp danışarak (çocuğu memeden) kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt annesi tutup) emzirmek isterseniz, vereceğinizi güzelce verdikten sonra yine üzerinize bir günah yoktur (emzirirseniz) Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. 2/233
 

Çocukların en fazla iki yaşına kadar emzirtilebileceği açıktır, buna rağmen şu rivayette bulundular:

79-.............. Aişe’den naklen rivayet:
Ebû Huzeyfe’nin âzâdlısı Sâlim, evlerinde Ebû Huzeyfe ile ailesinin yanında bulunuyormuş derken, Sehle binti Süheyl, Peygambere gelerek:
- Sâlim artık erkeklik çağına geldi; ve erkeklerin akıl ettikleri şeylere akıl erdirmeye başladı ama yanımıza giriyor. Zannediyorum ki, bundan Ebû Huzeyfe’nin hatırına bir şey geliyor; demiş.
Bunun üzerine peygamber ona:
“Salim’i emzir, ona haram ol da Ebû Huzeyfe’nin hatırına gelen şey gitsin!” buyurmuş.
(Sehle bunu yapmış ve) dönerek:
- Ben onu emzirdim; Ebu Huzeyfe’nin hatırına gelen şey de gitti; demiş. (Müslim, 27/371 Cilt 7 Ahmet DAVUTOĞLU, Sönmez Neşriyat A.Ş.)

Salim’in yaşı konusunda yine Müslim’de şu ifadeler geçmektedir.

- Koskoca adam olduğu halde onu nasıl emzireyim dedi. “Resûlullah gülümseyerek onun koskoca adam olduğunu biliyorum.” cevabını verdi. (Müslim, 26 C.7 Sönmez Neşriyat ).
- Sehle; ama o saçlı sakallı (adam)dır, dedi. (Müslim, 30/373 C.7 Sönmez Neşriyat ) .

80 ............. Âise (Radıyallâhu anhâ)’dan; Şöyle demiştir: (Ebû Huzeyfe’nin karısı) Sehle binti Süheyl (Radıyallâhu anhüm) Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e gelerek:
- Yâ Resûlullah! (Evlatlığımız) Sâlim’in yanıma girmesinden dolayı (kocam) Ebû Huzeyfe (bin Utbe)’nin yüzünde cidden bir hoşnutsuzluk görüyorum, dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) (Sehle’ye:)
- “Sen Sâlim’e süt emzir” buyurdu. Sehle:
- O, yetişkin bir adam olduğu halde ben nasıl onu emzireyim? dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) gülümsedi ve: - “Ben onun yetişkin bir adam olduğunu şüphesiz biliyorum.” buyurdu. Sehle (Radıyallahu anhâ) (gidip bu işi) yaptıktan sonra Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e )’e gelerek:
Ben (Sâlim’e süt emzirdikten) sonra (kocam) Ebû Huzeyfe (Radıyallahu anh)’ ın yüzünde bir hoşnutsuzluk görmedim, dedi. Sâlim (onun sütünü emmeden önce ) Bedir savaşına katılmış idi.” (İbn’i Mace, H.1943, Sünen-i İbn-i Mace, S.412 C.5 Baskı 1992 Kahraman Yayınları. )

Görüldüğü gibi süt emzirmeyle ilgili iddiaları ve rivayetleri İslam la ilgisi olmayan sapık iddialardır. Hangi kadın göğsünü açıp bir adama kendini emzirirde, bunun adına süt çocukluğu denir. Kur’an öğretisine karşı o kadar kin ve nefret doludurlar ki, dillerine ne gelirse söylemekten çekinmemişlerdir.

Diğer bir rivayet çeşitleri de , İslamiyet’teki, erkeklerin birden fazla kadını nikahlama ruhsatıyla ilgilidir. Bu rivayetlerini sıralarken kendilerince alay etmek amacındadırlar. Zira sarf ettikleri ifadelerden bu anlaşılmaktadır. Bu rivayetlerine konu olarak ta Peygamberleri ele almışlardır, örneğin:

81- Hz. Enes radıyallâhu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselâm, hanımlarına gece ve gündüz aynı saatlerde ziyarette bulunurdu. Onlar on bir tane idiler. Enes’e: “Buna tâkat getirebiliyor muydu? denmişti. O : “Biz ona otuz kişinin gücü verildiğini konuşurduk” diye cevap verdi.” (K.S. 5713 C.16 S.69 alıntısı, Buhari, Gusl 12; Nesâi, Nikâh 1, (6,53,54). )

82- Bize Müseddet tahdis etti. Bize Yezid ibn Zurey’ tahdis etti. Bize Said ibn Ebû Arûbe, Katâde’den; o da Enes (R)’den tahdis etti ki, Peygamber (S)’in dokuz kadını olduğu hâlde, tek bir gece içinde kadınların hepsi üzerine dolaşırdı.
Ve yine bana Halife ibn Hayyât şöyle dedi: Bize Yezid ibnu Zurey’ tahdis etti: Bize Said, Katâde den tahdis etti ki, onlara da Enes, Peygamberden olmak üzere bunu tahdis etmiştir. (Buhari, Kitâbu’l-Nikâh H.6 C.11 S.5163 Ötüken 1988 ).

Görüldüğü gibi iki rivayet birbirleriyle çelişkilidir, birinde on bir eş derken, diğerinde dokuz eş denmiştir. Güya Peygamber Enes’e söylemiştir, peki Enes on birle, dokuzu ayıramıyorsa bunu nasıl tahdis etti. Farz edelim ki, ayrı ayrı zamanlar için tahdis etmiş olsunlar, yani Peygamber iki eş için evlenmiş veya boşanmış olsun. Buna rağmen rivayetlerin herhangi bir temele dayalı ciddiyetleri yoktur. Aile yaşantısı içerisindeki bazı şeyleri insan kendi öz anne babasına söylemezken. Peygamber gibi bir insan aile sırlarını neden gidip Enes’e söylesin. Şimdi bu tür iftiralarını yazmaya devam edecek olursam:

83- Hz. Ebu Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Süleyman aleyhisselâm (bir gün)
“Bugün, kesinlikle doksan kadınıma uğrayacağım. Hepsi de Allah yolunda cihad edecek bir yiğit doğuracak! dedi (veya melek) ona:
“İnşaallah de bari!” uyarısında bulundu. Ama Hz. Süleyman inşaallah demedi.
Söylediği gibi, o gün, bütün hanımlarına uğradı. Kadınlarından sadece biri hâmile kaldı. O da yarım insan doğurdu.”
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sözüne devamla:
“Nefsimi elinde tutan Zât’a yemin olsun! Eğer Süleyman aleyhisselâm “inşallah!” demiş olsaydı hepsi de Allah yolunda atlı olarak cihad eden çocuklara sahip olacaktı” buyurdu.” (Buhari, Enbiya 40, Eymân 23,(1654); Nesâi, 39,40,(7,25); K.S. 5825 C.16 S.299 Akçağ 1993 )

84-............. El-A’rac’dan; Ebû Hureyre (R)’den tahdis etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: “Dâvud’un oğlu Süleymân: Ben bu gece yetmiş kadını dolaşacağım da onlardan her biri Allah yolunda mücahide edecek birer süvâri oğlana gebe kalır, diye kesin konuştu. Arkadaşı olan melek ona: İnşâallah de, dedi. O diliyle inşâallah demedi. O hakikaten o kadınları dolaştı, fakat içlerinden yalnız biri iki şıkkından biri düşük bir oğlana hâmile kalmıştır”.
Peygamber: “Eğer Süleymân İnşâallah deseydi, elbette o çocukların hepsi Allah yolunda cihâd ederlerdi” buyurdu..........
(Buhari, Kitâbu’l-Enbiyâ 97 C.7 S.3237 Ötüken 1987 )

85-.............. Bize Vuheyb, Eyûb’dan; o da Muhammed ibn Sirin’den; o da Ebû Hureyre (R)’den şöyle tahdis etti: Allah’ın Peygamberi Süleymân Aleyhisselâmın atmış tâne kadını kadını vardı. “Ben bir gecede kadınların üzerine dolaşırım da onlardan her bir kadın muhakkak Allah yolunda savaşacak birer süvari oğlan çocuğu doğurur” diye (İnşâallah demeden) yemin sözü söyledi. Hakikaten kadınları üzerine dolaştı. Fakat kadınlardan hiçbiri doğurmadı, yalnız bir kadın eksik doğumlu bir oğlan çocuğu doğurdu. Allah’ın Peygamberi Muhammed (S) : -”Eğer Süleymân Peygamber inşâallah diyerek yemininden bir istisna yapsaydı, kadınlardan her bir kadın muhakkak gebe kalır ve Allah yolunda savaşacak birer süvâri doğururdu” buyurdu. (Buhari, Kitâbu’t-Tevhit 95 C.16 S.7340 Ötüken 1989 ).

Görüldüğü gibi, Peygamberlere iftira ve saygısızlık kastıyla tahdis edilmiş olan bu rivayetler aynı zamanda çelişkilidir. Zira, iddia etmiş oldukları kadın sayıları ihtilaflıdır. Din yönünden Süleyman peygambere ağır sözler içermektedirler, öyle ki bir peygamber olmasına rağmen, Allah adına konuşup, İnşâallah dememekte direnen bir kimse seviyesine indirmektedirler. Bu ise bir peygamber hakkında sarf edilen çok ağır iftiradır. İnşâallahın kelime manası, Allah isterse demektir. Böyle bir şeyi red etmek, Allah istemezse de demek olur ki, bu ise Allah’a şirk koşmak demektir. Süleyman peygamber ise bir müşrik değildi, bu itibarla bu rivayetlerde bir uydurmadır.

86-........... Âise (R) şöyle demiştir: Fâtıma yürüyerek yönelip geldi. Fâtıma’nın yürüyüşü tıpkı Resûlullah’ın yürüyüşü gibidir. ............(Buhari, Kitâbu’l-Menâkıb 126 C.7 S.3393 Ötüken 1987 )

Bir bayanın erkekler gibi yürümesi övünülecek bir şey değildir. Rivayet aslı olmayan bir iftiradır. Hele, rivayeti Peygamber açısından rivayet etmeleri ise peygambere açıkça saldırıdır, zira erkeklerin bayanlar gibi yürümesi de İslam Dininde kabul edilemez.

87-................ Hz. İbrahim zalim birinin diyarına (Mısır’a) beraberinde Sâre de olduğu halde gelmişti, Sâre güzel bir kadındı. Sâre’ye: “Bu cebbâr herif, bilirse ki sen karımsın, senin için bana galebe çalar. Eğer sana soracak olursa, kız kardeşim olduğunu söyle! Çünkü sen, zaten İslâm yönünden kardeşimsin, din kardeşiyiz. Ben yeryüzünde senden ve benden başka bir Müslüman bilmiyorum” dedi.
Bunlar zâlim kralın memleketine gelince, adamlardan biri bunları gördü. Hemen gidip:
“Senin memleketine öyle güzel bir kadın girdi ki, sizden başkasının olması münasip değildir” dedi. Kral derhal adamlar gönderip, Sâre’yi  yanına getirtti. Hz. İbrahim namaza durdu. Sâre adamın yanına girince, kral (onu ayakta karşıladı, fakat) elini ona uzatamadı. Eli şiddetli şekilde tutuldu. Sâre’ye :“Elimi salması için Allah’a dua et! Sana zarar vermeyeceğim!” dedi. Sâre de dediğini yaptı. Ama kral tekrar Sâre’ye sataşmak istedi. Eli, öncekinden daha şiddetli tutulup kaldı. Sâre’ye aynı şekilde ricada bulundu. O da kabul etti. (Adam normal hale dönünce tekrar) sataşmak istedi. Eli önceki iki seferden daha şiddetli şekilde tutuldu. Sâre’ye yine:  “Allah’a dua et, elimi salsın sana zarar vermeyeceğim!” diye rica etti. Sâre dua etti, adamın elleri açıldı. Kral kadını getiren adamı çağırdı ve ona: “Sen bana insan değil bir şeytan getirmişsin. Bunu diyarımdan çıkar!” dedi. Sâre’ye, Hâcer’i bağış olarak verdi. “Sâra yürüyerek geldi. İbrahim onu görünce  “Nasılsın, ne haber?” dedi. Sâre: “Hayır var! Allah cebbârın elini tuttu (bana) bir hâdim verdi!” dedi.” .................. (K.S. 5212 C.15 S.6-7 Akçağ 1992 alıntısı, Buhari, Enbiyâ 9, Büyû’ 100, Hibe 36, Nikâh 6; Müslim, Fezâil 154, (2371); Ebû Dâvud, Talâk 16, (2212); Tirmizi, Tefsir, Enbiya, (3165).)

İddia ettiklerine göre, İbrahim peygamber neyle karşılaşacağını bile bile, kralı zalim olan bir memlekete gitmiş. Kendisinin de önceden tahmin ettiği gibi, karısı “Sâra” kral tarafından kendisinden istenmiş ve karısını krala teslim etmiştir. Canının kurtulmasına sebepte karısını kız kardeşi olarak tanıtması imiş. Güya da, İbrahim peygamber kendisinden ve karısından başka yer yüzünde bir Müslüman bilmiyormuş. Bu İbrahim peygamber gibi bir kimseye karşı hayasızca yapılmış bir iftira ve saygısızlıktır. O İbrahim peygamber ki, Allah rızası için bir kavmin karşısına tek başına dikildi. O’nu ateşe attıklarında dahi çekinmeyecek kadar cesur bir kimse idi. Nasıl gidip namusunu zalim bir krala teslim eder. Allah’ın arzı geniştir, madem ki durumu önceden biliyordu o zaman, zalim kralın memleketine uğramaz, başka bir yere giderdi. Deseler ki zaten hiçbir şey olmadı, ne mahzuru var ki? İslam'a göre durum hiçte öyle değil zira İslam da mümin kadınlara sataşma şiddetle yasaktır ve tesettür olayı vardır ve söyledikleri tesettüre aykırıdır. Öyle ya, kral ve adamları tesettüre rağmen Sâre’nin güzelliğini nasıl gördüler? Bu demek oluyor ki, iddialarına göre İbrahim peygamber ya karısını tesettürsüz gezdiriyordu yada tesettürünün açılmasına ve kendisine sataşılmasına aldırmıyordu. Ben İbrahim peygamberi böyle bir şeyden tenzih ederim. O İbrahim peygamber ki Allah O’nu dost edinmişti. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Hangi insan, din yönünden, iyilik edici olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim’in dinine tabi olandan daha güzel olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti. 4/125

Diğer bir hususta, olayı uydurmak için sarf ettikleri, güya İbrahim peygamberin karısına: “Ben yeryüzünde senden ve benden başka bir Müslüman bilmiyorum.” ifadesi de, Kur’an’a uymayan ve yalancı olduklarını belgeleyen bir sözdür. Zira kendisine hicretten önce Lût peygamber iman etmişti. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Bunun üzerine Lût ona iman etti ve (kavmine) dedi ki: “Ben Rabb’ime hicret ediyorum; zira O, daima gâliptir; hikmet sâhibidir”. 29/26

Bu itibarla, İslam Dininde ki gerçeklere uymayan bu rivayetlerin aslı yoktur.

88-.............. (İbn ebi Leyle’den naklen, dedi ki:)..... Bize Ali şöyle tahdis etti: ................... Müteakiben biz yataklarımıza girmiş hâlde iken Peygamber bize geldi. Biz hemen yatağımızdan kalkmağa davrandık. Peygamber (S) :
- “Yerinizde durunuz!” buyurdu ve (ikimiz arasına oturdu) hattâ ben göğsümün üzerine dokunan iki ayağının serinliğini hissettim........
......... (Buhâri, Kitâbu’l-Humus 21 C.6 S.2899 Ötüken 1987 )

Bu konuda daha önce belirttiğim gibi, İslam’da yatak odalarına izinsiz girilemez. Bu itibarla, peygamberin, kızının ve damadının yatak odalarına izinsiz ve aniden girdiği yolundaki bu rivayet asılsız bir iftiradır. Hele, yatağa girip aralarına oturması olacak şey değildir.

89- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz buyurdular ki: (Tahâret maksadıyla) taş kullanmak tektir. Şeytana atılan taş tektir. Safa ile Merve arasında say tektir. Öyle ise sizden biri (tahâret için) taş kullanacaksa bunu da tek kılsın.” (K.S. 1493 C.6 S.23 Akçağ 1989 alıntısı, Nesâi, Hacc 202, (5,254) )
 
Müslümanlarca tavaf edilen, Kabe tavafı ile Sefa ve Merve sa’yi’ni. Tuvalette temizlik için kullandıkları taş ile ve şeytana atılan taşla ilişkilendirmek ve birbirlerine emsal göstermek açık bir saygısızlıktır. Bu itibarla bu rivayette hakaret kastıyla uydurulmuş asılsız bir rivayettir.

90- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, mescide otururken, bir bedevi girip iki rekat namaz kıldı. Sonra da şöyle dua etmeye başladı: “Allah’ım bana da, Muhammed’e de rahmet et. Bizden başka kimseye rahmet etme!”
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm atılıp: “Geniş alanı daralttın!” dedi. Derken adam hemen kalkıp mescidin içine akıtmaya başladı. Halk ta hemencecik üzerine yürüdü. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm onları yasaklayıp: “Kolaylaştırıcılar olarak gönderildiniz, zorlaştırıcılar olarak gönderilmediniz. Üzerine bir kova su dökün!” ferman buyurdular.” (K.S. 3509 C.10 S.340 Akçağ 1990 alıntısı, Buhari, Vudû 58; Ebû Dâvud, Tahâret 138, (380); Tirmizi, Tahâret 112, (147); Nesâi, Tahâret 45, (1,48,49, ) )

91- .... Abdullah b. Ömer (r.a.)’den, şöyle demiştir:
“Ben Resûlullah (s.a.) zamanında bekâr bir genç idim ve Mescid de gecelerdim. Köpekler mescide girerler çıkarlar, bevlederler, sahabiler de bundan dolayı hiçbir şey (su) dökmezlerdi.” (Ebû Dâvud K. Tahâre (1), Bâb 137 H.382 C.2 S.97 Şamil 1988, diğer tahdis edenler, Buhari, tabir 36, fedaili ashabın-Nebi 19; Müslim, fedaili’s-sahâbe 140 )

Peygamber mescidini, insanların ve köpeklerin tuvalet olarak kullandığını rivayet etmeleri, İslam dinine ve Müslümanlara duydukları kinin açık ifadesidir. İslam dininde, Allah’ı anma ile temizlik birlikte emredilmiştir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla
 - Ey elbisesine bürünen, 74/1
 - Kalk, uyar. 74/2
 - Rabb’ini tekbir et(O’nun büyüklüğünü an), 74/3
 - Elbiseni temizle, 74/4
 - Pislikten kaçın. 74/5
 

İslam dininde iç ve dış temizliğe büyük önem verilmişken, bu tür aykırı rivayetler uydurmaları, Kur’an’a uymadığı gibi yaptıkları aynı zamanda hayasızlıktır.

92- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İbrahim (aleyhisselâm) Kaddûm nâm-bazısı da şeddesiz olarak Kadûm demiştir- mevkide seksen yaşında olduğu halde sünnet oldu.” (K.S. 2150 C.7 S.531 Akçağ 1988 alıntıları, Buhari, İsti’zân 51, Enbiya 8; Müslim, Fedâil 151,(2370). )

Yukarıda ki, metinde de her ne kadar, Kadûm nam mevkide İbrahim peygamber sünnet oldu falan diyorsa da, Metnin aslında, İbrahim peygamber seksen yaşında keserle sünnet oldu şeklindedir. Kaddum keser demektir, “bil Kaddum“, keser ile manasınadır.

93- Useym İbnu Kesir İbni Küleyb an ebihi an ceddihi’nin anlattığına göre (ceddi Küleyb) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a gelerek: “Müslüman oldum! der. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm; “Üstünden küfür saçını at!” der ve tıraş olmasını söyler. Useym’in babası dedi ki: “Bana bir başka (sahabe)nin bildirdiğine göre Aleyhissalâtu vesselâm, beraberinde olan bir diğerine de; “Üzerindeki küfür tüyünü at ve sünnet ol!” buyurmuştu.” (K.S. 3817 C.11 S.33 Akçağ 1991 alıntısı, Ebû Dâvud, Tahâret 131,(356) )

Bu uydurma rivayetleriyle de, Müslümanların sünnet olması gerektiğini rivayet ettiler. Rivayetlerine delil olarak ta peygambere isnat ettikleri hadiste. İbrahim peygamberin seksen yaşında keserle sünnet olduğu rivayeti ile Müslüman olan bir kimsenin derhal sünnet olması gerektiği rivayetidir. İbrahim peygamber için söyledikleri alay etmekten başka bir şey değildir. Sünnet olayının yaygın bir şekilde uygulandığı toplumlarda dahi, bir kimseye baban seksen yaşında balta veya keserle sünnet oldu deseler bunu hoş karşılamaz alay olarak kabul eder. Böyle bir iddiayı İbrahim peygambere yakıştırdılar. bununla da yetinmediler, kızlarında sünnet olması gerektiği yolunda iddia ve rivayetlerde bulundular. Ayrıca sünnetin kendilerince ne kadar iyi bir şey olduğu konusunda şu tür izahlarda bulundular:

94- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.” ( K.S. 2147 C.7 S.523 Akçağ 1988 alıntısı, Buhâri, Libas 63, 64, İsti’zan 51; Müslim, Taharet 39,(257); Muvatta Sıfatu’n Nebiyy 3,(2,921); Tirmizi, Edeb 14,(2757), Ebû Dâvud, Tereccül 16, (4198); Nesai, Taharet 10,11,(1,14,15,) )

Böylece sünnet olmayı fıtrattan saydılar.
 Kızların sünneti için ise:

95- Ümmü Atiyye (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir kadın Medine de kızları sünnet ederdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ) (kadını çağırarak ) kendisine: “ Derin kesme. Zira derin kesmemen kadın için daha çok haz vesilesidir, koca için daha makbuldür” diye talimat verdi.” (Ebû Dâvud, Edeb 179, (5271). ) Rezin rivayetinde Resûlullah şöyle buyurur: “Kızları sünnet ederken üstten kes, derin kesme, bu şekilde kesilmesi yüze daha çok parlaklık , kocaya daha çok haz verir.” (K.S.2153 C.7 S.534 Akçağ 1988 )

Ehli sünnetçe, Kelime-i Şehadet te olduğu gibi, Müslüman ile kâfiri birbirinden ayıran âlamet olarak kabul edilen sünnet ameliyesi, bazı Sünni önderlerce vacip ve hatta farz denecek kadar mühim bir emir kabûl edilmiştir. Şafiiler. “Bülüğ yaşına ermezden önce çocuğu sünnet etmek velisine vâciptir.” derler. Bir kısım önderleri de, sünnet olmadıkça, mühtedinin Müslümanlığının noksan olacağına, sünnetsizin namazının câiz olmayacağına, kestiğinin yenilemeyeceğine, Kabe’yi tavaf edemeyeceğine hükmetmiştir. Hadiste bu hususta “İslama girince küfür tüyünü at, sonra sünnet ol” diye emreder iddiasındadırlar. Hülâsa bazı alim kabul ettikleri kimselere göre: “Hayatına mâl olacak dahi olsa.” yaşlı kişinin bile sünnet olması gerektiği hükmünü verecek kadar bu meseleye ehemmiyet verilmiştir. Muhtar olan zamanda doğumun yedinci günüdür derler.

KIZLARIN SÜNNETİ: Kızlarında sünnetinden bahseden bir hadiste: “Hıtân, erkekler için sünnet, kadınlar için mekrüme (şeref verici) dir.” denmektedir. Ebu Hanife, hadisin zahirine bakarak, sünnet erkekler için mendûb, Şafii ise her ikisi için de vacip hükmünü çıkarmıştır. Her hâl’u kârda sünnet mevzûunda kadınlarla ilgili olarak da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım kimseler, bu meyânda, Maşrık kadınları ile Mağrib kadınlarının fizyolojik bakımından farklı olduklarını kâbul ederek, Maşrık kadınlarındaki yaratılıştan
 gelen fazlalık sebebiyle sünnetle yükümlü olduklarına hükmetmişlerdir. Kızların sünnet edilmesi hakkında, Aliyyu’l Kâri şöyle der: “Kadının yüzünü taze kılar ve güzelliğini arttırır. Şehveti teskin eder, cimayı lezzetli ve câzip kılar, kocanın karısına karşı sevgisini arttırır.” Ebû Dâvud’un da bu konuda söylediği rivayette: “Medine’de bir kadın(ki ismi Ümmü Atiye’dir) kızları sünnet ediyordu, Peygamber ona. “Fazla derin kesme, böyle yapman hem kadın için ahzâ (en ziyâde haz ve lezzet vesilesi) hem de kocası için daha hoştur”der.” ifadesinde bulunuyorlar. Sünnet olayına o kadar ehemmiyet veriyorlar ki, onu Kelime’i Şehadet’le özleştirerek, Müslüman la kafiri birbirinden ayırma ölçüsü âlameti olduğunu, hatta hayatına mal alacaksa dahi bir kimsenin sünnet olması gerektiği şeklinde ısrar etmeleri ve sünnetin çok iyi bir şey olduğu yolunda övgüler ileri sürmelerine asıl temel neden ise. İslam Dininde bu tür ameliyelerin şiddetle yasaklanmış olmasından dolayıdır. Zira bu tür ameliye, Allah’ın yarattığını değiştirme manasındadır. Allah’ın yarattığını değiştirenler ise Kur’an’da şeytanın payı olarak nitelendirilmişlerdir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da uzak bir sapıklığa düşmüştür. 4/116

- O (Allah’a ortak koşa)nlar, O’nu bırakıp birtakım dişilerden başkasına çağırmıyorlar ve onlar, inatçı şeytandan başkasına yalvarmıyorlar. 4/117

- (O şeytan)ki Allah ona lânet etti ve o da, “Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım.” dedi.” 4/118

- Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim: hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Allah’ın yaratışını değiştirecekler!” Kim Allah’ın yerine şeytanı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyâna uğramıştır. 4/119

- (Şeytan) onlara söz verir, ümit verir, fakat şeytanın onlara va’di, aldatmadan başka bir şey değildir. 4/120
 

- İşte onların varacağı yer cehennemdir. Aslâ cehennemden kaçmak (imkânı) bulamazlar. 4/121

Görüldüğü gibi, bu konuda şeytanın kendisine, Allah’ın yarattıklarından pay alma tanımlaması; metodu, Allah’ın yarattığını değiştirme yolunda vereceği emirlerdir. Kim şeytanın bu emrini yerine getirirse şeytana pay olmuş olur. İsterse yaptığı değişiklik hayvanların kulaklarını yarma şeklinde olsun fark etmez. Allah, yaratılışı değiştirme olayı çerçevesinde hayvanların kulaklarının yarılmasına müsaade etmiyor. Nasıl olurda sünnet veya başka bir şekilde insanlar üzerinde değişiklik yapılmasına müsaade etmiş olsun. Yaratılışı değiştirme olayı, hiçbir ihtiyaç, hastalık gibi zaruretler olmadan, yaratılış üzerine yapılacak değişiklikleri kapsar. Zira, bir koyun kesilip yenile bilir bu yaratılışı değiştirme manasında değildir. Veya bir kimsenin çürümüş dişi çekile bilir; çürümüş böbreği alına bilir, bütün bunlar zaruret veya tedavi amaçlı ameliyelerdir. Saç sakal veya tırnağı kesmekte öyledir, yaratılışı değiştirme manasında değillerdir. Zira tırnağı kesmekle, parmağı kesmek arasında belli bir fark vardır, biri ihtiyaç içerikli ve geçici, diğeri sakatlayıcı ve kalıcıdır. Bu zamanda sağlıklı genler üzerinde meydana getirilen veya getirilmesine çalışılan değişiklikler yaratılışı değiştirme olayı kapsamına giren işlemlerdir. Ayrıca, nasıl ki bir kimse tipi değişsin diye hayvanların kulaklarını yararsa veya sağlıklı dişini çeker veya törpülerse, vücudunun her hangi bir yerinden sağlıklı bir organı daha güzel olur diye keser veya vücudunun her hangi bir yerinden bu bağlamda bir parça et veya deri keserse, kısırlaştırma veya hadım yaparsa, deriyi tahrip ederek döğme yaparsa, küpe için kulak delerek kulağın yapısını değiştirmek v.s. Gibi ameliyelerde bulunursa, bütün bu tür şeyler yaratılışa müdahale etmek suretiyle, Allah’ın yarattığını değiştirmedir. Bütün bunlar, Allah’a ortak koşmayla eş anlamlıdır. Bunları yapan şeytana pay olduğu gibi, asla cehennemden ebediyen kurtuluş imkanı bulamaz. Sünnet olmak yaratılışa müdahale etmenin onu değiştirmenin tipik bir örneğidir. Zira küçük, büyük, kadın, erkek, sağlıklı bir kimseden bu şekilde parça et koparmanın başka bir izahı yoktur.

Bu itibarla sünnet konusunda uydurmuş oldukları rivayetlerin aslı yoktur.
 
ŞEHİT VE ŞEHİTLİK KONUSUNDA UYDURDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ

 Şehit ve Şehitlik olayını tahkir ile şehitlik kavramını saptırmak için de bazı hadisler uydurmuşlardır. Örneğin: Onlara göre ishalden ölen şehittir veya kusan bir şehit sevabı almaktadır, iddialarında bulunmuşlardır. Tahdis ettikleri rivayetlerde şu şekilde demektedirler:

96- Cabir İbnu Atik’ten, Rasûlullah’a atfen:........................ “Bilesiniz: Tâundan ölen şehittir, boğularak ölen şehittir, yeter ki seferi taatte olsun, Zatülcenp’ten ölen şehittir. İshalden ölen şehittir, yanarak ölen şehittir, yıkık altında ölen şehittir, çocuk karnında ölen şehittir.” (K.S. 5431 C.15 S.254-255 alıntısı, Muvatta, Cenâiz 36,(1,233,234); Ebû Dâvud, Cenâiz 15,(3111); Nesâi, Cenâiz 14,(4,13,14). )

Saydıkları bu hastalık veya kazalardan ölenler şehit oluyor da, niçin diğer kaza ve hastalıklardan ölenler şehit olmuyor. Örneğin: Minareden düşen bir müezzini veya canavar saldırısıyla ölen bir kimseyi, kanserden veya yüzlerce diğer bir hastalıktan ölen bir kimseyi şehit olarak tanımıyorlar. Zira saydıkları şeyler şehitlikle, ishalden ölmeyi özdeşleştirmelerini kamufle etmek için rast gele uydurdukları şeylerdir. Maksatları, şehitlikle ishalden ölmenin aynı olduğunu vurgulamaktır, böylece kendilerince şehit olmayı küçümsemek amacındadırlar. Halbuki Şehitlik İslam dininde büyük bir mertebe olup, ancak Allah yolunda mücadele ederken katl olunan kimseler bu mertebeye erişebilmektedirler. Bunların haricinde hiç kimseye bu isim verilemez.

Bu konuyla ilgili olarak, yukarıdaki rivayetleri gibi başka tipik rivayetleri de vardır. Örneğin:

97- ............. Ümmü Haram (r.anhâ)’dan rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Denizde başı dönerek kendisine kusma arız olan kimse için bir şehit, boğulan kimse için de iki şehit sevabı vardır. (Ebû Dâvud, K. El_Cihâd (15). Bâb, Hadis 2493 C.9 S.466 Şamil 1989 )
 
Demek istiyorlar ki, Allah yolunda savaşmaya veya mücadele etmeye ve bu yolda şehit olmaya ne gerek var, bir gemiye binildiğinde deniz tutmasından kusmak bile şehit sevabı almaya yeterlidir, hele o kimse boğulmuşsa onların iddiasına göre iki şehit sevabı alıyormuş. İşin ilginç yanı, evvelki yazmış olduğum rivayetlerine benzer şekilde burada da tiksindirici olması hesabıyla, kusmuğu şehitlik olayına konu etmeleridir. Bu iftiralarıyla da yetinmediler, Mücahide ait atın, mücahitten iki misli daha değerli olduğu rivayetlerini uydurdular. Şöyle ki:

98-.......... İbn Ömer’den, demiştir ki:
Resûlullah (s.a.) Mücahid ve atı için birisi kendisine ikisi de atına (olmak üzere ganimet mallarından) üç pay vermiştir. (Ebû Dâvud, K.el-Cihâd (15), Bâb 143 Hadis 2733 C.10 S.345 Şamil 1990, diğer rivayet edenler, Buhari, cihâd 51; Meğazi 38; Müslim, cihâd 57;Tirmizi, siyer 6,8; Muvatta, cihâd 21. )

99-... (Ebû Umre’nin) babasından rivayet etmiştir ki: Biz dört kişi, yanımızda bir(er) atla Resûlullah (s.a.)’nin yanına gelmiştik. Bizden herkese bir hisse, her bir at için de iki hisse ayırdı. (Ebû Dâvud,K.el-Cihâd (15), Bâb 143 Hadis 2734 C.10 S.347, Şamil 1990. )

Böylece ganimet dağıtımıyla kamufle ederek, bir atın iki mücahit değerinde olduğu iftirasında bulundular. İslam da atlarda ganimetten pay alır diye bir şey yoktur.

Bir de rivayet ettiler ki, Peygamberin rüyasında görmüş olduğu sığırlar Uhud şehitlerini, kolunda görmüş olduğu iki altın bilezik ise yalancı peygamberleri remz (temsil) ediyormuş, şöyle ki:

100- ................ Bize Ebû Usâme, Bureyd’den; o da dedesi Ebû Burde’den; o da Ebû Mûsâ el-Eş’ari’den zannediyorum ki, o da peygamberden tahdis etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: “Ben ru’yâda kendimi Mekke’den hurmalıkları olan bir arâziye hicret ediyorum gördüm. Düşüncem, o hurmalık arâzinin el-Yemâme yâhud da Hecer olduğuna gitti. Bir de gördüm ki, o, Câhiliyet’te Yesrib denilen Medine’dir. Ben orada birtakım sığırlar gördüm. Allah en hayırlıdır (Allah’ın onlar için yapacağı en hayırlıdır). Sonra gördüm ki, o sığırlar, Uhud günü şehit edilen mü’minlerdir................ (Buhâri, Kitâbu’t-Ta’bir 49 C.15 S.6903 Ötüken 1989 )
 
101- ............... Ebu Hüreyre şöyle haber verdi: Resûlullah şöyle buyurdu:
- “Ben uyurken ru’yâmda iki kolumda iki altın bilezik gördüm, bunların hâli beni kederlendirdi. Sonra ru’yamda bana bu bileziklere üflemekliğim vahye dildi. Ben de bunlara üfledim; ikisi de uçtu. Ben de bu iki bileziği benden sonra çıkacak iki yalancı peygamber ile tevil ettim. Bunlardan birisi Esved el-Ansi’dir, öbürü de Müseylime’dir.” (Buhâri, Kitâbu’l-Mağazi 370 C.9 S.4069 Ötüken 1987. )

Görüldüğü gibi, rüya tefsiri adı altında yapmış oldukları rivayetlerde. Uhud şehitlerini sığırlara, yalancı peygamberleri altın bileziklere benzetmişlerdir. Bu durum Uhud şehitlerine karşı bir saygısızlık olduğu gibi. Yalancı peygamberleri altın bileziklere benzetmekle de kimleri çok sevdiklerini ifadelendirmişlerdir. Zaten bir çok iftira ve hezeyanları peygambere mal etmeleri ve bunlar olmazsa İslam dini anlaşılamaz demeleri, kendilerince peygamberlik iddia etmelerinden başka bir şey değildir. Yaptıkları bir kısım rivayetlerle de, gazilerin veya gurbetten dönen Müslümanların geceleyin evlerine gitmemeleri gerektiği konusundadır. Şu şekilde demektedirler:

102- Enes b. Malik’ten rivayet, Resûlullah ailesi nezdi ne geceleyin gelmezdi. Onlara ya sabah yahut akşamleyin gelirdi. (Müslim 180/144 C.9 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

103- ........... Cabir şöyle demiş; Resûlullah erkeğin gurbeti uzadığı zaman ailesinin yanına geceleyin gelmesini yasak etti. (Müslim, 183/146 C.9 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

104- ............. Cabir şöyle demiş: Resûlullah erkeğin seferden geceleyin gelerek ailesinin yanına dalmasını onların hıyânetini anlamak istemesini yahut kusurlarını araştırmasını yasak etti. (Müslim 184/146 C.9 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

Bu yalan rivayetleriyle Müslüman aileleri şüphe altında bırakmayı amaçlamaktadırlar. Hangi erkek vardır ki, gurbetten memleketine gelmiş olsun da, o devirde sabaha kadar evine gitmeyip çölde beklesin veya bu devirde dahi gidip bir otel de gecelesin ve evine gitmesin. O nasıl evdir ki bu derece bir erkeğin evinden korkusu olsun, deve kuşu gibi başını kuma gömsün de evine gitmesin. Kaldı ki bir karı kocadan müteşekkil aileler yok denecek kadar azdır. Çoğunlukla, İslam aileleri, ana baba, dede, nine ve çocuklardan teşekkül eder. Komşularında bir birine gözcülüğünü katarsak bir kadın kötülük yapmak taraftarı olsa dahi, istisnalar hariç, İslam toplum yapısında fırsat bulması pek mümkün değildir. Ayrıca İslam aile yapısı ideal bir yapıdır. Kitle olarak, Müslüman erkek ailesinden tedirgin olmadığı gibi, Müslüman kadınlarda kötü değildirler. Bu tür rivayetler iftiradan başka bir şey değildir.
Yapmış oldukları başka bir rivayet bu rivayetleriyle çelişkili olduğu gibi, saygısızlık içermektedir. Şöyle ki:

105-............ Resûlullah’a atfen: (Gaza dönüşü) “Ağır olun! Taki dağınık saçlı kadının taranması, kocası evde olmayanın kasıklarını tıraş edebilmesi için şehre geceleyin yâni yatsı zamanı girelim” buyurdular ve şunu ilâve ettiler:
“Medine ye vardığın zaman cimâ etmeye bak, cimâ etmeye”. (Müslim 57/410 C.7 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

Önceki üç rivayetle bu rivayet çelişkilidir. Zira bu rivayette gece vakti evlere girilmesi gerektiğini tahdis etmişlerdir. Ayrıca peygambere ve sahabelere saygısızlık içermektedir. Nasıl olur ki savaş dönüşü büyük ihtimalle, Peygamber yanında iki kayın pederi Ebu Bekir ve Ömer ile damadı Ali varken. Orduda kiminin babası, kardeşi, amcası, dayısı, komşusu ve arkadaşı katledilip şehit edilmişken. Biraz sonra Medine’de bir çok evde savaşta katledilmiş olanlar için, dul kalan kadınlar ve yetimleri ağlaşacakken. Bir peygamber, ordusundakilere böyle sözler söylesin, gidin bol bol cinsi münasebette bulunun sözlerini sarf etsin, bu olacak şey midir? Bu tür sözler, peygamberi ve sahabeleri hafife almak için uydurulmuş hayasızca sözlerdir.

Peygambere saygısızlık için uydurdukları başka bir rivayette şöyle demişlerdir:

106-..... Hukeyme bint Umeyme annesi Umeyme bint Rukayka’nın şöyle dediği rivâyet etmiştir:
“Nebi (s.a.)’in sedirinin altında hurma ağacından yapılmış bir kap vardı. Geceleyin ona küçük abdest bozardı.” (Ebû Dâvud, K.Tahâre (1), Bâb 13-14 H.24 C.1 S.52 Şamil 1987, diğer rivayet eden, Nesai, tahâre 6, )
 
Daha önce yazmış olduğum rivayetlerde görüldüğü gibi. Peygamber eşlerinin abdest bozmak için, geceleyin Medine dışına gittiklerini tahdis etmişlerdi. İşlerine geldiği zaman peygamber sedirinin altına oturağı koyu verdiler. Bu kadar bol ve çeşitli yalan uydurmak için epey emek vermiş olmalılar, utanma denen olayla da bir ilgileri olmadığı kesin. Bunların yazdıklarına bakan kimse, o devirde Arap evlerinde tuvalet olmadığı zannına kapılabilir, halbuki, Kur’an’da belirtilen abdest bozulmasının şartlarından bir tanesi tuvaletten gelmiş olma olayıdır, bundan da kolayca anlaşılır ki o devirde Arap evlerinde tuvalet mevcut idi. (Bak, 4 Nisâ 43, 5 Maide 6

Bir başka rivayette şöyle dediler:

107- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “ Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm namaz için evinden çıkıp (namaz mahalline gelerek ) tekbir getirdi, sonra ashaba (bekleyin diye) işaret buyurdu. Hemen gidip gusletti geldi. Saçlarından su damlıyordu. Onlara namaz kıldırdı. Namazdan çıkınca:
“Yanınıza cünüp olarak gelmiştim. Namaza duruncaya kadar da durumu hatırlayamadım. (Tam kılacağım anda hatırladım)” buyurdular.” (K.S. 6349 C.17 S.69 Akçağ 1993 alıntısı, İbnu Mace 1220, )

Değil bir peygamber, bir cami imamı dahi böyle bir olay yapsa ne kadar zor durumda kalacağı açıktır. Öyle ki cemaati namaz için saf tutmuş kendiside namaz için tekbir almışken, dolayısıyla hem kendisi hem de cemaat tekbir almakla namaza başlamışken, namazı iptal edip cemaate dönerek hele bekleyin cenabetimden yıkanıp geleyim demesi halkın alay konusu olması demektir. Bu rivayeti uydurmalarından amaçta budur.

Musa peygamber hakkında yapmış oldukları saygısızca bir rivayette şöyle demişlerdir:

108- .......... Bize Abdurrezzâk, Ma’merden; o da hemmâm ibn Münebbihten; o da Ebû Hureyre’den tahdis etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: “İsrail oğulları çıplak olarak, birbirlerine baka baka yıkanırlardı. Mûsâ ise yalnızca yıkanırdı. İsrâil oğulları: Allah’a yemin olsun, Mûsâ’yı bizimle birlikte yıkanmaktan menşeden, ancak O’nun kasığının çıkık olmasıdır, derlerdi. Mûsâ bir defa yıkanmağa gitti, elbisesini de bir taşın üstüne koydu. Akabinde taş elbisesini alıp  kaçtı. Mûsâ: Ey taş elbisemi, ey taş elbisemi! diyerek taşın arkasından koştu. Nihâyet İsrâil oğulları onu (çırılçıplak) gördüler de: Vallâhi Mûsâ’da hiçbir kusur yokmuş, dediler. Ve Mûsâ elbisesini aldı da taşı dövmeğe başladı.”
Ebû Hureyre: Vallâhi o taşta muhakkak altı yâhut yedi dövme izi kalmıştır, dedi... (Buhâri, Kitâbu’l-Gusl 30 C.1 S.386 Ötüken 1987 )

Kavmi, kasığı çıkık dedi diye taş neden Musa Peygamberin elbisesini kaçırsın ki? Böyle bir olay ancak Allah’ın emriyle olabilecek bir mucizedir, böylece Allah peygamberini çırılçıplak kavminin önünde teşhir etsin? İslam dinine göre olacak bir olay değildir. Kaldı ki çırılçıplak beraber yıkanıyorlar dedikleri kimselerde öyle anlaşılıyor ki Müslüman Yahudiler idi, bu İslamdaki tesettür olayına aykırıdır. Maksatları, bir rivayet uydurup Musa peygamberin kavmi önünde çırılçıplak gezindiğini iddia etmektir. Birde kendilerince komiklik yapıyorlar, güya Ebu Hüreyre Allah’ın adını anarak yeminle demiş ki, o taşta muhakkak altı yedi tane dövme izi varmış.

Başka bir rivayette şöyle demişlerdir:

109- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“ Eğer Beni İsrail olmasaydı, et kokuşmazdı. Eğer Havva olmasaydı kadınlar kocalarına hiçbir zaman ihânet etmezdi.” (K.S. 5003 C.14 S.260 Akçağ 1992 alıntıları, Buhari, Enbiya 1,25; Müslim, Radâ’63,(1470) )

Beni İsrail ve Etin kokması öylesine söylenmiş asılsız bir sözdür. Asıl söylemek istedikleri, Havva’nın kadın ihanetinin sebebi olduğu yolundaki iftiradır. Bu sözlerine gerekçe olarak iddia ettiklerine göre, güya Adem’in yasak ağacın meyvesinden yemesini Havva anamız teşvik etmiş. hal bu ki, Adem babamızın yasak ağacın meyvesinden yemesini teşvik eden ve her ikisini kandırıp yasak ağacın meyvesinden yemelerine sebep olan, Havva anamız olmayıp şeytanın kendisidir. Böylece Havva anamızı şeytan yerine koymuş oluyorlar, dolayısıyla kadınları da böyle görüyorlar, unutmasınlar ki onları doğuranda bir kadındır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

-Andolsun biz, daha önce de, Adem’e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.  20/115
 

- Bir zaman biz meleklere: Adem’e secde edin! Demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti. 20/116

- Bunun üzerine: Ey Adem! Dedik, bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin! 20/117

- Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak. 20/118

- Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın. 20/119

- Şeytan ona vesvese verdi ve “Ey Adem! Seni ebedilik ağacına ve son bulmayacak bir devlete delâlet edeyim mi? dedi.  20/120

- Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeğe çalıştılar. (Bu suretle) Adem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı. 20/121

- Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tövbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti. 20/122

(Ayrıca bak. 2 Bakara 34-35-36-37. Ayetler. )

Görüldüğü gibi, uydurmuş oldukları rivayet, Kur’an’a uymamaktadır.

Ayrıca, İnsanlarla yetinmediler Cinlere dahi saldırıda bulunmayı ihmal etmediler. Öyle ki, Cinlerin içinde Müslüman olanları da vardır. Şöyle rivayet ettiler:

110-............. Bana dedem Said ibn Amr, Ebu Hüreyre (R)’den haber verdi: Ebû Hureyre Peygamber’in berâberinde abdest alması ve istincâ’ suyu için küçük bir kırba taşırdı. Bir keresinde Peygamber hâcetini yerine getirmek için çıktığında Ebu Hüreyre arkası sıra kırba ile O’nu takip ederken, Peygamber:
- “Kimdir o?” diye sordu.
Ebû Hureyre:
- Ben Ebû Hureyre! diye cevâp verdi.
Peygamber:
- “Benim için istincâ edeceğim birkaç taş ara, sakın bana kemik ve hayvan gübresi getirme” buyurdu. Ebû Hureyre dedi ki: Ben elbisemin kenârında birkaç taş naklederek kendisine getirdim ve onları yanı başına koydum. Sonra yanından ayrıldım. Nihâyet hâcetini bitirdikten sonra Peygamber’in berâberinde yürüdüm. Yolda kendisine:
- Kemik ve hayvan gübresi ile temizlenmekte ne var ki? diye sordum.
Peygamber:
- “Bu ikisi cinlerin taâmındandır. Şu muhakkak ki, bana Nasibin cinlerinin bir hey’eti geldi. Bunlar ne hoş cinlerdir! Benden azık istediler. Ben de onlar için Allah’a: Cinlerin uğrayacakları her kemik ve tezek makûlesi üzerinde kendileri için muhakkak bir taâm bulmalarına duâ ettim” buyurdu. (Buhâri, Kitâbi’l-Ensâr 80, C.8 S.3610 Ötüken 1987 )

Cinler, yapıları bizden değişik fakat bizim gibi imtihan edilerek, Cennet ve Cehennemle muhatap olan kimselerdir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Bir zamanlar, cinlerden bir grubu, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Ona geldiklerinde (bir birlerine): “Susun, (dinleyin)” dediler. (Okuma) bitirilince de uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler: 46/29

- “Ey kavmimiz, dediler, biz Mûsâ’dan sonra indirilen, kendisinden öncekini doğrulayan, Hakka ve doğru yola götüren bir Kitap dinledik.” 46/30

- “Ey kavmimiz, Allah’ın davetçisine uyun, O’na inanın ki (Allah) günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı azaptan korusun.” 46/31

Görüldüğü gibi, Cinlerden mümin ve takvalı kimseler vardır ve onlar tezek veya çöpten kemik yemeye layık kimseler değildirler. Buna rağmen güya, Müslüman cinlerden bir heyet gelerek peygamberden azık istemişler, peygamberde onların yerlerden toplanmış kemik ile tezek yemeleri için dua ediyormuş. Çok ilginçtir, Cinler tezeğe razı olduysalar, acaba ondan önce ne yiyorlardı? Biz Müslüman Cinleri böyle bir iftiradan tenzih ederiz. Onlar temiz ve güzel rızıklara layıktırlar. Kaldı ki yanında su kırbası varken, peygamber neden suyla taharetlenmedi, bundan da iftira ettikleri bellidir.

Yapmış oldukları diğer bazı rivayetlerle, Peygamber ve Ebû Bekir’in hicret etmek için iki kişi olarak Mekke’den çıktıklarını rivayet ettiler. Buna rağmen şöyle rivayetlerde bulundular.
 
http://www.kuran-tekrehber.com/1-4.htm - http://www.kuran-tekrehber.com/1-4.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 23-Haziran-2009 Saat 15:22
  BÖLÜM 5

111- ............ Amr b. Şuayb’ın dedesi (Abdullah b.Amr) den; demiştir ki: “Resûlullah (s.a.) (şöyle) buyurdu”: “Tek yolcu şeytandır. İki yolcu iki şeytandır. Üç (yolcu) ise, cemaattir. “(Ebû Dâvud, K.el-Cihâd (15), Bâb 79 H.2607 C.10 S.114 Şamil, diğer rivayet edenler, Muvatta istizân, 35, Tirmizi, cihâd, 4. )

112- Amr İbnu Şu’ayb an ebihi an ceddihi (radıyallahu anh) tarikinden naklediyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir atlı bir şeytandır, iki atlı iki şeytandır, üç atlı bir gruptur.” (K.S. 2184 C.8 S.20 Akçağ 1989 alıntıları, Muvatta, İsti’zân 25,(2,978); Ebû Dâvud, Cihâd 86, (2607); Tirmizi, Cihâd 4, (1674). )

Peygamberle, Ebu Bekir’in iki kişi olarak hicret ettiklerini şu şekilde rivayet ettiler:

113- Bera İbnu’l- Âzib radıyallahu anh anlatıyor: “Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh, evinde babama uğradı. Ondan bir semer satın aldı. (Babam) Âzib’e: “Benimle oğlunu gönder, onu evime kadar götürüversin!” dedi. Babam bana: “Haydi onu götürüver!” dedi. Ben de götürüverdim. Babam onunla beraber çıktı, bedelini alacaktı. Babam, Ebu Bekr’e: “Ey Ebu Bekr! Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmla (hicret ettiğin) gece ne yaptınız?” diye sordu. “Evet o gece yürüdük, Ertesi günü de öğle vaktine kadar yürüdük. Yolumuz tenha idi hiç kimseye rastlamadık.................... (K.S. 5775 C.16 S.199 Akçağ 1993 alıntıları, Buhâri, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Lukata 11, Menâkıb 25, Eşribe 12; Müslim, Zühd 75, (2009). )

Peygamberin ve Ebu Bekr’in iki kişi olarak, hatta yolda hiç kimseye rastlamamak kaydıyla hicret ettiklerini rivayet ettiler, bunun yanında da iki kişi olarak seyahat edenlerin iki şeytan olduğu rivayetlerinde bulundular. Yapmak istedikleri hakaretin ağırlığı gayet açıktır. Yoksa tek başına veya iki kişi olarak seyahat eden niçin iki şeytan olsun. İslam dininde, İman şartları arasında en az üç kişi olarak seyahat edilecek diye bir şey yoktur.

Güneş ve Aya’da saldırmayı ihmal etmeyerek şöyle bir rivayette bulundular.

114- ............ Ebu Hureyre’den, Rasûlullah’ın (S.A.V.) “Güneş ve Ay, kıyamet günü dürülüp sarılarak ateşe atılmış iki öküzdürler.” dediğini rivayet etti. (İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadis, S.189 Kayıhan Yayınları 1989 alıntısı, Buhari 59/4 )

Güneş ve Ay’ın büyük faydaları ortadayken, onlara bula bula cehennemde yer buldular. Bu nankörlüğün tipik bir örneğidir. Yoksa güzel ve iyi olan her şeye karşı olacaklarına dair verilmiş bir ahitlerimi var? Rivayet uydurma olup aslı yoktur.
 
TEDAVİLER KONUSUNDA UYDURDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ

Tıbbi Nebevi adı altında uydurdukları rivayetlerde, Okuyup üflemeyi, hastaya tükürmeyi, dağlamayı ve hurma gibi birkaç meyveyi konu etmişlerdir. Şöyle ki:

115- ........... Bize Muhammed ibn Adiyy, Hişâm ibn Hassân’dan; o da ikrame’den tahdis etti ki, İbnu Abbâs (R): Peygamber (S) ihrâmlı olduğu hâlde kendisinde bulunan bir baş ağrısı hastalığından dolayı “Lahyu Cemel” denilen bir su yanındaki menzilde başından kan aldırma tedavisi yaptırdı, demiştir. (Buhâri, Kitabu’t-Tıbb H.21 C.12 S.5734-5735 Ötüken 1988 )

116- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Ebu Hind, Rasûlullah’ı bıngıldak kısmından hacamat etmişti. Aleyhissalâtu vesselâm: “Ey Beni Beyâza, Ebu Hind’i evlendirin, onunla evlenin!” buyurdu ve şunu ilave etti: “Eğer tedavi için başvurduğunuz şeylerin birinde hayır varsa bu hacâmattır.” (K.S. 5662 C.16 S.13 Akçağ 1993 alıntısı, Ebû Dâvud, Nikâh 27, (2102). )

117- Ebu Keşbe el-Enmâri radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm başından ve iki omuzu arasından hacamat olur ve:
“Kim bu kandan akıtırsa, herhangi bir hastalık için, bir başka ilaçla tedavi olmasa da zarar görmez!” buyurdu.” (K.S. 4012 C.11 S.314 alıntısı, Ebu Dâvud, Tıbb 4,(3859); İbni Mâce, Tıbb 21, (3484). )

118- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm hacamat oldu ve hacamatı yapan hacamatçıya ücretini ödedi ve ayrıca burun damlası kullandı.” (K.S. 4006 C.11 S.304 Akçağ 1991 alıntısı, Buhâri, Tıbb 9; Müslim, Selam 76, (1202); Ebu Dâvud, Tıbb 8,(3867); Tirmizi, Tıbb 9,(2048) )

119- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ (âzatlısına): “Ey Nâfi bana kan galebe çaldı, benim için bir haccâm getir, getireceğin haccâm genç olsun, yaşlı veya çocuk olmasın” dedi. Devamla İbnu Ömer dedi ki: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın: “Aç karnına hacamat olma idealdir, aklı arttırır. Hafızayı güçlendirir. Hafız olmak isteyenlerin hıfzetme kabiliyetini arttırır. Hacamat olmak isteyen Allah’ın adıyla Perşembe günü hacamat olsun. Cuma, Cumartesi, Pazar günlerinde hacamat olmaktan kaçının. Pazartesi ve Salı günüde hacamat olunuz. Çarşamba günü hacamat olmaktan kaçının............ (K.S. 7038 C.17 S.448 Akçağ 1993 alıntısı, İbnu Mace 3488 )

120- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Kim hacamat olmak isterse. Ayın veya 19 veya 21’ini arasın. Sakın, kan fazlalaşmak suretiyle birinize galebe çalıp onu öldürmesin.” (K.S. 7037 C.17 S.447-448 Akçağ 1993 alıntısı, İbnu Mace 3501 )

Görüldüğü gibi, hacamat yani kan aldırma hakkında, bütün hastalıkların tedavisi olduğu, yapılması lazım gelen günleri ve hacamatçıya ücret ödenmesi gerektiği yolunda rivayetler uydurarak bunu insanlara çok büyük bir tedaviymiş gibi tavsiyede bulunmuşlardır. Buna rağmen kendi kendilerini yalanlayan şu rivayetleri de uydurmaktan geri durmamışlardır:

121-............ Râfi’b. Hadic (r.a.), Rasûlullah (S.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“-Hacamat edenin ücreti pistir, köpeğin satışı karşılığında alınan para pistir, fahişenin zina karşılığı aldığı ücret pistir. (Ebu Dâvud, K.el-İcâre (22) Bab 38 H.3421 C.12 S.497 Şamil, diğer rivayet edenler; Müslim, müsakât 40,41; Tirmizi, büyû 46; Nesai, sayd 15. )

122- Resûlullah’a atfen: “Kazancın en kötüsü, fahişenin mehri, köpeğin parası ve haccamın kazancıdır.” (Müslim 40/17 C.8 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

123- Resûlullah’a atfen: Köpeğin parası habistir; Fahişenin mehri habistir; haccamın kazancıda habistir.” (Müslim, 41/17 C.8 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

124-........... Ebû Cuhayfe’nin oğlu Avn şöyle demiştir: babam Ebû Cuhayfe bu köleye emretti de, onun kan alma âletleri kırıldı. Ben babamdan bu kırmayı sordum. O şöyle cevap verdi: Peygamber (S) köpek bedelinden, kan alma ücretinden nehyetti.......... (Buhâri, Kitabu’l-Buyû 38 C.4 S.1929 Ötüken 1987 )

Hacamatın serbest, hacamat ücretinin yasak olduğu şeklinde rivayet ettiklerinin anlaşılmaması gerekir, zira diğer bir rivayette hacamatçılardan uzak durulması gerektiği rivayet edilmiştir, Şöyle ki:

125-......... Haccâm çağrılınca Ömer şöyle dedi:
- Resûlullah (s.a.)’ı şöyle derken işittim:
“-Ben teyzeme, kendisi için bereket olacağını umarak bir köle hediye ettim ve ona; köleyi hacamatçıya, kuyumcuya ve kasaba verme dedim.” (Ebû Davud, K. El- İcâre (22) Bab 41 H.3430 S.507 Şamil 1991 )

Böylece çok övdükleri bir konuda kendi kendilerini yalanlamış oldular.

Yine rivayet ettiler ki:

126- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Sa’d İbnu Mu’âz radıyallahu anh kolundaki (can) damarından isabet aldığı zaman Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm onu elindeki uzunca bir demir çubukla bizzat dağladı. Ancak yarası tekrar şişti. Resûlullah ikinci sefer dağladı.” (K.S. 4018 C.11 S.324 Akçağ, alıntısı Müslim, Selam 75,(2208); Ebû Dâvud, Tıbb 7,(3868) )

127- Tirmizi nin Hz. Enes’ten yaptığı bir rivayette, Enes radıyallahu anh der ki: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Sa’d İbnu Zürâreyi sivilce sebebiyle dağladı.” (K.S. 4019 C.11 S.325 Akçağ 1991, alıntısı Tirmizi, Tıbb 11,(2051) )

128- İmrân İbnu Husayn radıyallahu anhumâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bizi dağlama yapmaktan nefyetti. Ancak biz, (ona başvurmaya zorlu yan) durumlarla karşılaştık. Birçok defalar dağlama yaptık, rahatsızlığımızdan kurtuluş bulamadık.” (K.S. 4020 C.11 S.325 Akçağ 1991 alıntısı, Tirmizi, Tıbb 10,(2050); Ebû Dâvud, Tıbb 7, (3865) )

129- İmran İbnu Huseyn radıyallahu anhumâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Ümmetimden yetmiş bin kişi  (Mahşer’de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!” buyurdular. Kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü! Bular kimlerdir?” diye sual edildi.
“Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye baş vurmayanlar, teşâ’üm’e (uğursuzluğa) inanmayanlar ve Rablerine tevekkül edenlerdir!” buyurdu............... K.S. 4034 C.11 S.350 Akçağ 1991 alıntısı, Müslim, İman, 371, (218). )

Dağlama konusundaki rivayetlerinin çelişkili olduğu açıktır.

Yine rivayet ettiler ki:

130- İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir........ (K.S. 4093 C.11 S.464 Akçağ 1991, alıntısı Ebû Dâvud Tıbb 24,(3910); Tirmizi, Siyer 47, (1614). )

131- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ne sirayet (bulaşma), ne de uğursuzluk vardır.......... (K.S. 4094 C.11 S.465 Akçağ 1991 alıntısı, Buhâri Tıbb 44,54; Müslim, Selam 113,(2224); Ebû Dâvud, Tıbb 24, (3916); Tirmizi, Siyer 47, (1615). )

Görüldüğü gibi, kesinlikle uğursuzluk diye bir şey olmadığını hatta bir şeyde uğursuzluk telakki etmenin şirk olduğunu, ayrıca hastalık bulaşması diye bir şey olmadığını rivayet ettiler. Bu iddialarının yanında birde şu rivayetleri tahdis ettiler:

132- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Bir adam dedi ki: “Ey Allah’ın resûlü! Biz bir evdeydik, oradayken sayımız çok, malımız bol idi. Sonra başka bir eve geçtik. Burada sayımız da azaldı, malımız da.”
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Burayı zemim (addederek) terkedin! buyurdular. (K.S. 4099 C.11 S.472 Akçağ 1991, alıntısı, Ebû dâvud Tıbb 24, (3924). )

Burada kabul edilen ‘zemimlik’ uğursuzluk manasında kullanılmıştır, yoksa evin sağlık şartları bakımından elverişsiz olması değildir, zira mallar, bağ, bahçe olabildiği gibi, altı, gümüş v.s. De olabilir, mal deyimi genel bir ifadedir ve ayırım yapılmamıştır.
Zaten başka bir rivayette uğursuzluğu açıkça kabul etmişlerdir, şöyle ki:
 
133-.......... Bana Mâlik, İbn Şihâb’dan; o da Umer’in iki oğlu Hamza ile Sâlim’den; onlarda babalarından olmak üzere tahdis etti ki, Resûlullah (S): “Uğursuzluk kadında, evde ve atta olur” buyurmuştur.(Buhari, Kitâbu’n-Nikâh 31 C.11 S.5187 Ötüken 1988 )

Böylece adetleri üzere yine kendi kendilerini yalanlamış oldular.

Kur’an’a göre, insanların başına bir musibet geldiğinde bu onların işlemiş olduğu işler yüzündendir. Yoksa onların kullanmış oldukları ev, elbise, binek v.s. İle ilgisi yoktur, buna göre uğursuzluk veya günlerin birbirinden farkı yoktur. Zamanın kendisi uğursuz sayılamaz, zaman belalı gelmişse bu işlenmiş olan işlerden o işi işlemiş olanlar yüzündendir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allah, işlediklerinizin) birçoğunu da affeder. 42/30

Yine rivayet ettiler ki:

134- İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) aramızda doğrulup:
“(Hastalık nev’inden) hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez!” buyurmuşlardı ki bir bedevi:
“Ey Allah’ın resûlü! Nasıl olur? Bir deve sürüsüne kuyruğu ile haşefesini uyuzlaşmış bir deve gelince hepsini uyuzlu yapar! dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: “Pekalâ birincisini kim uyuzladı? Ne sirayet, ne safer vardır......... (K.S. 4836 C.14 S.17 Akçağ 1992 alıntısı, Tirmizi, Kader 9, (2144). )

Rivayet ettikleri bu hadislerle hastalık bulaşması diye bir şey olmadığını rivayet ettiler. Bu ise gerçeklere uymayan bir husustur, ilk deveye kim bulaştırdı demek, ilk deveyi kim doğurdu demeye benzer, bunun ise bir mantığı yoktur, ilklerin başlaması ilk aşama olarak kendi başlarınadır. Bazı hastalıkların bulaştığı tıbben sabittir. Kendileri de bu rivayetlerini yalanlayan aşağıdaki rivayeti tahdis ettiler:

135-............ İbn Abbâs dedi ki, Resûlullah (S)’ten işittim şöyle buyurdu: (Veba hastalığı hakkında) “Bu hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz zamân oraya girmeyiniz. Hastalık sizin bulunduğunuz yerde vâkı’ olursa, oradan kaçmak için sakın o yerden dışarı çıkmayınız!” Abdullah  - Bunun üzerine Umer, Allah’a hamdetti, sonra ayrıldı, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’l-Tıbb 44 C.12 S.5757 Ötüken 1988. )

Yukarıdaki iki rivayet birbirleriyle çelişkili olduğu gibi, kendi içerisinde de çelişkili olan şu rivayeti tahdis ettiler:

136-............ Bize Said ibnu Minâ tahdis edip şöyle dedi: Ben Ebû Hureyre (R)’den işittim, şöyle diyordu: Resûlullah (S): “Hastalığın (sâhibinden bir başkasına) kendi kendine sirâyeti yoktur, eşyada uğursuzluk yoktur. Ükey ve baykuş (ötmesinin te’siri ve kötülüğü) da yoktur. Safer ayında uğursuzluk yoktur. (Bunlar Câhiliyet hurâfeleridir.) Fakat ( ey mü’min) sen cüzâmlıdan, arslandan kaçar gibi kaç!” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’t-Tıbb 27 C.12 S.5740 Ötüken 1988 )

Madem ki hastalık bulaşması yoktur Cüzâmlıdan kaçmanın manası nedir ki, bu açık bir çelişkidir.

137- Sa’id İbnu Ebi Vakkâs radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kim her sabah acve hurmasından yedi tane yerse o gün geceye kadar ona ne zehir ne de sihir zarar verir. K.S. 3987 C.11 S.270 Akçağ alıntıları, Buhâri, Tıbb 52,56, Et’ime 43; Müslim, Eşribe 154,(2047); Ebû Dâvud, Tıbb 12, (3875,3876). )

Bu öyle bir iddiadır ki, boş bir iddia olduğu basit bir deneme ile hemen anlaşıla bilir. Değil yedi acve hurması, kişi yedi sepet acve hurması yerse kendisine verilecek biraz güçlü bir zehirin etkisinden kurtulamaz. Zira acve hurmasının öyle bir etkisi olsaydı ilaç olarak eczanelerde satılacak ve kimse zehirlenme yoluyla ölmeyecekti, fakat gerçekler bu iddianın aksi yöndedir. Bu rivayete inanan bir kimseye, haydi yedi adet acve hurması ye, bizde sana istediğimiz bir zehir verelim ve sana tesir etmediğini ispatla dersek, sanmam ki dünyada bunu göze alacak aklı başında bir kişi çıksın.

138- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ölüm dışında hiçbir hastalık yoktur ki çörek otunda onun için bir deva bulunmasın.” (K.S. 3986 C.11 S.268 Akçağ 1991 alıntısı, Buhari, tıbb 7; Selam 89, (2215); Tirmizi, Tıbb 5,(2042), 22,(2071). )
 
Çörek otunun her hastalığın ilacı olduğu yolundaki iddia, acve hurması için uydurulan türden boş bir iddiadır, Bir çok araştırmalara rağmen kanser gibi bazı hastalıkların ilacı bilinemezken, böyle bir iddia gerçeklere uymamaktadır.

140- İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor:”Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı işittim, diyordu ki:Rukyelerde, temimlerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet muskası) bir nevi şirk vardır....”.... (K.S. 4035 C.11 S.353 Akçağ 1991, alıntısı, Ebû Dâvud, Tıbb 127,(3883). )

141- Hz. Ebu Sa’ad radıyallahu anh anlatıyor:”Biz,Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın çıkardığı askeri) bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir câriye gelip: “Obamızın efendisi Selim’i bir zehirli soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan biri var mı?” dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyu verdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona :”Yahu sen rukye bilir miydin?” dedik. “Hayır, ben sadece Fatiha okuyarak rukye yaptım” dedi. Biz kendisine “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a sormadan (bu verdiklerine) dokunma!” dedik. Medine’ye gelince, durumu ona söyledik. Aleyhissalâtu vesselâm “Fatiha!nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın! buyurdular.” (K.S. 4033 C.11 S.346 Akçağ 1991 alıntısı Buhâri, Tıbb 39, 33,İcâre 16, Fedâilu’l-Kur’an 9; Müslim, Selam 66,(2201); Ebû Dâvud, Tıbb 19,(3900); Tirmizi, Tıbb 20, (2064,2065). )

Rivayetlerinin çelişkili olduğu açıktır. 140. Rivayette rukye yapmak şirk olarak sayılmışken. 141. Örnekte ki rivayette güya, Resûlullah fatihayla rükne yapılmasını tasvip etmiş, hatta Fatiha’nın rukye olduğunu söylemiş ve ücret olarak alınmış olan koyunlardan pay istemiştir. Kesin olarak! Kur’an ayetleri hastaların üzerine okunup üflenmek için inmemiştir. Bu yönden şifa verme hususunda tesirleri yoktur. Böyle olduğu da denemeyle kolayca anlaşıla bilir. İnsanlar, Kur’an ayetlerini, baş ağrısı, karın ağrısı v.s. gibi hastalıklara okuyup üflerler, bu tip hastalıklar kendi kendilerine vücut direnci yoluyla geçebilen  hastalıklardır. Eğer ki böyle bir iddia gerçek olmuş olsaydı, yani örneğin, Fatiha rukye olmuş olsaydı sakat bir kimseye okunduğunda da tesir etmesi gerekirdi. hal bu ki sakat olan bir kimseye kıyamete kadar okunup üflense şifa yönünden tesir meydana gelmez, bu durum Kur’an’ın bir zaafı değildir. Zira Kur’an’ın iniş amacı bu değildir. Her gün milyonlarca kişi defalarca Fatiha Sûresini okumaktadır. Buna rağmen hastalandıklarında doktora gitmek zorunda kalmaktadırlar. Bundan da yapılan iddiaların tıbbi şifa yönünden gerçeklere uymadıklarını anlamak mümkündür.

Yapmış oldukları tedavi ile ilgili bazı rivayetler de okuyup üfleme yerine, okuyup tükürmeyi tahdis etmişlerdir. Amaçları saygısızlık etmektir, yoksa, Kur’an okumayla hastaya tükürmenin bir ilgisi yoktur, Şöyle ki:

142- Hârice b. Es-Salt, amcasından rivayet ettiğine göre: O (Hârice’nin amcası) bir kavme uğradı. Kavimdekiler onun, yanına gelip;
- Şüphesiz sen o zat (Hz. Peygamber)’in yanından hayırlı bir şey getirmişsindir, bizim için şu adama rukye yap, dediler ve kendisine iplerle bağlı deli bir adam getirdiler.
Harice’nin amcası sabahlı akşamlı üç gün adama Fatiha Sûresini okudu. Sûreyi her bitirişinde tükürüğünü biriktiriyor sonra da tükürüyordu. Adam sanki kösteğinden kurtulmuş gibi oldu, (iyileşti). (Delinin arkadaşları) rukye yapan zata (ücret olarak) bir şey verdiler. Adam, Resûlullah (s.a.)’a gelip durumu haber verdi.
Efendimiz (s.a):
“-Ye, ömrüme yemin ederim ki, kimileri bâtıl bir rukye ile yerler, sen ise hak bir rukye ile yersin.” buyurdu. (Ebû Dâvud, K. el-icâre (22) Bab 37 C.12 S.496 R.3420 Şamil 1991 ).

143-.......... Bize Sufyân ibn Uyeyne, Abdu Rabbih ibnu Sa’d’den; o da Amre bin tu Abdirrahman dan haber verdi ki, Âise (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) rukye tedâvisinde şu duâyı söylerdi: “Allah’ın ismiyle. Şu bizim yurdumuzun toprağı ve bâzımızın tükürüğüdür. Bunlardan Rabb’imizin izniyle hastamız şifâlanır!” (Buhâri, Kitabu’l Tıb 61 C.12 S.5769 Ötüken 1988 )

Putperestler taştan topraktan yaptıkları putlardan medet umarlardı, kim bilir, belki de tükürükten medet ummak onların bile aklına gelmemiştir. Peygamberi bunların iftiralarından tenzih ederim. Kur’an’la, tükürüğü bir olayın tamamlayıcı unsurları olarak düşünmek, Kur’an’a açıktan açığa yapılmış bir saygısızlıktır. Bütün bu gibi şeylerle esas olarak yapmak istedikleri, Kur’an’ın iniş amacıyla ilgili olarak insanları yanlış yönlendirmek ve Kur’an’ı onların gözünden düşürmektir, yoksa Kur’an’ın okunup hastalara üflenmesiyle veya tükürükle hiçbir ilgisi yoktur, neyi, neyin seviyesine indirmeye çalıştıkları çok düşündürücüdür.

Kur’an’ın, bunların iddia ettikleri gibi bir tedavi kitabı olmadığı konusunda Kur’an’dan mealen:

- Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yâhut arzın parçalandığı, yâhut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (bu Kitâb olurdu). Ama bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hâla anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, bütün insanları yola iletirdi? Yaptıkları (küfür ve kötü işler) yüzünden inkar edenlerin, başlarına âni bir belâ gelecek, yâhut (o belâ) evlerinin yakınına konacak, Allah’ın va’di gelinceye kadar bu böyle sürüp gidecektir. Allah, va’dinden aslâ dönmez. 13/31

Kur’an okunduğunda ne dağlar yürütülür, ne yer parçalanır, nede ölüler konuşturulabilir. Ancak hidayet bulmak için onun ayetlerinden istifada edilir. Yoksa, Kur’an ayetlerinin okunup hastaya üflenmesinin hastaya sağlayacağı hiçbir yarar yoktur. Bu gibi iddialar, Kur’an’ın iniş amacını saptırmaya yönelik iddialardır.
 
GÖZ YANİ NAZAR DEĞMESİ HAKKINDA DA BİR TAKIM ASILSIZ RİVAYETLER UYDURMALARI

144-............ Ebû Hureyre (R): Resûlullah (S) : “Göz değmesi haktır (sâbittir)” buyurdu ve döğme yapmaktan nehyetti, demiştir. Buhari, Kitâbu’l-Libâs 154 C.13 S.5952 Ötüken 1989, diğer rivayet edenler Müslim 2187; Ebû Dâvud 3879; Bak, K.S. 4042 )

145-............ Bize ez-Zuhri, Urve ibnu’z-Zubeyr’den; o da Ebû Seleme’nin kızı Zeyneb’den; o da annesi Ümmü Suleym(R)’den şöyle haber verdi: Peygamber (S), zevcesi Ümmü Seleme’nin evinde, yüzünde sarılık eseri bulunan bir kız çocuğu gördü de: “Bu kız çocuğuna rukye tedâvisi yapınız! Çünkü bunda nazar değmesi vardır” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’t-Tıbb 54 C.12 S.5765 Ötüken 1988 )

İddialarınca bir kimse yalnızca bakmak suretiyle, bir canlıya veya bir eşyaya baktığında onu fiziksel olarak etkiliye bilir ve ona zarar  verebilir. Buna inanan bir çok kimse başına gelen her çeşit felaketi veya istemediği bir durumu göz değmesine bağlamaktadır. Öyle ki: Hastalansa, bir yakını ölse, işi istediği gibi gitmese veya malına bir zarar gelecek olsa, kendisine nazar değdiği kanaatinde ve inancındadır, hatta kendisine nazar değdirdi diye, hiç ilgisi olmayan ve olması da mümkün olmayan kimseleri suçlama yoluna gider. Bu inançta olan kimseler, önlem olarak nazar boncuğu ve nazarlık diye adlandırdığı cam parçalarından ve hatta eşek veya at nalından medet ummakta, bunları kendi üzerine, yakınlarının üzerine veya mallarının üzerine asarak nazar değmesinden koruyacaklarına inanmakta ve dolayısıyla bunları putlaştıra bilmektedir. Veya nazarın kendi yerine bunlara değeceğine inanan kimseler de vardır, güya nazar değdirecek şahsın nazarı bunlara isabet edecek, böylece kendisinin veya malının nazardan korunacağı inancında olan bazı kimselerde bunları kullanmaktadırlar. Bu inançlar o kadar yaygın durumdadırlar ki, ülke çapında nazar boncuğu veya çeşitli nazarlıklar imal eden bir sanayi mevcut olduğu gibi, kitleler tarafından bunlara büyük bir talep vardır. Bütün bu inançlar İslam dininde yeri olmayan inançlardır, hiç kimsenin bakışında öyle bir etki olmadığı gibi, cam veya başka şeylerin, insanları bu iddia çerçevesinde koruma özelliği de yoktur.

Kendilerine İslam alimi diyen bir takım kimseler, nazarın varlığıyla ilgili olarak şu ayetleri delil getirmektedirler. Mealen:

-O inkâr edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. “O delidir” diyorlardı.
68/51

Ayette kafirlerin kin ve kızgınlıkları müteşabih olarak anlatılmıştır. Yani kaşlarını çatarak, sert sert baktıkları vurgulanmıştır. Nazara inanların ortak görüşü, kendilerine ait olan bir şeyin kıskanıldığı ve dolayısıyla kendilerine nazar değdiği şeklindedir. Ayette ise kafirlerin Kur’an’ı kıskandıkları veya Peygamberi kıskandıkları vurgulanmamıştır, tam tersine, kafirler kin ve öfkeleriyle, Kur’an’ı tebliğ eden peygamber için deli ifadesini kullanmışlardır. Bu yönden nazara inananların inancıyla mealini yazmış olduğum bu ayeti bağdaştırmak mümkün değildir. Diğer bir hususta, ayette kafirlerden kitle olarak bahsedilmiştir, eğer iddia edildiği gibi bir nazar değdirme olayı olmuş olsa, bu kafirlerin tamamının nazar değdire bilme özelliğine olup, nazar değdire bildikleri neticesine varılır ki bu da saçma bir iddi olmuş olur. Kaldı ki nazara inananlar bu özelliği, kafir olsun, Müslüman olsun ancak bazı özel kimselere isnat etmektedirler. Bu itibarla ayeti nazar değdirme olayı ile bağdaştırmağa imkan yoktur ve dolayısıyla İslam dinine göre nazar değdirme olayı da yoktur.

Nazar değdirme olayı iddialarına delil gösterdikleri bir diğer ayette ‘Yusuf Sûresi 67.’ ayetidir, mealen:

- Ve deki: “Oğullarım, (Mısır’a) bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin ama ben(ne yapsam) Allah(ın takdir)inden hiçbir şeyi sizden savamam, Hüküm, yalnız Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim, tevekkül edenler de O’na tevekkül etsinler!” 12/67

Ayet içinde geçen, ayrı ayrı kapılardan şehre girilmesi olayını nazar değmesine bağlamaktadırlar. O zaman şu soruyu sormak lazım, hep beraber bir kapıdan girdiklerinde kardeş olduklarını bilip onları kıskanmak suretiyle kim nazar değdirecekti, öyle ki birbirleriyle akrabalıkları olmayan bir kafile olarak yorumlanmaları da mümkündür. farz edelim ki kapıda kardeş oldukları bilindi ve kıskanılmak suretiyle onlara nazar değdirme olayı mümkün hale gelmiş olsun, aynı olay şehirde gezinmeleri halinde de mümkündür, nitekim hep birlikte gidip zahire istemişlerdir. Kapıda kendilerine nazar değdirilebiliyorsa şehirde de toplu olarak gezdiklerinde kendilerine nazar değdirile bilir. Halbuki ayette şehri gezdiklerinde, şehir içinde de ayrı ayrı gezmeleri bildirilmemiştir, hatta şehirden çıkmaları durumunda, hem de zahire yükleri de tam da doluyken ayrı ayrı kapılardan çıkmaları da söylenmemiştir. Bu itibarla, bu ayetin nazarla hiçbir ilgisi yoktur. Olsa olsa, şehre ayrı ayrı kapılardan girmelerinin istenmesi, bir kısmı şehre girmekten engellense diğerleri girebilsin ihtimaliyle ilgili olabilir, bu da makul bir davranıştır. Böyle bir önlem mahzurlu olmamakla beraber, Allah’ın istemesi halinde, Allah’ın hükmünü hiçbir önlemin geri çeviremeyeceği ve Allah’a tevekkülün gerekliliğini vurgulanmıştır.

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, İslam inancında nazar değdirme olayı diye bir şey yoktur, bu konuda uydurulan rivayetler Kur’an’a uymamaktadır.
 
PEYGAMBERLER VE YAKINLARI HAKKINDA UYDURDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ

146- İbnu Abbas (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) :”Ey Allah’ın Resûlü, saçların ağardı yaşlandın” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu Vesselâm): “Beni, Hûd, Vâkı’a, Mürselât, Ammeyetesâelun ve İzâ’ş-Şemsü Küvviret sûreleri ihtiyarlattı” cevabını verdi”. (K.S. 659 C.4 S.29 Akçağ 1988, alıntısı, Tirmizi, Tefsir, Vâkı’a. (3293). )

147- ............ Usmân ibn Abdillah ibn Mevheb: Ben Ümmü Seleme’nin yanına girdim. O bizlere Peygamber (S)’in saçlarından bir miktar boyanmış saç çıkarıp gösterdi, demiştir. (Buhari, Kitâbu’l-Libâs 113 C.13 S.5929 Ötüken 1989 )

148- ......... Ebu Cuhayfe (şöyle demiş):
-Ben Resûlullah’a beyaz gördüm ihtiyarlamıştı, Ali’nin oğlu Hasan’a benziyordu. (Müslim 107/127 C.10 Sönmez Neşriyat).

Yukarıdaki üç rivayette, Peygamberin yaşlanmış olduğu ve saçlarının beyazlandığını, beyazlanmış olan saçlarını boyadığı tahdis edilmiştir. Diğer başka rivayetlerde ise şöyle demektedirler:

149-......... Sâbit el- Bunâni şöyle dedi: Enes’e Peygamber’in sakalını boyaması (vâki’ olup olmadığı) soruldu da, Enes (R):
- Şu muhakkak ki, Peygamber (S) saç sakal boyayacak dereceye ulaşmadı. Eğer ben O’nun sakalındaki beyaz kılları saymak isteseydim muhakkak sayardım, dedi. (Buhâri, Kitâbu’l-Libâs 111 C.13 S.5928 Ötüken 1989 )

150- Enes’e Peygamberin saçının ağarıp ağarmadığı sorulmuş da:
- Allah onu beyazlıkla lekelemedi, demiş. (Müslim 105/126 C.10 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

Bu iki rivayetle diğer üç rivayet arasında açık bir çelişki vardır. Peygamberden hadis rivayet ettiklerini iddia eden bu kimseler, peygamberin şimali hakkında dahi ihtilaf edecek kadar onu tanımamaktalar. Onu tanımadıklarına dair diğer hadis örnekleri:

151- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm altmış üç yaşında vefat etmiştir.” (K.S. 5529 C.15 S.346 Akçağ 1992 alıntıları, Buhari, Menâkıb 10; Müslim, Fezâil 115,(2349); Tirmizi, Menâkıb 28,(3655). )
 
152- ... İbni Abbâs’tan naklen: “Resûlullah, Mekke’de on öç yıl kalmış ve altmış üç yaşında vefat etmiştir.” (Müslim 117/135 C.10 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

153-........ İbni Abbâs rivayet etti ki: “Resûlullah altmış beş yaşında vefat etmiştir.” (Müslim 122/138 C.10 Sönmez Neşriyat )

Görüldüğü gibi peygamberin yaşı konusunda ki hadisler çelişkili olup, İbni Abbâs’tan peygamberin vefat yaşını 63 ve 65 olarak rivayet etmeleri ilginçtir.

154- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah yüzüğünü sağ eline takardı.” K.S. 2100 C.7 S.474 Akçağ 1988 alıntısı, Ebû Dâvud, Hâtim 5,(4226); Nesâi, Ziynet 49,(8,175). )

155- İbnu Ömer (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzüğünü sol eline takardı ve kaşını avucunun içine getirirdi. İbnu Ömer de böyle yapardı.” (K.S. 2102 C.7 S.474 Akçağ 1988 alıntısı, Ebu Dâvud, Hâtim 5,(4227,4228). )

156-............. Bize Sufyân el-A’meş’ten; o da Ebû Vâil’den; o da Abdullah ibn Mes’ûd (R)’dan tahdis etti ki, Peygamber (S): “sizden hiçbiriniz sakın benim Yûnus’tan hayırlı olduğumu söylemesin” buyurmuştur. (Buhari, Kitabu’l-Enbiy3a 86 C.7 S.3224 Ötüken 1987. )

157-.......... Bize Şu’be, Katâde’den; o da Ebû’l-Âliye’den; o da İbn Abbâs (R)’tan tahdis etti ki, Peygamber (S) : “Hiçbir kul için: Ben muhakkak Yûnus ibn Mettâ’dan hayırlıyım, demesi uygun değildir” buyurmuş ve Yûnus’u babası Mettâ’ya nispet etmiştir. (Buhari, Kitâb’l-Enbiyâ C.7 S.3225 Ötüken 1987. )

158- .......... Ben Humeyd ibn Abdirrahmân’dan; o da Ebû Hureyre (R)’den işittik ki, Peygamber (S): “Hiçbir kul için: Ben Yûnus ibn Mettâ’dan hayırlıyım demesi yakışmaz” buyurmuştur. (Buhari, Kitâb’l-Enbiyâ C.7 S.3226 Ötüken 1987.)

159-... Resûlullah’a atfen: Beni Musa’ya üstün tutmayın” (K.S. 4337 C.12 Akçağ, alıntıları Buhari Enbiya 34-35; Müslim 2373; Ebu Davud 4671; Tirmizi 3240. )

160-...Resûlullah’a atfen: “Peygamberlerden birini diğerine üstün tutmayın.” (K.S. 4346 C.12 Akçağ, alıntısı Ebu Dâvud, sünnet 14(4668) )
 
Yukarıdaki rivayetlerle benzeri rivayetlerde hiçbir peygamberle diğer peygamberler arasında derece farkı iddia edilmemesi ısrarla vurgulanmıştır, buna rağmen şöyle rivayet ettiler:

161-......... Resûlullah’a atfen:
“Yaratılmışların en hayırlısı (Hayru’l-Beriyye) İbrahim peygamberdir.” (K.S.4335 C.12 Akçağ, alıntısı Müslim 2369; Tirmizi 2349; Ebu Dâvud 4672 )

162- ......... Ubeydullah’tan; o da Said ibn Ebi Said el-Makburi’den işitmiştir ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Peygamber’e
- İnsanların (Allah katında) en çok kerem ve ihsâna nâil olanı kimdir? diye soruldu.
Peygamber (S)
- “İnsanların en kerimi, en muttaki olanıdır” buyurdu.
Soranlar:
-Ey Allah’ın Peygamberi, biz Senden amel cihetiyle en kerim olanı sormuyoruz, dediler.
Bunun üzerine Peygamber:
- “İnsanların en kerimi Allah’ın Peygamberi Yusuf’tur.......... “buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-Enbiy3a 48 C.7 S.3174 Ötüken 1987. )

Yukarıdaki rivayetlerle diğer rivayetlerin aksine, çelişkili olarak peygamberler arasında fark gözetilmiş ve İbrahim peygamberle, Yusuf peygamber, ayrı ayrı diğer peygamberlerden üstün sayılmıştır ve buna rağmen şöyle demişlerdir:

163-.......... Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Bir keresinde Rasûlullah’ın sofrasında et yemeği getirildi ve kendisine bir kol kaldırılıp sunuldu. Çünkü Rasûlullah etin bu kısmını severdi. Ondan ön dişleriyle bir lokma kopardı. Sonra şöyle anlattı:
“Ben kıyâmet gününde bütün insanların seyidiyim, efendisiyim.......” dedi. (Buhâri, Kitâbu’t-Tefsir 233 C.10 S.4514 Ötüken 1988 ).

164- Resûlullah’a atfen: “Ademoğlunun Allah’a en kerim olanı da benim, Bunda fahr yok!” (K.S. 4347 C.12 Akçağ, alıntısı Tirmizi, Menâkıb 2(3614) )

165-..... Resûlullah’a atfen: “Kıyamet günü geldi mi, ben peygamberlerin imamı, hatibi ve (onlar arasında) şefaat (etmeye  yetki) sahibi olacağım. Bunda övünme yok.” (K.S. 4348 C.12 Akçağ, alıntısı Tirmizi 3617. )

Böylece tahdis ettikleri rivayetlerle tekrar çelişki meydana getirmiş olmaktadırlar. İddia ettikleri bu konularla ilgili olarak Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Andolsun biz, Adem oğullarına çok ikrâm ettik, onları karada ve denizde taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yaratıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık. 17/70

Yukarıda mealini yazdığım ayette görüldüğü gibi hiçbir insan yaratılmışların en üstünü değildir. Ancak insan oğlu yaratılmışların bir çoğundan üstün yaratılmıştır. Bu itibarla İbrahim peygamber veya başka bir Adem oğlu için yaratılmışların en üstünüdür demek Kur’an’la bağdaşmaz. Kur’an’dan mealen:

- De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yâkub’a ve torunlara indirilene; Mûsâ’ya, İsâ’ya ve peygamberlere Rab’leri tarafından verilene inandık; onlar arasında ayırım yapmayız, biz O’na teslim olanlarız.” 3/84

Yukarıda ki ayet mealinde görüldüğü gibi peygamberler arasında ayırım yapılmaması emredilmiştir . Yani bir kısmı kabul edilip bir kısmı red edilemez, aynı zamanda, Allah tarafından peygamberlere indirilmiş olanların tamamına ayırım yapılmadan inanmak şarttır, bu hususlar Allah’a iman etmeyle birlikte sayılmıştır. Tabi ki, Allah tarafından indirilenden kasıt gerçek manada indirilmiş olanlardır, örneğin, kullar tarafından uydurulup, Allah’ın indirdiğine katılmış olan hususlar değildir. Bu hususun tespiti içinde Kur’an ölçüsünün rehberliği şarttır.

Kabul veya red yönünden peygamberler arasında İslam'a göre ayırım yapılmamakla beraber, Peygamberler arasında derece farkı vardır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Rabb’in, göklerde ve yerde olan kimseleri daha iyi bilir (O, peygamber olmağa kimi lâyık görürse onu seçer). Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık, Dâvûd’a da Zebûr’u verdik. 17/55

görüldüğü gibi peygamberler arasında derece farkı olmadığını söylemeleri Kur’an’la bağdaşmamaktadır.
 
166-  Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a: “Ey Allah’ın Resûlü! Müşriklere beddua et, onları lânetle!” denilmişti. Şu cevabı verdi:
“Ben rahmet olarak gönderildim, lanetleyici olarak değil!” (K.S. 5347 C.15 S.144 Akçağ 1992, alıntısı Müslim, Birr 87, (2597). )

167-... Aişe’den naklen: Resûlullah’ın yanına iki adam girdi, ve onunla ne olduğunu bilmediğim bir şey konuştular da gadaplandırdılar, O da kendilerine lânet ve sitem etti. Çıktıkları vakit ben:
- Yâ Resûlullah! Şu iki adamın kazandığı hayırdan kim bir şey kazanabilir, dedim:
“Ne o?” buyurdu.
- Sen onlara lanet ve sitem ettin! Dedim.
“Sen benim Rabb’ime konuştuğum şartı bilmiyor musun? Allah’ım! Ben ancak bir beşerim, Müslümanlardan hangisine lânet ve sitem edersem bunu onun için bir zekât ve ecir kıl, dedim” buyurdular. (Müslim, 88/553 C.10 Sönmez Neşriyat )

İki rivayet çelişkili olduğu gibi. Müşriklere lânet söz konusu olunca, Peygamber rahmet peygamberidir, kimseye lânet etmez. Fakat Müslümanlara ise lânet eder. Güya bu onlar için bir zekat oluyormuş. Gerçekte ise istedikleri söz kalabalığı yaparak, peygamberi Müslümanlara lânet ettirmekten başka bir şey değildir.

 
PEYGAMBERİN EHLİ BEYTİ YANİ HANE HALKININ KİMLER OLDUĞU KONUSUNDA UYDURDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ
 
168-  Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Şu âyet indiği zaman (meâlen):”... Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb 33), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabah namazına giderken, altı aya yakın bir müddette, Hz. Fâtıma (radıyallahu anhâ)’nın kapısına uğrayıp:
“Namaz(a kalkın) ey Ehl-i Beyt” Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor!” buyurdu.” (K.S. 4495 C.12 S.418 Akçağ, alıntısı Tirmizi, Tefsir, Ahzâb 3204 )

169- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ), üzerinde siyah (yünden) nakışlı bir kumaş olduğu halde sabahleyin (evden) çıktı. O sırada Hasan geldi onu örtünün altına soktu. Sonra Hüseyin geldi onu da soktu. Sonra Fatıma geldi, onu da soktu. Sonra Ali geldi onu da örtünün altına soktu. Sonra da:
“Ey Ehl-i Beyt Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb 33 ) buyurdu”. (K.S. 4496 C.12 S.418 Akçağ, alıntısı Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 61,(2424). )

170- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın evinin kapısında iken şu âyet nazil oldu:” ... Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb 33). Evde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin vardı. Onlara bir örtü bürüdü ve:
“Allah’ım, işte bunlar benim ehl-i beytimdir, bunlardan günahı gider ve bunları kirlerden tertemiz kıl!” buyurdu. Ben atılıp:
“Ey Allah’ın Resûlü! Ben ehl-i beyt ten değil miyim? Dedim. Bana:
“Sen (yerinde dur, sen zaten) hayırdasın, sen Resûlullah’ın zevcesisin!” diye cevap verdi. (K.S. 4494 C.12 S.416 Akçağ, alıntısı, Tirmizi, Menâkıb, (3870). )

171- Yezid İbnu Hayyân, Zeyd İbnu Erkâm (radıyallahu anh)’tan naklen anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Haberiniz olsun! Ben size iki ağırlık bırakıyorum. Bunlardan biri Allah Teâlâ’nın Kitabı’dır. O, Allah’ın (sema-arz arasına uzanmış) ipi olup, kim ona tutunursa hidayet üzere olur, kim de onu terk ederse dalâlete düşer. İkincisi itretim, Ehl-i Beytim’dir.” Biz, Zeyd İbnu Erkam’a sorduk:
“Kadınları da Ehl-i Beyt’inden midir?”
“Hayır! Dedi, Allah’a yemin olsun, kadın bir müddet erkekle beraber olur. Sonra (kocası) onu boşar, o da babasına ve kavmine döner. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın Ehl-i Beyt’i aslı ve kendisinden sonra sadaka haram olan asabesi’dir.” (K.S. 4497 C.12 S.419 Akçağ, alıntısı Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 37,(2408). )

Görüldüğü gibi ısrarla, Peygamber eşlerinin, Peygamberin Ehl-i Beyti olmadıklarını, Peygamberin Ehl-i Beytinin, Damadı ve Amca oğlu Ali’nin, Ali’nin eşi, kızı Fâtıma ve Torunları Hasan ve Hüseyin’in oldukları rivayet edilmiştir. Buna delil olarak Ahzâb 33 âyetini göstermektedirler.
 
Kavram olarak Ehl-i Beytin manası, akrabalık bağıyla birlikte, aile reisinin geliriyle geçinen ve bir eve bağlı olarak yaşamlarını sürdüren kimseler manasına gelir. Bir aile reisinin ehl-i beyti, kendisiyle akrabalık bağı olan, onunla bir çatı altıda yaşayan, gelir ve giderlerini karşıladığı kimselerdirler. Ehl-i Beyt’in Türkçe’deki karşılığı Hane Halkı demektir. Bu itibarla bir kimsenin amca oğlu damadı dahi olsa, hiçbir zaman, ayrı bir eve ve gelir gidere sahip olması halinde onun ehl-i beyti kapsamına girmediği gibi, evlenip baba ocağını terk eden kızlar de artık kocalarının ehl-i beyti dirler, zira, baba evinden ayrıldıkları andan itibaren geçimlerinden, babaları değil , kocaları sorumludur. Fâtıma’da, Ali’nin eşi olarak, Ali’nin ehl-i beyti idi, zira Ali’de kendi başına bir aile reisi idi. Kendisine ait evi, geliri ve gideri olan bir kimse olarak, peygamberin ehl-i beyt’i kavramı kapsamına girmesi mümkün değildir. Peygamberin ehl-i beyti, eşleri ve onunla birlikte bir çatı altında , bir aile olarak yaşamlarını sürdüren ve geçimlerinden sorumlu olduğu çocuklarıdırlar. Ehl-i Beyt kavramının kapsamı bu olmakla birlikte, ayrı bir hane halkı olarak yaşayan çocukların durumu nedir diye sorulsa, onlar ehl-i beyt olarak değil de, ehil olarak çok daha üstün bir yakınlık konumundadırlar, örneğin, evlilik yoluyla ehl-i beyt kapsamına giren eşler, boşanma olması halinde ehl-i beyt’lik vasıflarını kaybederler. Nesep yoluyla gelen ehillik ise yaratılıştan gelen bir durum olması nedeniyle insani tasarruflarla kopması mümkün olmayan bir akrabalık bağıdır. Bundan dolayı, ehl-i beyt’lik yoluyla kazanılan akrabalık bağından çok daha üstün bir bağdır. Zira birisi geçici olabilecek bir konumda diğeri ise kalıcıdır, bundan dolayı ehilliği, ehl-i beyt’likle tanımlamak, kalıcı vasıflar taşıyanı, geçici vasıflar taşıyan ile değiştirmektir, bu ise doğru ve üstün bir tanımlama olmaz. Bundan dolayı, Ali’nin, Fâtıma’nın, Hasan ve Hüseyin’in peygambere olan akrabalık bağları, ehl-i beyt’lik dışında olan ve insani tasarruflarla kopması mümkün olmayan, Peygamber Ehli olma durumudur ve bu durum üstün bir bağdır. Onlara ehl-i beyt’demek yaratılıştan gelen bu durumlarının yok sayılmasıdır, bu ise iyi bir şey değildir. Biz onları peygamberin “Ehli” oldukları için çok seviyoruz.

Ehl-i Beyt tanımıyla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

-Ey peygamber! eşlerine söyle: “Eğer siz, dünyâ hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt’a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım” 33/28
 

-”Eğer Allah’ı, Peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” 33/29

-Ey peygamberin kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azab iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır.  33/30

-Fakat sizden kim Allah’a ve Resûlüne itâate devam eder ve yararlı iş yaparsa ona da mükâfatını iki kat veririz ve (çenette) onun için bol rızık hazırlamışızdır. 33/31

-Ey peygamber kadınları, siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten) korunursanız, sözü yumuşak (tatlı bir edâ ile) söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin. 33/32

-Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk cahiliyle (çağı kadınları)nın açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kırıta) yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaad edin, Ey Ehl-i Beyt (ey peygamberin ev halkı), Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 33/33

-Sizin evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın, Şüphesiz Allah lâtiftir, haber alandır. 33/34

Görüldüğü gibi, peygamberin ehl-i beyti olarak eşleri tanımlanmış ve onlara hitap edilmiştir. Peygamberlerin eşleri ve Ehl-i Beyt’lik konusunda bir örnekte, Kur’an’dan Hûd Sûresi 71,72,73, ten gösterebiliriz, mealen:

-(İbrâhim’in) karısı, ayakta duruyordu. (Bunu duyunca) güldü. Biz ona İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın ardından da Yakûb’u. 11/71

-(İbrâhim’in karısı) “Vay, dedi, ben bir koca karı, kocam da bir pir iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak bir şey!”  11/72

-(Elçi melekler) dediler ki: “Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey Ehl-i Beyt! O, övülmeğe lâyıktır, iyiliği boldur.” 11/73

 
http://www.kuran-tekrehber.com/1-5.htm - http://www.kuran-tekrehber.com/1-5.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 24-Haziran-2009 Saat 14:53

BÖLÜM 6

Bu itibarla, Ehl-i Beyt konusunda tahdis etmiş oldukları rivayetler Kur’an’a aykırı olup, uydurmadırlar.

172- ....Ebû Hureyre’den rivayet: Cibril, Peygambere gelerek.
-Ya Resûlullah! İşte Hadice sana yönelmiştir.Beraberinde bir kap vardır ki, içinde katık yahut yiyecek veya içecek vardır.Sana geldiği vakit ona Rabbi’nden ve benden selâm söyle! Hem kendisini Cennette kamıştan bir evle müjdele! O evde ne gürültü olacak ne de meşakkat! dedi. (Müslim 71/287 Cilt 10 Sönmez Neşriyat A.Ş.)

Peygamberin eşi Hadice’ye Cennetten, beğene beğene kamıştan bir evi layık gördüler.Akılları sıra alay etmek istedikleri bellidir.

173-...Câbir b. Abdillah’dan, demiştir ki:”Peygamber Sallallâhu aleyhi vesellem abdest bozmak istediği zaman kendisini hiçbir kimse göremeyecek kadar (gözlerden uzaklaşıp)giderdi.(Ebu Dâvud, K.Tahâre (1), Bâb2 s.12 c.1 Şamil 1987, diğer rivayet edenler. İbni Mace tahare 22)

174-... Hz. Âişe’den rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.) küçük abdest bozdu. Arkasında su kabı ile ayakta bekleyen Hz. Ömer (suyu uzatınca),
- Bu nedir yâ Ömer? buyurdu.
- Temizleneceğiniz sudur, dedi.
Nebi (s.a.) de cevaben,
- “Ben her bevledişimde su ile temizlenmekle emrolunmadım. Eğer böyle yapsaydım (ümmetime her abdest bozmadan sonra) su ile taharetlenmek sünnet olurdu.” buyurdu. (Ebu Davud K.Tahâre (1) Bâb 22 C.1 S.81 Şamil 1987, diğer rivayet eden, İbn Mâce, tahâre 20 )

İslam Dininde temizlik için esas olan suyla temizliktir. Abdest ve Gûsül için Teyemmüm, suyun bulunmaması halinde ruhsat olarak verilmiştir, suyun mevcut ve kullanılabilir olması halinde, İslam Dinine göre hiç kimse başka bir şeyle temizlik yapamaz. Teyemmümden esinlenerek, zaruret olması halinde başka bir temizlik vasıtasıyla temizlik yapılması. Ancak başka bir çare olmaması halinde mümkün olabilir, bundan dolayı İslam Dininde taharet taşı diye bir şey yoktur. Ancak zaruret varsa mümkündür, zira, Allah hiçbir nefse yüklenemeyeceği bir yük yüklememiştir. Kur’an’dan mealen:
 
- Biz, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır. Onlara aslâ haksızlık yapılmaz. 23/62

Ayrıca her iki rivayet bir biriyle çelişkilidir. Birincisinde Peygamberin, kimsenin göremeyeceği şekilde uzaklaştığını rivayet ettiler. Diğer rivayette ise Ömer’in ve Aişe’nin huzurunda bevlettiğini rivayet etmeleri bir çelişki ve saygısızlıktır.

175-....... Muhammed b. El-Kâsım’ın azatlı kölesi Yunus b. Ubeyd dedi ki; Muhammed b. El-Kasım Resûlullah (s.a.) bayrağının nasıl olduğunu sormak üzere beni el-Bera b. Âzib’e gönderdi. (el-Bera b. Âzib de), “Bayrak Nemire kumaşından, siyah renkli ve kare şeklinde idi.” diye cevap verdi. (Ebû Dâvud, K. El-Cihâd (15), Bâb 69 C.10 H.2591 S.93 Şamil, ayrıca, Tirmizi Cihad 10. )

176-............ Cabir (r.a.)’den merfu’ olarak rivâyet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) Mekke’ye girdiğinde sancağı beyazdı. (Ebû Dâvud, K. El-Cihâd (15), Bâb 69 C.10 H.2592 Şamil 1990, ayrıca Tirmizi, cihad 9,10; Nesâi, menâsik 106; İbn Mâce cihâd 20. )

177- .... Simak’ın haber verdiğine göre, kavminden bir kimse, “Ben peygamber (s.a.)’in bayrağını sarı renkli olarak gördüm” demiştir. (Ebû Dâvud, K. El-Cihâd (15), Bâb 69 C.10 H.2593 S.96 Şamil 1990. )

Bu kimseler gözün açıkça gördüğü bayrak gibi şeyler konusunda bile bu şekilde çelişkili rivayetlerde bulunabiliyorlarsa bu öbür rivayetlerinin durumu hakkında da dikkat çekici bir husustur.

178-. .... İbn Ömer (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre; Peygamber (s.a.) ihrâma girerken başı(nın saçları)nı bal ile toplamıştır. (Ebû Dâvud, K. El-Menâsik (11), Bâb 12 C.6 H.1748 Şamil 1988. )

Görünürde güya peygamberi övüyorlar, hal bu ki saçlara bal sürüp açık havaya çıkmak, hele sıcak iklimlerde, hiçte akıllıca bir iş değildir. Bu şekilde saçına bal sürenin saçları toz toprak dolduğu gibi, ne kadar sinek ve sinek türü böcek varsa onlara davetiye çıkarmış olur. Peygamber böyle aptalca bir hareket yapmaktan uzaktır. Bu rivayet sadece onu uydurmuş olanın aptallığını temsil eder.
 
179-. ... Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve Sellem:
“Birisi bana selâm verdiği zaman ona karşılık vermem için Allah ruhumu bana iâde eder.” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, K. El-Menâsik (11), C.8 S.39 H.2041 şamil 1989. )

Daha önce Kur’an’dan örnek vererek, ölen bir kimsenin, ameliyle ilgili olmadan, Dünyadan, kıyamete kadar artık hiç bir şey duyamayacağını belirtmiştim. Kaldı ki, günde milyarlarca defa peygambere selam edildiği bir zamanda, bu durum peygamberin, ruhunun hiç bedeninden ayrılmadığı manasına gelmektedir. Eğer ki öyle bir durum olmuş olsaydı, Müslümanlar gidip onu mezara koymazlardı. Ona sürekli selâm etmek suretiyle canlı kalmasını sağlar ve aralarında tutma yoluna giderlerdi. Fakat gerçekler bu rivayetin aksi yönündedir, dolayısıyla bu da uydurma bir rivayettir.

180-.... Bize İbrahim ibn Mûsâ tahdis etti. Bize İsâ ibn Yûnus, Hişâm’dan; o da babası Urve’den haber verdi ki, Âise (R) şöyle demiştir: Benû Zureyk Yahûdilerinden Lebid ibnu’l-A’sam denilen bir adam Rasûlullah’a sihir yaptı. Hattâ bâzı işi işlemediği hâlde kendisine onu yaptığı hayâli gelirdi. Nihâyet günün birinde yâhud gecenin birinde benim yanımda iken kendisi duâ etti, yine duâ etti. Sonra şöyle dedi:
- “Yâ Âişe! Kendisinden fetva istediğim şey hakkında Allah’ın bana fetvâ verdiğini bildin mi? Bana iki adam geldi (Cibril ve Mikâil) Bunlardan biri baş ucumda, diğeri de ayak ucumda oturdu. Akabinde bunlardan biri arkadaşına:
- Bu zâtın hastalığı nedir? diye sordu.
O da:
- Sihirlenmiştir, diye cevap verdi.
Öteki:
- Buna kim sihir yapmıştır? dedi.
Öbür melek:
- Lebid ibnu’l-A’sam, diye cevâp verdi.
Sonra:
- Bu sihir hangi şeyde yapılmıştır? diye sordu.
O da:
 - Bir tarak, saç sakal tarantısı ve erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığı ile, diye cevâb verdi.
- Nerede yapılmış? suâline de:
- Zervân Kuyusu’nda -Bir rivayette: Zû Ervân Kuyusu’nda- diye cevâb verdi”.
(Âise dedi ki:) Sonra Resûlullah (S) sahâbilerden birtakım insanlarla berâber çıkıp bu kuyuya gitti. Oradan dönüp gelince bana:
- “Yâ Âise! O kuyunun suyu kına suyu gibi kırmızımtırak yâhud etrafındaki hurma ağacının uçları şeytanların başları gibidir” buyurdu.
Ben kendisine:
- Yâ Rasûlullah! Sen o sihri oradan çıkarmadın mı? diye sordum.
Rasûlullah:
- “(Hayır çıkarmadım.) Çünkü Allah bana şifâ ve âfiyet vermiştir. Ben o sihri çıkarmakla, halk arasında sihir şerrini yaygınlaştırmamı istemedim” buyurdu.
Âise: Rasûlullah o kuyunun kapatılmasını emretti de kuyu gömüldü, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’t-Tıbb 77 C.12 S.5784-5785 Ötüken 1988, ayrıca Müslim, Selâm 43,(2198) )

181- Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a sihir yapıldı. Bu yüzden günlerce hasta düştü. Sonunda Cebrail aleyhisselâm gelerek:
“Seni Yahudilerden bir adam sihirledi. Yaptığı sihir düğümünü falanca kuyuya attı” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ali (radıyallahu anh)’yi (bu maksatla oraya) gönderdi. Ali (radıyallahu anh) düğümü oradan çıkarıp çözdü. (Sihir çözülünce) Aleyhissalâtu vesselâm, bağdan kurtulmuş gibi kendine geldi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu, o yâhudiye zikretmedi ve onun yüzünü de hiç görmedi.” (K.S. 2240 C.8 S.100 Akçağ 1989, alıntısı Nesâi, Tahrim 20, (7,112-113). )

182-. ... Âise (R) şöyle demiştir: Rasûlullah’a sihir yapılmıştı. Hattâ kendisi kadınlarına (cinsi münâsebet için) yanaşmamış hâldeyken, onlara yanaşır olduğunu düşünür, zannederdi.
Râvi Sufyân: İşte böyle olduğu zaman bu, sihirden olabilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir, demiştir. ............. (Buhâri, Kitabu’l-Tıbb 79 C.12 S.5788 Ötüken 1988. )
 
Rivayetlerin çelişkili oldukları açıktır, bir rivayette büyü kuyudan çıkarılmadı kuyuya gömüldü derken, diğer rivayette çıkarılıp çözüldü demeleri bil çelişkidir.

Görüldüğü gibi, peygamberin sihirlenmiş olduğunu ısrarla tahdis ettiler ve bu iddialarını daha başka rivayetlerle de tekrarladılar, hem de peygamberin en şiddetli sihirle sihirlenmiş olduğunu iddia ederek. Bu öyle bir iddiadır ki, kesinlikle, Allah ve Peygamber düşmanlarını belirleyen en açık kıstaslardan (ölçütlerden) biridir. Tarih boyunca, İslam dinine karşı delil getiremeyen, müşrik ve kafirler, dini tebliğ eden peygamberlere karşı, onlar sihirlenmiş kimselerdir; delidirler v.s. Deme iftirasına sarılmaktan başka, sözle saldırı için kendilerince geçerli başkaca bir çare bulamamışlardır ve bu gibi şeyleri defalarca tekrarlamışlardır. Şimdi bu gibi kimselerin durumu hakkında Kur’an’dan örnek verecek olursam. Mealen:

- Kur’an okunduğu zaman seninle âhrete inanmayanların arasına kapalı bir perde çekeriz. 17/45

- Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur’an’da Rabbinin birliğini yâd ettiğinde (tek İlâh inancından hoşlanmadıkları için) arkalarını dönüp kaçarlar. 17/46

- Biz onların, seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini, kendi aralarında gizli konuşurken de o zâlimlerin: “Siz sihirlenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz! dediklerini gayet iyi biliyoruz. 17/47

- İşte bak; senin için nasıl misâller verdiler! (Onun için öyle) saptılar ki. Artık bir daha yol bulamazlar. 17/48

- Onlar (bir de) şöyle dediler: “Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyiyor, çarşılarda geziyor? Ona kendisiyle berâber uyarıcı bir melek indirilmeli değil mi?” 25/7

- “Yahut kendisine (gökten) bir hazine atılmalı, yâhut kendisinin bir bahçesi olmalı da ondan (hiç zahmet ve meşakkat çekmeden) yemeli değil mi?” Ve zâlimler: “siz başka değil, sâdece sihirlenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 25/8

- Bak, senin için nasıl misâller verdiler de saptılar. Artık bir daha yolu bulamazlar. 25/8
 

Görüldüğü gibi, Peygamberin sihirlenmiş olduğu iftirasını ancak zalimler ve doğru yolu bulamayanlar yapmışlardır. Bunlar öyle kimselerdir ki, peygamberlik olayını yanlış değerlendirdikleri gibi, Kur’an’ı anlamaktan kesinlikle uzaktırlar, böylece doğru yolu bulamazlar. Bir kimse çıkıp ta, kul sözü, Allah sözünü iptal eder diyebiliyorsa, böyle bir kimsenin durumu ibretle düşünülecek bir durumdur. Böyle kimseler, İslam dini açısından mahvolmuş kişilerin ta kendileridir.  Sihirlenmiş iftirasını, Firavun da Mûsa peygambere yapmıştı. Kur’an’dan mealen:

- Andolsun, biz Mûsa’ya açık açık dokuz âyet (mucize) vermiştik. İşte İsrail oğullarına sor: O (Mûsa) onlara gelmiş, Fir’avn ona: “Ey Mûsa, ben seni sihirlenmiş sanıyorum” demişti.  17/101

- (Mûsa) dedi ki: “(Ey Fir’avn) bunları, ancak göklerin ve yerin Rabb’inin, benim doğruluğumu gösteren) deliller olarak insanlara indirdiğini pekâlâ bildin. Ben de sanıyorum ki, ey Fir’avn, sen mahvolmuşsun.” 17/102

Görüldüğü gibi, peygamberlere sihirlenmiş iftirasında bulunmanın karşılığı mahvolmaktır. Böyle kimseler hidayete yol bulamazlar.

183- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a siyah bir bürde (hırka) yaptım, bunu giydi. İçinde terlediği zaman ondan yün kokusu hissetti. Bunun üzerine o hırkayı çıkarıp attı. Aleyhissalâtu vesselâm güzel kokudan hoşlanırdı.” (K.S. 5296 C.15 S.87 Akçağ 1992 alıntısı, Ebû Dâvud, Libâs 22 (4074). )

184- ibnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Hz. Mûsa aleyhisselâmın Rabbi Teâlâ hazretleriyle konuştuğu gün, üzerinde yünden bir şalvar, yünden bir cübbe, yünden bir kisâ, yünden küçük bir serpuş (takke) vardı. Ayağında da ölü eşek derisinden mamul bir ayakkabı vardı.” (K.S. 5299 C.15 S.89 Akçağ 1992 alıntısı, Tirmizi, Libâs 10, (1734). )

Kendilerince yünlü elbise pis kokuludur ve Mûsa peygamber, pis kokulu elbise içinde Allah’la konuşmuştur demeleri saldırı amaçlı bir  iftiradır. Kaldı ki yünlü elbiselerde pis koku söz konusu değildir. Hangimiz yünlü elbise giymişte pis kokusundan dolayı çıkarıp atmıştır. Tam tersi, yüksek kalitesinden dolayı yünlü elbiseler diğer elbiselerin çoğundan daha pahalıdırlar. Onun için bu rivayet kasıtlı uydurulmuş olup aslı yoktur.

185- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, sıhhati yerinde iken şöyle diyordu: “Hiçbir peygamber, cennetteki makamını görmeden kabzolunmaz. Bundan sonra hayatı devam ettirilir veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır.” ............. (K.S. 5405 C.15 S.222-223 Akçağ 1992 alıntıları, Buhari, Megazi 83,84, Tefsir, Nisa 13, Marda 19, Da’avât 29, Rikâk 41; Müslim, Fezâil 87, (2444); Tirmizi, Da’avât 77, (3490); Muvatta, Cenâiz 46, (1,238,239). )

İddia ettiklerine göre, Peygamberler ecelleri geldiğinde, ölüp ölmemekte serbesttirler. İsterlerse yaşamaya devam ederler. Bu rivayet Kur’an’a aykırıdır, mealen:

- Allah, eceli geldiği zaman hiçbir nefsi ertelemez, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. 63/11

Görüldüğü gibi, rivayet Kur’an’la çelişmekte olup, aslı yoktur. Diğer bir hususta, mademki peygamberler iddia ettiklerine göre ölüp ölmemekte serbesttirler, niçin Mûsa peygamberin ölüm meleğinin gözünü çıkardığını rivayet ettiler. Şöyle ki:

186- .............. Ebû Hûreyre (R) şöyle demiştir: Ölüm meleği Mûsâ Peygamber’e gönderildi. Melek Mûsâ’ya gelince, Mûsâ, meleğe bir tokat vurdu. Melek Rabb’ına döndü ve:
- Sen beni ölmek istemeyen bir kula gönderdin, dedi.
Allah, meleğe gözünü iâde etti ve tekrar Mûsâ’ya dön (dedi)..........
(Buhâri, Kitâbu’l-Cenâiz 95 C.3 S.1261 Ötüken 1987. )

Mûsa peygamber madem ki ölüp, ölmemekte serbestti, niçin ruhunu almaya gelen ölüm meleğinin gözünü çıkarsın? Biz Mûsa Peygamberi ve Ölüm meleğini böyle bir olaydan tenzih ederiz, böyle bir olay olmamıştır. Ölüm meleğinin gözünü çıkarmak, bu rivayeti uyduranların içinde ki bir hasrettir, buna da asla güçleri yetmez.

Kur’an öğretisinden insanları uzaklaştırmak için, İsa peygamber gelecek, Mehdi gelecek gibi rivayetlerle, gerek fertleri, gerekse  kitleleri, Kur’an öğretisine karşı pasif duruma getirdiler. Böylece insanlar ellerinde Kur’an, Mehdi veya İsa Peygamber beklentisi içine girdiler. Ellerinde Kur’an bulunması onlar için yeterli olmadı, sanki Mehdi veya İsa Peygamber gelecek olsa dahi, Kur’an dışında bir öğretide bulunacak veya ondan daha üstün bir söz söyleyecekte insanlar hidayet bulacak. Reçetesi elinde olmasına rağmen, mevcut olmayan doktoru arayan şaşkın hastalara benziyorlar. İddia ettiklerine göre, kıyamete yakın bir zamanda, 40 gün veya 40 yıl kala, dünya kötülüklerle dolmuşken, kimine göre İsa Peygamber, kimine göre de Mehdi gelecek ve onun gelmesiyle insanlar hidayet bulacaktır. Şimdi bu konudaki rivayetlerinden örnekler verecek olursak:

187-............. Ez-Zuhri tahdis edip şöyle dedi: Bana Said ibnu’l-Müseyyeb haber verip şöyle dedi: Ebû Hureyre (R) Rasûlullah (S)’ten şöyle buyurduğunu işitti: “Meryem oğlu İsâ sizin içinize, hükmünde âdil bir hâkim olarak inmedikçe, sâlibi kırmadıkça, domuzu öldürmedikçe, cizye vergisini kaldırmadıkça ve mal hiçbir kimse kâbul etmeyecek derecede dolup taşıncaya kadar kıyâmet kopmaz”. (Buhari, kitâbu’l-Mezâlim ve’l-Gasp 37 C.5 S.2294 Ötüken 1987 ).

188- Said ibnu’l, Müseyyeb, Ebû Hureyre (R)’den şöyle dediğini işitmiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, muhakkak ileride Meryem oğlu İsâ sizin içinize adâletli bir hakem olarak inecektir. O zamân o, salibi kıracak, domuzu öldürecek, cizye vergisini kaldıracak, mal o kadar çoğalacak ki, hiçbir kimse mal kabûl etmeyecek. Nihâyet bir tek secde dünyâ ve dünyâdaki her şeyden daha hayırlı olacaktır”.  Bunun ardından Ebû Hureyre (R) şöyle derdi: İster şu âyeti okuyunuz: “Ehli kitâbdan hiçbiri hâriç olmamak üzere, ölümünden evvel, and olsun ona (İsâ’ya) mutlaka imân edecek, o da kıyâmet günü kendileri aleyhine bir şâhit olacaktır.” (en-Nisâ 159) (Buhari, Kitâbu’l-Enbiyâ 118 C.7 S.3263 Ötüken 1987 ).

189- Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fâtıma’nın evlatlarındandır.” (K.S. 5007 C.14 S.276 Akçağ 1992 alıntısı, Ebû Dâvud, Mehdi 1,(4290). )
 
190- İbnu Mes’ûd radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek.” İbnu Mes’ûd: “Resûlullah yahut da şöyle buyurmuştu der: “...Ehl-i beytimden birini, ki bu zatın ismi benim ismime uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu zat, yeryüzünü, -eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine- adalet ve hakkâniyetle doldurur.” (K.S. 5006 C.14 S.275 Akçağ 1992 alıntısı, Ebû Dâvud, Mehdi 1,(4282); Tirmizi, Fiten 52, (2231,2232). )

191- Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:.........Mehdi, Hz. İsa’dan başkası değildir.” (K.S. 4039 C.17 S.547 Akçağ 1993 alıntısı, ibn-i Mace 7219 )

İsâ peygamber bir şahıstır, Mehdinin de var olduğunu farz edersek, o da ancak bir şahıs hüviyetindedir. İkisinin ayrı şahıslar veya aynı şahıs olmaları bu gerçeği değiştirmez. Yani, hangi şekilde rivayet uydurulursa uydurulsun onların insan oldukları gerçeğini değiştirmek mümkün değildir, zira dayandırıldıkları köken rivayetler de yapılan iddia insana dayandırılmıştır. Şimdi hal böyle olunca tekrar dünyaya gelmeleri veya dünyada olup ta insanlarla irtibatlı olacak şekilde açığa çıkmaları ancak kendi ömür süreleriyle sınırlı olacaktır. Yani her ölümlü gibi, bir yaşam süresi sürdürüp öleceklerdir. Peygamberimizin vefatından sonra birçok nesiller, Mehdi veyâ İsâ peygamberle irtibat kurmadan ölüp dünyadan ayrıldılar. Mehdi veya İsâ peygamberin geleceğini farz edersek, yaşamlarını sürüp öldüklerinde, onlardan sonrada birçok nesillerin onlarla irtibat kurmadan yaşam sürmeyeceğini, İslam'a dayalı olarak hiçbir kul iddia edemez, zira bizim inancımıza göre Allah’tan başka hiç kimse kıyametin saatini bilemez. Mehdi veya İsâ peygamberle irtibat kurmadan yaşam süren nesiller açısından İsâ peygamber veya Mehdinin gelip gelmemesinin, bir manası olmadığı gibi, İsâ peygamber veya Mehdinin gelip gelmemesinin, Kur’an mevcut olduğundan İslami yaşam açısından da bir manası yoktur. Onun içindir ki tüm nesillerin yollarını bulabilmek için Kur’an’a yapışmaktan ve onu anlayıp önder kabul etmekten başka çareleri yoktur. Kim Kur’an’ı ardına atıp, başka bir kurtarıcı ararsa veya böyle bir kurtarıcı beklentisi içerisine girerse asla yolunu bulamaz. Onun içindir ki, ne Mehdi diye bir kimse vardır, nede İsâ Peygamber tekrar dünyaya gelecektir. Böyle bir beklenti boş hayalden başka bir şey değildir.

Kendilerine İsâ peygamberin tekrar dünyaya geleceğiyle ilgili olarak Nisâ 159’u delil göstermektedirler, şöyle ki, mealen:

- Andolsun, Kitâb ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın. Kıyâmet günü de O, (İsâ) onların aleyhine şâhit olacaktır. 4/159

Mealini yazmış olduğum Nisa 159 cu âyetini İsâ Peygamberin tekrar dünyaya geleceği şeklinde anlamak mümkün değildir. Zira Âyet mealinden de kolayca anlaşılacağı üzere, tüm kitap ehlinin, yani hem Hıristiyanların, hem de Yahudilerin ölmeden önce Ona yani İsâ Peygambere İman edecekleri belirtilmiştir. Bu olay İsâ Peygamberin tekrar dünyaya gelmesiyle ilgili ise, onunla beraber yaşam sürmeden bu güne kadar ölüp giden Ehli Kitaptan kimselerin durumu nasıl izah edilebilir. Ehli Kitaptan nesillerdir birçok kimse yaşadı ve öldü, halen İsâ peygamber dünyaya gelmiş değildir. Halbuki âyette genelleme yapılmıştır, hepsi kesinlikle inanacak ifadesi kullanılmıştır. Onun için Ehli Kitaptan kimselerin, İsâ peygambere iman etmelerinin, İsâ peygamberin tekrar dünyaya gelmesiyle bir ilgisi yoktur. Diğer bir hususta iman etmelerine rağmen onların aleyhine şahitlik yapacak olmasının âyette belirtilmiş olması hususudur. Yani tamamı iman edecek buna rağmen İsâ peygamber onların aleyhine şahitlik edecektir. Eğer rivayetlerde iddia ettikleri gibi, İsâ peygamber tekrar dünyaya gelip te Ehli Kitabın tamamı ona iman edecekse, o zaman bu demektir ki yalnız gelmeyecek, ölmüş olan tüm ehli kitabı da beraberinde getirecektir, hepsi birlikte içtima edip ona iman edecekse ve dünya adaletle dolacaksa böylesine iyi insanların aleyhine nasıl şahitlik yapmak mümkün olur. Bundan dolayı durum rivayet ettikleri ve anlattıkları şekilde değildir. Ehli Kitaptan kimselerin bu şekilde iman etmeleri, ölüm geldiğinde, İman edilip te geçerli olmayan imandır. Şimdi bu şekilde iman etmeyle ilgili olarak Kur’an’dan örnek verecek olursak, mealen:

- İsrâil oğullarını denizden geçirdik, Fir’avn ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihâyet boğulma kendisini yakalayınca (Fir’avn): “Gerçekten İsrâil oğullarının inandığından başka İlâh olmadığına inandım, ben de
Müslümanlardanım!” dedi. 10/90

- “Şimdi mi? Oysa daha önce isyân etmiş, bozgunculardan olmuştun.” (denildi) 10/91

- “Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizin dibinden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olsun, Ama insanların çoğu âyetlerimizden gafildir.” 10/92

Görüldüğü gibi, son anda iman etmek veya tevbe etmek, Kur’an açısından geçersizdir.

Kur’an’dan mealen:

- (İnanmak için) ille meleklerin gelmesini, yahut Rabb’inin gelmesini ya da Rabb’ini bâzı âyetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Ama Rabb’inin bâzı âyetleri geldiği gün, daha önce inanmamış ya da imânında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, biz de beklemekteyiz.” 6/158

- Allah’a göre, şu kimselerin tövbesi makbûldür ki, câhillikle bir kötülük yapıp hemen ardından tevbe ederler. İşte Allah onların tövbesini kabûl eder, Allah bilendir, hikmet sahibidir.  4/17

- Yoksa kötülükler yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: “Ben şimdi tevbe ettim.” diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur (öylelerinin tövbesi makbûl değildir). Onlar için acı bir azab hazırlamışızdır. 4/18

İşte Nisa 159 da bahsedilen durum da bu şekildedir. İsâ peygamberin tekrar dünyaya geleceğiyle ilgili değildir. Zira İsâ peygamber Vefat etmiş olup, iddia ettikleri gibi tekrar dünyaya gelecek değildir.

Kur’an’dan mealen:

 - “Biz Allah’ın elçisi, Meryem oğlu İsâ Mesih’i öldürdük!” demelerinden ötürü... Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat (İsâ) onlara benzer gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sâdece zanna uyuyorlar. Onu yekinen öldüremediler (onu öldürdüklerini kesinlikle bilemediler). 4/157
 

- Hayır Allah onu (İsâ’yı) Kendisine yükseltti. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir. 4/158
( ayrıca bak 4/155-6).

Görüldüğü gibi, Kitap Ehli, İsâ peygamberi öldürememiş ve onu asamamışlardır. Allah onu kurtarıp, Kendisine yükseltmiştir. İşte ihtilafta burada başlamaktadır, acaba Allah, İsâ peygamberi vefat ettirmeden canlı olarak mı, Kendisine yükseltti, yoksa vefat ettirerek mi. Rivayetlerde iddia ettiklerine göre vefat ettirmeden Kendisine yükseltmiştir, vefat ancak dünyaya tekrar geldikten sora vuku bulacaktır iddiasındadırlar. Böyle bir iddia ise Kur’an’a uymamaktadır, mealen:

- Allah demişti ki: “Ey İsâ, ben seni vefat ettireceğim, ve bana yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları ta kıyamet gününe kadar inkar edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz bana olacaktır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.”  3/55

Görüldüğü gibi, İsâ Peygamber vefat ettirildikten yani Allah’ın Emriyle öldükten sonra, Allah onu (İsâ’yı) Kendisine yükseltti. Bu duruma göre O’ da ölen herkes gibi, şimdi ölü bulunmaktadır. Tekrar dünyaya gelmek üzere hayatta bulunmamaktadır. Bunun böyle olduğunu Maide 116-117 ayetlerden de görüp anlamak mümkündür, mealen:

- Ve yine Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu İsâ, sen mi insanlara: “Beni ve Annemi, Allah’tan başka iki ilâh edinin” dedin? “Haşa, dedi Seni tenzih ederim; Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söylediysem Sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaypları bilen yalnız Sensin, Sen!”  5/116

- “Ben onlara: benim ve sizin Rabb’iniz olan Allah’a kulluk edin, diye senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim. Ben onların içinde olduğum sürece onları kolladım, fakat Sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) Sen oldun. Sen her şeyi görensin!” 5/117

Görüldüğü gibi, İsâ peygamberin vefatından sonra da, insanlar yine onu ve annesini, Allah’a ortak koşmaya devam edeceklerdir. O zaman İsâ peygamberin tekrar dünyaya gelip, salibi yani haçı kıracağı ve domuzu öldüreceği rivayetinin aslı yoktur. Haçı kırmasının manası artık hiç kimse onu ve annesini, Allah!a ortak koşmayacak manasındadır. Böyle bir iddia ise Maide 116 ve 117. Ayetlere uymamaktadır. Zira bu âyetlerde, İsâ peygamberin vefatından sonra da insanların onu ve annesini. Allah’a ortak koştukları vurgulanmıştır. Bu da, İsâ peygamberin tekrar dünyaya gelip Hıristiyanlıktaki bozuk inancı düzelteceği, dolayısıyla haçı kıracağı iddiasının asılsız olduğunun açık delilidir.

Ayrıca Mehdinin peygamberin zürriyetinden ve Fâtıma’nın evlatlarından olduğunu rivayet etmeleri ile, İsâ peygamberle, Mehdinin aynı şahıs olduğunu söylemeleri bir çelişki ve Kur’an’ı inkardır. Zira, İsâ peygamberin babasız olarak, peygamberimizden önce dünyaya geldiği, Kur’an’da açıkça belirtilmiştir. Uydurdukları rivayette bunun aksini iddia etmektedirler.

Anlaşılacağı üzere, İsâ peygamber vefat etmiş olup, tekrar dünyaya tebliğ ve irşat için gelmeyecektir. Mehdi diye bir kimsede mevcut değildir. Mehdi diye bir kimsenin mevcut olmadığını, bu kitabın devamı olan ikinci kitabımın, İmâmiyye şiasını anlattığım bölümünde daha detaylı bir şekilde izah ettim.

 İnsanları, Kur’an’a karşı şüphede bırakmak için şu rivayeti uydurdular:

192- .............. Bize Hişâm ibn Yûsuf, Ma’mer ibn Râşid’den; o da ez- Zuhri’den; o da Ubeydullah ibn Abdillah’tan haber verdi ki, İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S)’in vefâtı yaklaştığı zamân, evde içlerinde Umer ibnu’l-Hattâb’ın da bulunduğu bir takım adamlar varken, Rasûlullah (S) :
- “Gelin size, ondan sonra hiç sapmayacağınız bir yazı yazayım” buyurdu.
Umer:
- Peygamberin hastalığı ağırlaştı, Yanınızda Kur’an vardır. Bize Allah’ın Kitâbı yeter, dedi.
Bunun üzerine evdeki sahâbiler ihtilâf ettiler ve münâkaşa edip çekiştiler. Onlardan kimi: “Yazacak bir şey yaklaştırın da Rasûlullah sizler için ondan sonra sapmayacağınız bir yazı yazsın” diyor; kimi de Umer’in dediği sözü söylüyordu. Nihâyet onlar Peygamberin yanında gürültü ve ihtilâfı çoğalttıkları zamân, Peygamber onlara:
-”Yanımdan kalkın (benim yanımda çekişme lâyık olmaz)!” buyurdu.
Râvi Ubeydullah ibn Abdillah şöyle dedi: İbn abbâs bu hadisin sonunda:
- Âh! Ne büyük musibet ki, gürültü etmeleri ve ihtilâf eylemleri yüzünden o musibet, Rasûlullah ile sahâbiler için yazmak istediği bu yazı arasına perde oldu! dedi. (Buhari, Kitâbu’l-İ’tisâm bi’l-Kitâbi ve’s-Sünnetti 93 C.16 S.7236-7237 Ötüken 1989 ).

Bu uydurma hadisle, Kur’an’ın ihtilafları önlemekte yetersiz kalacağını vurgulamak istedikleri açıktır. Bu da Kur’an’a açık bir saldırıdır. Ayrıca peygamberin vefatı zamanında Kur’an’ın elde mevcut olduğunu söylemekle, Kur’an’ın peygamberin vefatından sonra ordan burdan derlendiğini tahdis ettikleri birçok rivayetleriyle de çelişkilidir. Kur’an’a saldırı amaçlı çeşitli rivayetler uydurmuşlardır, Kur’an’ı anlamış olsalardı bu tür iftiralarda bulunmaktan dolayı utanmaları gerekirdi, nasıl mûazzam bir kitapla karşı karşıya olduklarını bilmiyorlar.

Bu konu da örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- Bu (Kur’an) insanlara bir açıklama, (Allah’tan) korkanlara yol gösterme ve öğüttür. 3/138

- Andolsun biz Kur’an’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu küfürde direttiler. 17/89
 
- Allah, size Kitâbı açıklanmış olarak indirmiş iken ben O’ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O (Kur’â)nın, gerçekten Rabb’in tarafından indirilmiş olduğunu bilirler, onun için hiç kuşkulananlardan olma. 6/114

Peygamberin Ay’ı iki parçaya ayırdığını rivayet ederek, Delil olarak, Kamer Sûresinin 1. Âyetini gösterdiler, şöyle ki:

193-........... Bize Şeybân, Katâde’den tahdis etti ki, Enes ibn Mâlik (R): Mekke ahâlisi Peygamberden kendilerine bir mucize göstermesini istediler. Peygamber (S) de onlara Ay’ın ayrılmasını gösterdi, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’t-Tefsir 388 C.10 S.4813 Ötüken 1988. )

194-............ İbn Mes’ûd (R) şöyle demiştir: Rasûlullah zamânında  Ay, iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde idi. Bunu üzerine Rasûlullah (S):
- “Şahit olun” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’t- Tefsir 385 C.10 S.4812 Ötüken 1988 )

195-............ İbn Abbâs (R): Peygamber (S) zamânında Ay yarıldı, demiştir. (Buhari, Kitâbu’t-Tefsir 387 C.10 S.4812 Ötüken. )

Yapmış oldukları rivayetlerde, Ay’ın iki parçaya ayrıldığını, bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde yer aldığını iddia etmişlerdir. Yer kürenin yarıçapı 6366 km dir. Ay’ın yarıçapı da 1738 km dir. Hacim olarak ta Ay’ın hacmi Yer kürenin 50 de biri kadardır. Böylesine büyük bir hacme sahip olan Ay’ın dünyada mevcut olan bir dağ tarafından, dağın üstünde ve önünde olmak üzere ikiye ayrılamayacağı açıktır. Ay’ın gelip iki parça halinde Dünyaya indiğini kabûl etsek dahi, yarısı hangi dağın önünde durursa dursun dağın gözükmesi imkansızdır. Zira Ay’ın yarıçapı 1738 km’dir.Böyle bir durumda Ay dağın önünde yer aldı denmez. Ay ülkeleri kapattı denir. Böylece gerçek olan bir olayı yalan rivayetler uydurmak suretiyle çarpıtmışlardır. Kendi ifadeleriyle, Ay’ın yarılması olayı, Mekke’de hicretten beş sene kadar önce olmuştur, yine kendi ifadeleriyle, kendilerinden rivayette bulundukları, Enes’de, İbn Abbâs da o tarihte henüz doğmamış ya da bebek denecek yaşta idiler.Buna rağmen bu iki şahıs adına rivayet uydurmaktan çekinmemişlerdir.
Olayın aslı ise şu şekildedir: Ay’ın yüzeyi 2000-3000 metre derinlikte ve uzunlukları çok fazla çatlaklar ihtiva etmektedir.Yer küreden bakıldığında tam karşıda oldukları için dünyadan derinliklerini ölçmek güçtür. Fakat kesin bir gerçektir ki nasıl bir karpuz derince çatlarsa Ay’da bugün o şekilde çatlak vaziyettedir. Ve Peygamber’in yaşadığı devirde bu çatlakların mevcudiyetini tespit edecek cihazlar insanların elinde mevcut değildir.Dünya dışında olmuş olan bu olayı Kur’an’ın haber vermiş olmasının büyük bir önemi vardır. Kur’an’ın Allah kelamı olmadığına inanan kimselere sormak lazımdır.O zaman peygamber bu olayı nasıl bildi?
 
Bu husus Kamer sûresinde şöyle belirtilmiştir, meâlen:

-(Kıyamet) saat(i) yaklaştı, Ay çatladı.54/1

-Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve “süregelen bir büyüdür” derler.54/2

-Yalanladılar, nefislerinin arzû ve heveslerine uydular. Hal bu ki her iş, yerini bulacaktır.54/3

-Andolsun, onlara (bâtılda kalmalarını) önleyecek (ibret verici olayları anlatan) haberler geldi.54/4

-Bunlar üstün bir hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor.54/5

Evet, Kur’an, Ay’ın çatlak olduğunu haber veriyor.

Şimdi de şu ifadelere bakalım:

“Ay’daki ovaların en önemlileri Fırtınalar denizi, Soğuk deniz, Dinginlik denizi ve Yağmurlar Denizi’dir. Ovaların ilgi çekici taraflarından birisi, yarıklardır. Ovalarda yer yer nehir yatağını andıran büyük yarıklar vardır. Güneş ışığı diplerine kadar inemediği ve yerküreden bakıldığında tam karşıdan görülükleri için, yarıkların derinliklerini ( bugünkü cihazlara rağmen) ölçmek güçtür. Ancak Ay’da 2-3 km derinlikte büyük çatlaklıklara rastlanmıştır.Bunların uzunlukları da çok fazladır. İncelemeler çatlaklardan bazılarının kenarlarının sarp, bazılarının da meyilli olduğunu göstermiştir.” (Ortaokul Fen bilgisi 1 Yazanlar Ömer BAYIN- Şükran GÜNEY- A. Rıza ÖZGEN, Milli Eğitim basımevi - İstanbul 1987 sayfa 74, M.E.G.S.B. Yayınları 106, Ders kitapları Dizisi 88.)

Görüldüğü gibi olay gerçek olup, rivayetçilerin anlattığı şekilde değildir.

196-......Ebû Hureyre (R) şöyle dedi: Peygamber (S) şöyle buyurdu: “Peygamberlerden hiçbir Peygamber yoktur ki, ona mucizelerden (kendi zamânındaki) insanların inandıkları kadar verilmiş olmasın. Mucize olarak bana verilen ise, ancak Allah’ın bana vahyettiğidir. Bunun için kıyamet gününde ben, peygamberlerin en çok Tâbi’i bulunanı olacağımı ümit ederim.”(Buhari Kitâbu Fedâili’l-Kur’an 3 C.11 s.5076 Ötüken 1988)

Bu rivayetle, Ay’ın Resûlullah tarafından ikiye ayrıldığı rivayeti çelişkilidir. madem ki, mucize olarak Resûlullah’a yalnız Allah’ın vahyettiği verilmiştir, o zaman Ay’ı ikiye ayırdığı ve bir parçasını dağın önüne getirdiği nasıl izah edile bilir.

197-......Ebû Hureyre (r.a.)’den Resûlullah(s.a.)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Babalarınızın, annelerinizin ve putların adları ile yemin etmeyiniz.
Sadece, Allah’ın adı ile yemin ediniz. (Allah’ın adı ile de ancak (sözünüzde) doğru olduğunuzda yemin ediniz.”(Ebû Dâvud, K.el-Eymân ve’n-Nüzûr (21) Bab 4 H.3248 c.12 s. 186 Şamil 1991)

198-...Said b. Ebi Ubeyde’den Şöyle dediği rivayet edilmiştir:
İbn Ömer (r. Anhüma), ”Kabe’ye yemin ederim ki hayır” diye yemin eden bir adamı duyup ona:” Ben Resûlullah (s.a.)’ın; Allah’tan başkasına yemin eden (O’na) ortak koşmuştur, buyurduğunu işittim.”dedi.(Ebû Dâvud, K.el-Eymân ve’n-Nüzûr (21) Bab 4 C.12 H.3251 S.191 Şamil 1991 ayrıca,Tirmizi, Nüzûr 9.)

Görüldüğü gibi, Allah’tan başkası adına yemin edilmeyeceği, yemin edilmesi halinde bunun, Allah’a şirk koşma olduğunu rivayet ettiler. Bu rivayetlerinin yanında birde şu rivayette bulundular:

199-....Talha b. Ubeydullah(r.a.)- bedevinin kıssasını (anlatan) hadiste; Hz. Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
“Babasına yemin ederim ki doğru söylüyorsa kurtuldu.Babasına yemin ederim ki, doğru söylüyorsa Cennete girdi.” (Ebû Dâvud, K. el-Aymân ve’-Nüzûr(21) Bab 5 H. 3252 c.12 s.193 Şamil 1991.)

Bu rivayetle de Peygamberin, bedevinin babası üzerine yemin ettiğini iddia etmişlerdir. Bu rivayetle evvelki iki rivayet çelişkili olduğu gibi, Peygambere dolayısıyla, şirk isnat etme iftirasında bulunmaktan çekinmemişlerdir. Zira, Allah’tan başkası adına yemin etmenin, Allah’a şirk koşma olduğunu ifade ettiler. Buna rağmen, Peygamberin bedevinin babası üzerine yemin ettiğini iddia ettiler. Peygamber onların yapmış oldukları iftiralardan münezzehtir.

Yemin etmenin manası, bir konuda yemin eden kimse doğru olduğuna veya sözünü yerine getireceğine dair kefil, yani koruyucu, gözetleyici, şahit göstermesi demektir. Ayrıca sözü kuvvetlendirmek, garanti etmek olduğu gibi, verilen sözü pekiştirmek veya önemini belirtmek için sözü vurgulamaktır. Yani bir kimse Allah adına bir olayla ilgili olarak yemin ettiği zaman, Allah’ı o olaya kefil göstermiş olmaktadır. Allah bir şey üzerine kasem ettiği zaman olayın kesin ve çok yüksek önemini vurgulamaktadır.
 
Yemin kelime olarak sağ taraf, bundan da sağ el, bundan da kesin söz manası çıkar. Bundan dolayı üzerine yemin edilenin yeminden dolayı İlâhlaştırılması söz konusu değildir. Zira, Allah yaratıklar üzerine kasem yani yemin etmektedir, bundan anlaşılması gereken konunun önemi ve kesinliğidir. Yoksa, Allah hiç kimseyi kendisine ortak etmez. Kullar ise Allah adına yemin ettiklerinde O’nu kefil göstermiş olmaktadır. Kefalet eşittir İlâhlık manasında değildir. Bundan dolayı, Allah adına yemi eden, yeminini yerine getirmediğinden dolayı kafir olmaz, fakat bilerek ve tasarlayarak yapılan yeminlerin sorumluluğu vardır, lağveden yani kesinlik kastıyla değil de öylesine, ağızdan kaçırmak suretiyle yemin sözü söylenmişse, Allah böylesine yemini affetmiştir. Allah yaratıklar üzerine kasem etmektedir. Bizim yeminlerimizde, bazı ayetlerde kendi adı üzerine yemin etmemizi emretmektedir. Kendim yemin ettiğimde Allah adına yemin ederim, çok gerekli değilse yemin etmem. Ayrıca şunu belirteyim ki bile bile Allah adına yalan yere yeminde edilemez ve her ne kadar, Allah yaratıklar üzerine yemin ediyorsa da, Kur’an’da kulların Allah’tan başkası adına yemin örneği yoktur. Bundan dolayı kulların, Allah’tan başkası adına yemin etmemeleri gerektiğini Kur’an öğretisinden anlamak mümkündür.

Bu konularla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

-Antlaşma yaptığınız zaman Allah’ın ahdini tam yerine getirin (verdiğiniz sözü tutun), pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah’ı üzerinize kefil (şahit) yaptınız. Allah yaptıklarınızı bilir. 16/91

Yukarıdaki ayet mealinde, yeminle kefalet ilişkisini görmek mümkündür.

-Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içinizden iki adalet sahibi kişi aranızda şahitlik etsin. Yahut seferde iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan, başka iki kişi (şahit olsun). Eğer şüpheye düşerseniz o iki şahidi namazdan sonra alı kor. “Bu vasiyet karşılığında hiçbir şeyi satın almayacağız, akraba (menfaatine) de olsa; Allah (için yaptığımız) şahitliği gizlemeyeceğiz, (aksini yaparsak) bu takdirde biz elbette günahkarlardan oluruz” diye Allah üzerine yemin ettirirsiniz.5/106

-Eğer onların (yalancılıkla) günah işlediklerinin farkına varırsınız, hakkı yenilen taraftan o iki kişinin yerine geçecek daha layık iki kişiyi seçin. “Şahitliğimiz onların şahitliğinden daha gerçektir, biz hiçbir zaman kimsenin hakkını yemiş değiliz. Böyle bir durumda biz zalimlerden oluruz” diye Allah’a yemin etsinler.5/107

Yukarıdaki iki âyet mealinde görüldüğü gibi, Allah adıyla yemin edilmesi emredilmiş, şahitlerin nasıl kimseler olmaları gerektiği konusunda bilgi verilmiş ve vasiyet konusunda bile bile yalan yere yemin etmek zulüm derecesinde bir günah olarak tanımlamıştır.
Bazen de insan, durum olur, kendisine helal olan bir yemeği yemeyeceğine veya yapması gereken bir işi yapmayacağına yemin eder, bu gibi durumlarda düşünerek söylemişse ve yeminini bozmuşsa bu durumda kefâret vermesi gerekir. Lağv olarak, yani söz arasında kasıtsız olarak öylesine yemin etmişse, örneğin: Söz arasında, yalan söyleme kastı olmadan sözü pekiştirmek için nadir de olsa, Vallahi deyiveririz, bu gibi yeminleri Allah af etmiştir. Bu hususlarla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

-Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez. 5/87

-Allah’ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yeyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah’tan korkun. 5/88

-Allah sizi, yeminlerinizdeki lağvden (kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden) ötürü sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar. Bunun keffâreti (geleceğe bağlı olarak yaptığınız bir yemini bozduğunuz takdirde bunun cezâsı): Âilenize yedirdiğiniz orta derecesinden on fakiri yedir(ip doyur)mak, yâhut onları giydirmek, ya da bir boyun (köley)i hürriyete kavuşturmaktır. Bunu bulamayan (bunları yapmaya gücü yetmeyen) kimse, üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz zaman yeminleriniz(i bozman)ın cezâsı budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor ki, şükredersiniz. 5/89
 

Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayet meallerinde, yemin kavram olarak söylenmiş, ne üzerine yemin edildiği belirtilmemiştir, buna rağmen keffârete konu edilmiştir. Bundan da anlaşılır ki, kullar yemin ederken muhakkak Allah adı ile yemin etmelidirler.
Şimdi, Allah’ın, bir durumun önemiyle ilgili olarak, yaratıklar üzerine yemin etmesinden örnekler verirsek, Kur’an’dan mealen:

-Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim. 56/75

-Bilirseniz, bu, büyük bir yemindir.56/76

-O, elbette şerefli bir Kur’an’dır. 56/77

-Korunmuş bir kitaptadır. 56/78

-Ona temizlenenlerden başkası dokunmaz. 56/79

-(O), alemlerin Rabbinden indirilmiştir. 56/80

-Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz? 56/81

-(Kur’an’dan istifade edeceğiniz yerde) rızkınızı yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz (sizin ondan elde ettiğiniz nasip, sadece onu yalanlamanız mıdır? Başka türlü ondan istifade edemez misiniz)? 56/82

Ayrıca, Allah kendi zatı üzerine de yemin etmektedir, şöyle ki Kur’an’dan mealen:

-Kafirlere ne oluyor ki sana doğru koşuyorlar? 70/36

-Sağdan, soldan, ayrı ayrı gruplar halinde. 70/36

-Onlardan her biri, nimet cennetine sokulacağını mı umuyor? 70/38

-Hayır! Öyle şey yok! Biz onları bildikleri şeyden yarattık.  70/39

-Yoo, doğuların ve batıların Rabb’ine yemin ederim ki bizim gücümüz yeter: 70/40

-Onları, kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirmeğe. Bizim önümüze geçilmez (bize engel olunamaz). 70/41

-Bırak onları, kendilerine va’dedilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın oynasınlar. 70/42

 
http://www.kuran-tekrehber.com/1-6.htm - http://www.kuran-tekrehber.com/1-6.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 25-Haziran-2009 Saat 13:41
BÖLÜM 7

 -O gün (kabirlerinden) hızlı hızlı çıkarlar. Onlar dikilen (hedef)lere doğru koşar gibi (koşarlar). 70/43

-Gözleri düşük, yüzlerini zillet bürümüş bir durumda . İşte onlara va’dedilen gün, bugündür. 70/44

Yemin konusuna da bu şekilde deyindikten sonra, tekrar hadis rivayetleri konusuna dönersem, şöyle ki :

200- Buhari’nin Bâb başlığı olarak, Tirmizi’nin Mus’ab ibn Sa’d’dan rivayet ettiği hadis: “İnsanlar içinde belâsı en şiddetli olanlar peygamberlerdir. Sonra sırasıyla fazilette ilk olan, sonra ilk olandır”. (Buhâri, Kitabu’l-Merdâ ve’n_Tıbb, 3- Baâb başlığı C.12 S.5690 Ötüken 1988. )

201- ........... Bize Şu’be, el-A’meş’ten; o da Mesrûk’tan haber verdi ki, Âise (R): Ben Rasûlullah(S)’tan ziyâde hastalığı şiddetli olan hiçbir kimse görmedim, demiştir. Buhâri, Kitabu’l-Merdâ ve’n-Tıbb 6 C.12 S.5689 Ötüken 1988. )

Ve yukarıda yazılı rivayetler gibi birçok rivayette, âmel yönünden en iyi olanlara, en şiddetli bela ve musibet gelir iddiasındadırlar. Hal bu ki, Kur’an’da tam tersi durum söz konusudur, gelen musibetlerin şiddeti işlenmiş olan fanalıklar nedeniyledir, iyilikler nedeniyle değildir. Durum böyle olunca, hem peygamberler, hem de iyi kimseler onların yapmış oldukları iftiradan uzaktırlar. Ayrıca onların bu rivayetlerinde Müslümanları iyilik yapmaktan ürkütme amacı da vardır. İyilik yaparsan veya iyi olmaya çalışırsan başına belalar gelir demeleri, Müslümanları sevap işlemekten uzaklaştırma amacı iledir. Durumun, hiçte iddia ettikleri gibi olmadığına dair, Kur’an’dan örnek verecek olursak, mealen:

- Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allah, işlediklerinizin) birçoğunu da affeder. 42/30

Görüldüğü gibi uydurmuş oldukları, yulardaki rivayetler Kur’an’a uymamaktadır. Zira işlenenlerin bir çoğunun affedildiğine deyinilmesi, işlenenlerin ve dolayısıyla affedilmeyip musibete neden olan âmellerin günahlar olduğu açıkça ortaya çıkar. Çünkü af günahlar için söz konusudur.

202- Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissâlatu vesselâm buyurdular ki: “Muhakkak ki, Allah bu ümmet için, her yüz senenin başında, kendisine dini tecdid edecek kimse(ler) gönderecektir.” (K.S. 5577 C.15 S.427 Akçağ 1992 alıntısı, Ebû Davud, Melahim 1, (4391). )

Bu rivayetlerle, üstü örtülü olarak, her yüz senenin başında peygamber geleceğini iddia etmişlerdir. Bu iddia, İsa peygamber veya Mehdi geleceği yolundaki iddiaların bir benzeridir. Böylece, İslam dininin öğrenilmesinde, esas olanın, Kur’an değil de, özel şahıslar olduğunu vurgulamak istemektedirler. Hal bu ki, Nübüvvet sona ermiş olup, İslam dininin öğrenilmesinde esas olan tek kaynak Kur’an’dır. Tebliğ görevini de, Kur’an’ı öğrenen her Müslüman yerine getirebilir. Kıyamete kadar, en takvalısı dahil olmak üzere, bütün Müslümanların, bütün müminlerin ve İslam dinini öğrenmek isteyen herkesin. İslam dinini öğrenmek konusunda tek bilgi kaynağı Kur’an’dır. Kur’an bilgisi dışında ne özel bir şahıs nede özel bir bilgi kaynağı vardır.

Kur’an’dan mealen:

- Bir zamanlar, cinlerden bir grubu, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Ona geldiklerinde (birbirlerine) : “Susun (dinleyin)” dediler. (Okuma) bitirilince de uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler. 46/29

Görüldüğü gibi, Kur’an dinlemek ve böylece onu öğrenmek, uyarıcı olmak için yeterlidir. Bu her devirde yapılabilir, zira Peygamber ve Cinler, Kur’an’ın okunması ve işitilmesi dışında bir birleriyle karşılıklı görüşmemişlerdir. Peygamber, cinlerin Kur’an dinlediğinden habersizdi. Cinlerin, Kur’an dinledikleri kendisine vahiyle bildirilmiştir. Eğer karşılıklı olarak, birbirlerinden haberdar olmak suretiyle görüşmüş olsalardı, Cinlerin, Kur’an dinledikleri, peygambere vahiyle bildirilmeyecekti. Bu olay, sadece Kur’an dinlenilmesinin, İslam dininin öğrenilmesi ve uyarıcı olmak için yeterli olduğunun kesin kanıtlarındandır. Dinleme olayıyla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- De ki: Bana vah yolundu ki, Cinlerden bir topluluk Kur’an dinlediler de şöyle dediler: “Biz hârikulâde (acaib) bir Kur’an dinledik. 72/1

- (O), doğru yola iletiyor, ona inandık. Artık Rabb’imize hiç kimseyi ortak koşmayacağız. 72/2

Dini öğrenme ve öğretme işinin, Peygamberler dışında ki, özel şahıslarla ilgili olmayıp, öğrenmiş olan her şahısla ilgili olduğuna dair.
 
Kur’an’dan mealen:

- Bütün müminlerin, toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Her topluluktan bir grubun dini iyice öğrenmeleri ve kavimleri kendilerine dönüp geldikleri zaman onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar. 9/122

Dikkat edilirse, mealini yazdığım âyette, her topluluktan bir grup denmiş olup, özel şahıslar söylenmemiştir. Bu itibarla da uydurdukları rivayetin aslı yoktur.


ŞEHİT VE GAZİLER İLE HİCRET VE SAVAŞ KONULARINDA UYDURDUKLARI HADİSLERDEN ÖRNEKLER

203- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ) buyurdular ki: “Kim gazve yapmadan ve gaza yapmayı temenni etmeden ölürse nifaktan bir şube üzerine ölmüş olur.” (K.S. 1029 C.5 S.70 Akçağ, alıntısı, Müslim, İmâret 158,(1910); Ebû Dâvud, Cihâd 18, (2502); Nesâi, Cihad 2,(6,8). )

204- Ebu’n-Nadr merhum Abdullah İbnu Ebi Evfâ (radıyallahu anh)’dan naklen anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) düşmanla karşılaştığı günlerden birinde, güneşin meyletmesini bekledi. Sonra kalkıp yanındakilere şöyle dedi: “Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah’tan afiyet dileyin. Ancak karşılaşacak olursanız sabredin, bilin ki cennet kılıçların gölgesindedir. ................... (K.S. 1031 C.5 S.71 Akçağ, alıntıları, Buhâri, Cihâd 156,22,32,112, Temenni 8 ; Müslim, Cihâd 20,(1742), Ebû Dâvud, Cihâd 98,(2631). )

205. ........ Bize Ebû İshâk, Mûsa İbn Ukbe’den, Umer ibn Ubeydullah’ın himâyesinde olan Ebu’n-Nadr Sâlim’den tahdis etti. Bu Ebn’n Nadr,efendisi Umer’in kâtibi idi. Ebu’n-Nadr şöyle dedi:Abdullah ibn Ebi Evfâ (R), efendisi ve kureyş ileri gelenlerinden olan Umer ibnu Ubeydullah’a bir mektûb yazdı da bu mektûbu ben okudum. Bu mektûbun içinde Rasûlullah (S)’ın: (Ey insanlar!) Düşmanla karşılaşmak (harbetmek) temenni etmeyiniz! Fakat Allah’tan harb felâketinden selâmette kılmasını isteyiniz” buyurduğu hadisi vardı. (Buhâri, Kitâbu’t-Temenni 12 C.15 S.7090 Ötüken 1989. )

Görüldüğü gibi rivayetler çelişkili olup, işlerine geldiği gibi uydurmuşlardır. Birinci rivayette savaş temennisi mecburi tutulmuşken, diğer iki rivayette tam tersi olarak, savaş temennisi kaçınılması gereken bir husus olarak tahdis edilmiştir.
 
206-. ... Ebû Said el-Hudri (r.a.)den rivâyet edildiğine göre, bir bedevi Peygamber (s.a.)’e hicreti sormuş da Peygamber (s.a.):
“Yazık sana, hicret zor iştir. Senin develerin var mı?” buyurmuş. (O kimse de)
- Evet diye cevap vermiş. (Bunun üzerine Hz. Peygamber);
“-Peki onların zekatını veriyor musun?” buyurmuş. (O şahıs da );
- Evet diye karşılık vermiş. (Resûlü Ekrem de).
“- Sen şehirlerden uzakta (Allah’ın emirlerini yerine getirmeye) çalış. Allah senin amelin(in sevabından hiçbir şeyi zâyi etmeyecektir.” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, K.el-Cihâd (l5), Bâb 1 H.2477 C.9 S.437 Şamil 1989, diğer rivayet edenler, Buhâri, zekât 36, hibe 35, menakıb’ül-ensar 45, edep 95; Müslim, imâre 87; Nesâi bey’at 11; )

Bu rivayette hicretin mecburi olmadığı rivayet edilmiştir.

207- Ya’la İbnu Ümeyye anlatıyor: “Fetih günü babam Ümeyye’yi getirip: “Ey Allah’ın Resûlü! Babamla hicret şartı üzere bey’at yap!” dedim. Ama O:
“onunla cihad etme şartı üzerine bey’at yaparım, artık hicret sona ermiştir” cevabını verdi.” (K.S.. 5778 C.16 S.202 Akçağ 1993, alıntısı Nesâi, Bey’at 15,(7,145). )

Bu rivayette ise hicretin sona erdiğini rivayet etmişlerdir.

208-. ... Maviye (b. Ebi Süfyan)dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.)’ı; ‘tevbe (vakti) sona ermedikçe hicret (vakti) de sona ermez. Güneş battığı yerden doğmadıkça da tevbe sona ermez” buyururken işittim. (Ebû Dâvud, K.el-Cihâd (15), Bâb 2 H.2479 C.9 S.440 Şamil 1989, )

Bu rivayette de, hicretin sona ermediğini, hatta güneş batıdan doğmadıkça da sona ermeyeceğini tahdis etmeleri bir çelişkidir. Anlaşılan odur ki, esas maksatları hicret kavramını belirsiz ve tartışmalı hale getirmektir. Zira , hicretin İslam'da büyük bir önemi vardır. Hicret, Allah’a en iyi şekilde kulluk etmek için, müsait olmayan bir mekandan, daha müsait bir mekana göçmek veya Müslümanların bir araya gelip toplum oluştura bilmelerinin ilk şartıdır. İşte bu kadar büyük önemi olan hicret kavramını belirsiz hale getirmek için müteaddit rivayetler uydurmuşlardır. Bunlardan bir tanesi de,hicretin, Allah’ın yasakladığı şeyi terk etme manasında olduğunu iddia ettikleri  rivayettir, şöyle ki:

209- Abdullah İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anh) hazretleri. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmedikleri. Muhâcir de Allah’ın yasakladığı şeyi terk edendir. (K.S. 33 C.2 S.250 Akçağ 1988, alıntıları, Buhari, İman 4; Müslim, iman 64,(40); Ebû Dâvud, Cihâd 2,(2481); Nesâi, İman 9, (8,105). )

Daha öncede belirttiğim gibi en sık kullandıkları yöntem, bir konu hakkında birbirlerine zıt ve çelişkili rivayetler uydurmaktır. Böylece, kavram ve konuları tartışmalı ve belirgin olmayan bir hale getirmeyi amaç edindikleri gibi, ortam ve duruma göre bu zıt rivayetlerden işlerine geleni kullanmaktır. Asırlardır, İslam Dini adına birçok ayrılıkların meydana gelmesi ve birçok tartışmaların yapılmasının ana temeli, bunların ortaya atmış oldukları bu kargaşa fitnesidir.

210-. ... Üsame b. Zeyd’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) bizi bir seriyye olarak el-Hurakat (denilen kabileler) üzerine gönderdi. Onlar (bizim kendilerine yaklaşmakta olduğumuzu, bizim kendilerine saldırıya geçeceğimizi) hissederek kaçtılar (bunlardan) bir adama yetiştik. Biz üzerine çullanınca adam, “Lâ ilahe illallah (Allah’tan başka başka ilah yoktur)” deyiverdi. Biz ona, öldürünceye kadar (kılıçlarımızla) vurduk. Sonra bunu peygamber (s.a.)’e anlattım.
-”Kıyamet gününde (bu adamın söylediği) lâ ilahe illallah (kelimesi) karşısında senin için (yardımcı olabilecek) kim vardır?” buyurdu. Ben de:
Ey Allah’ın Resûlü o bunu ancak silah korkusuyla söyledi, dedim.
-”Biri onun kalbini yarsaydın da (kalbinin) bu sözü korkudan dolayı söyleyip söylemediğini (iyice bir) bilseydin. (Yarın) kıyamet gününde “lâ ilâhe illallah” (sözü) karşısında senin için ( yardımcı olabilecek) kim vardır?” buyurdu. Bu sözü (tekrar tekrar) söylemeye o kadar devam etti ki (daha önce) Müslüman olmayıp ta o gün Müslümanlığa (yeni) girmiş olmamı arzu ettim. (Ebû Dâvud, K. El-Cihâd (15), Bâb 95 H.2643 C.10 S.174 Şamil 1990, diğer rivayet edenler; Buhari, meğâzi 45, diyât 2; Müslim, imân 158; İbn Mâce, fiten 1: )

Bu rivayette, savaş anında, müşriklerin arasında bulunup ta kelimeyi tevhidi söyleyenin öldürülemeyeceğini tahdis etmişlerdir.

Birde şöyle rivayette bulundular;
 
211-. ... Cerir b. Abdillah’dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) Hasemin kabilesine (baskın yapmak üzere) bir seriyye gönderdi. O kabileden bazı kimseler (Müslüman olduklarını belirtmek) için secde ederek korunma yoluna başvurdular. Bu (durum) onları öldürmeyi (daha da) hızlandırdı. (Cerir b. Abdillah rivayetine devam ederek) dedi ki: Durum Peygamber (s.a.)’e ulaşınca onlar için yarım diyet (ödenmesini) emretti ve;
- “Ben müşrikler arasında ikamet eden her Müslüman’a uzağım” buyurdu. ........... (Ebû Dâvûd, K.el-Cihâd (15), Bâb 95 H.2645 S.178 C.10 Şamil 1990, diğer rivayet edenler, Tirmizi, siyer 41; Nesâi, kasâme 27. )

Bu rivayette ise, savaş anında müşriklerin arasında ikamet eden Müslümanların öldürülebileceğini rivayet etmişlerdir. İki rivayet bir biriyle çelişkili olduğu gibi, son rivayet kendi içinde çelişkilidir. Şöyle ki, Peygamber bu gibi kimselerden uzak olduğunu belirtmişse, neden onlar için yarım da olsa diyet ödesin? Bu bir çelişkidir, ayrıca Kur’an’a uymamaktadır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Her kim bir mümini kasden öldürürse onun cezâsı, içinde ebedi kalmak üzere (gideceği) cehennemdir. Allah ona gazabetmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azâb hazırlamıştır. 4/93

- Ey müminler, Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin, size selâm verene, dünyâ hayâtının geçici menfaatini gözeterek: “Sen mü’min değilsin!” demeyin. Çünkü Allah’ın yanında çok ganimetler vardır. Önceden siz de öyle idiniz, Allah size lütfetti. O halde iyice anlayın (dinleyin, peşin hüküm vermeyin). Çünkü Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.  4/94

Görüldüğü gibi, kim bir mümini kasden yani müteammiden katlederse, öldürenin cezası, Allah’ın gazabı ile lanetine uğramak ve büyük azab içerisinde cehennemde ebedi kalmaktır.

212-....... Yahya (b.Main) Hz. Aişe’den naklen (şöyle) demiştir. (Müslümanlar, Bedir savaşına çıktıklarında) Bir müşrik Hz. Peygamberle birlikte savaşmak için yanına vardı. (Hz. Peygamber de onun bu teklifini reddederek), - “geri dön” dedi. (Hadisin bundan) sonra (ki kısmını Yahya b. Main ile Müseddet) aynı lafızlarla rivayet ettiler. (Bu iki ravinin ittifakla rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber o müşrike şöyle) buyurmuştur: - “Biz bir müşrikten yardım istemeyiz.” (Ebû Dâvud, K. El-Cihâd (15), Bâb 143 H. 2732 s.343-344 Şamil 1990, diğer rivayet edenler Müslim, cihâd 142, 150 ; Tirmizi, siyer 10 ; İbn Mace , cihâd 27.

Bu rivayette, müslümanlar la müşriklerin savaşta ittifak edemeyeceğini rivayet etmişlerdir.

213- Zuhri anlatıyor:”Resûlullah (Aleyhissalâtu vesselâm), kendisiyle birlikte savaşmış olan Yahudilerden bir gruba, ganimetten pay ayırdı”. (K.S. 1107 C.5 S.194 Akçağ, alıntısı, Tirmizi, Siyer 10,(1558). )

Bu rivayette, müşriklerle, müslümanların ittifak edebileceğini rivayet etmekle çelişkiye düşmüşlerdir.

214-...Yezid İbn Hürmüz demiştir ki:
Necdetü’l-Harûri, İbn Abbas’a (bir mektup) yazarak ona “Kadınlar Rasûlullah (s.a.)’le birlikte savaşa katılırlar mıydı? Rasûlullah (s.a.) onlara (ganimetten) bir pay ayırır mıydı?” diye sordu. (yezid b. Hürmüz rivayetine devam ederek şunları) söyledi: ibn Abbas’ın Necdet’e (gönderdiği) mektubunu ben (bizzat kendi ellerimle ve şu şekilde) yazdım:”Kadınlar da Rasûlullah (s.a.)’la birlikte savaşa katılırlardı. (ganimetlerden) pay (ayırmay)a gelince (işte bu) yoktu, fakat onlara razh (az bir miktar) verilirdi. (Ebû Dâvûd, K.el-Cihâd (15), Bâb 141 C.10 s.339 Şamil 1990. )

Bu rivayette kadınlara ganimetten pay verilmeyeceğini tahdis ettiler.

215-...Haşrec b. Ziyad’ın baba annesi (Ümmü Ziyad el-Eşçiyye)nden demiştir ki; kendisi Rasûlullah (s.a.) ile birlikte (Hayber savaşına katılan) altı kadının altıncısı olarak Hayber savaşına çıkmıştır. (Hz. Ümmü Ziyad sözlerine ) şöyle devam etti: Bizim de erkeklerle birlikte savaşa çıktığımız haber olarak Resûllah (s.a.)’e erişince bize (emir) gönderip (yanına çağırdı) biz de (emre uyup huzuruna) vardık. Kendisinde öfke (alametleri) gördük. (Bu savaşa)
-”Kiminle ve kimin izniyle çıktınız?” dedi. Biz de “Ey Allah’ın Resulü biz yün eğirerek (savaşa) çıktık. Bununla Allah yolunda hizmet edeceğiz. Ayrıca bizim yanımızda yaralıları (tedavi) için (birtakım) ilaçlar da var, (ganimetlerden) hisse alırız (halka buğday ve arpadan yapılmış) sevk (denilen bir şurup) içiririz” dedik. (Bu hadisi Hz. Ümmü Ziyad ‘dan naklen Haşrec, sözlerine devam ederek şunları) söyledi (Bu konuşmadan sonra) “Kadınlar kalktılar” (gittiler, Hz. Ümmü Ziyad sözlerine devam ederek bana) “Allah, peygamberine Hayber’in (kapılarını) açınca bize de erkekler gibi (ganimetten) pay verdi” dedi. Ben de ona: “Ey nineciğim (Hz. peygamberin size verdiği) bu şey ne idi?” dedim. “Hurma” (idi) diye cevap verdi. (Ebû Dâvûd, k.el-Cihâd (15), Bâb 141 C.10 s.340 H.2729 Şamil 1990)

Bu rivayette ise, evvelki rivayetin aksine, Kadınlara ganimetten erkekler gibi pay verilmesi gerekir demekle çelişkiye düşmüşlerdir.

Tahdis ettikleri bir rivayette, Peygamberin, Allah’tan üç dilekte bulunduğunu ve bu dileklerin içerik olarak.

1- Allah’ın Muhammed ümmetine kendi dışında bir düşman musallat etmemesini, dolayısıyla musallat edecekse kendi içinden bir düşman musallat etmesini.

2- Allah’ın, Muhammed ümmetini toptan suda boğmamasını, dolayısıyla diğer helak şekilleri için talepte bulunmadığını. Örneğin, Peygamber, Allah’tan, toptan helak edici her türlü felaketten korumasını isteye bilirdi.

3- Allah’tan, ümmetinin kendi aralarında savaşmamasını talep ettiğini ki, bu birinci şıktaki taleple çelişkilidir. Ayrıca, Allah’ın bu duayı red ettiğini de tahdis etmişlerdir.

Rivayet şu şekildedir:

216- Hz. Mu’âz İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor: “Bir gün, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm , bir namaz kılmış ve namazı çok uzatmıştı. Namazdan çıkınca biz: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu gün namazı çok uzattınız!” dedik. Şu açıklamayı yaptılar: “Ben bugün, bir ümit ve korku namazı kıldım. Ben (namazda) aziz ve celil olan Allah’tan ümmetim için üç şey talep ettim. Allah bunlardan ikisini verdi, birini vermedi. Ben Allah’tan ümmetime, kendileri dışında bir düşman musallat etmemesini talep ettim, bu talebimi kabul etti. Allah’tan ümmetimi (eski ümmetler gibi) toptan suda boğarak helak etmemesini talep ettim. Allah bunu da kabul etti. Allah’tan ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını talep ettim Allah bunu reddetti.”  (K.S. 7187 C.17 S.526 Akçağ 1993 alıntısı, İbn-i Mace 3950 )

Peygamberin, ümmeti için böyle bir duada bulunduğunu iddia etmek, hem peygambere bir iftira hem de İslam düşmanlarının Müslümanlara olan kinlerinin açık bir göstergesidir. Hadis diye uydurdukları rivayette kendi içinde çelişkili olduğu gibi, gerçeklere de uymamaktadır, şöyle ki: Peygamber hem, Allah’tan ümmetinin yalnız kendi aralarında savaşmalarını talep edecek (Zira kendi dışlarında bir düşman musallat etmemesini, Allah’tan istemesi kendi aralarında düşman olabilirler manasını içermektedir). Buna rağmen üçüncü duasında kendi aralarında savaşmamaları yolunda duada bulunacak, bu bir çelişkidir. Diğer bir husus, birinci duanın kabul olunduğunu belirtmişlerdir, yani Muhammed ümmetine dışından, Allah bir düşman musallat etmemek üzere duayı kabul etti diye belirtmişlerdir. Bu dua kabul oldu ise asırlardır Müslümanlara saldıran çeşit çeşit kafirlerin saldırıları nasıl izah edilebilir. Peygamber bir dua kabul oldu dediyse muhakkak kabul olmuştur. O zaman bu rivayet peygambere bir iftiradır.
Müslümanların dikkatini dış düşmanlardan çevirip, kendi içlerinde, kendilerine döndürmeyi amaçlayan bu rivayetler. Müslümanların dışa karşı kendilerini savunmalarını kırmayı amaçlamaktadır. Bundan dolayı bir çok rivayet uydurmasıyla, şehitlik kavramını belirsiz hale getirmek için yoğun çabalara girmişlerdir. Şöyle ki:

217- .... Cabir b. Atik(in Atik b. El-Harise) bildirdiğine göre, Rasûlullah (s.a.) (Bir gün) Abdullah b. Sabit’i hasta iken ziyarete gelmiş te onu baygın bir halde bulmuş, bunun üzerine Rasûlullah ona seslenmiş (fakat o baygın olduğu için) karşılık ver(e)memiş. Bunu üzerine Rasûlullah (s.a.)
“-İnalillahi ve inna ileyhi râci’un. Ey Ebu’r-Rabi biz(im) senin yanında (yapabilecek bir şeyimiz yok. Çünkü Allah’ın kaza ve kaderine) mağlup olduk” dedi. Bunun üzerine kadınlar feryad edip ağlaştılar. İbn Atik de onları susturmaya çalıştı. Derken Rasûlullah (s.a.) “Onları(kendi hallerine) bırak. (Çünkü sesleri fazla çıkmıyor, Fakat vacib olunca) hiçbir kadın ağlamasın” buyurdu. (Orada bulunanlar) “Ey Allah’ın Resûlü vacib olmak nedir?” dediler. “Ölmektir”  buyurdu. (O sırada Abdullah b. Sabit’in) kız kardeşi (onun hakkında ey kardeşim):
“Ben senin şehit olacağını ümit ediyordum. Çünkü sen (ahiret için) gereken ihtiyaçlarını hazırlamıştın.” diye söylenmeye başladı. Rasûlullah (s.a.) de
“-Aziz ve celil olan Allah ona niyeti ölçüsünde şehit sevabı verecektir. (buyurdu ve) siz neyi şehitlik sayıyorsunuz?” diye sordu. (Onlar da)
“-Allah yolunda katlolmayı” dediler. Rasûlullah (s.a.)’da.
“-Allah yolunda katlonunmaktan başka yedi (tane daha) şehitlik vardır. Taundan ölen şehittir. Boğularak ölen şehittir. İshalden ölen şehittir. Yanarak ölen şehittir. Göçük altında kalarak ölen şehittir. Doğum üzerine ölen şehittir.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, K. El-Cenaiz 73; Müslim, imare 164,165; Tirmizi, cenaiz 65; İbn-i Mace, Cihad 17, K.S.5431)

218- İbnu Abbâs radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Gurbette ölmek şehitliktir.” (K.S.6498 C.17 S.151 Akçağ 1993 alın tası İbn-i Mace 1614 ).

219- Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kim hasta halde ölürse şehit olarak ölmüştür ve kabir azabından korunmuştur, sabah akşam cennetten rızıklandırılır.” (K.S.6499 C.17 S.151 Akçağ, alıntısı İbn-i Mace 1615.)

Görüldüğü gibi, şehitlik kavramını saptırmak için birçok hususları şehitlik olarak tanımlamışlardır. Öyle ki, İshalden ölen bir kimse için şehit dedikleri gibi, herhangi bir hastalıktan ölene de şehit demişlerdir. Hatta gurbette ölmeye de şehitlik demişlerdir. Bu tanımlamalara göre, Müslüman olan bir kimsenin şehit olarak ölmemesi imkansız hale gelmiş olmaktadır, dolayısıyla Müslüman olarak ölen herkes şehittir iddiasındalar. Zira insanlar ya bir kaza geçirerek veya hastalanarak, evinde veya gurbette ölmektedirler, hasta hane de ölme olayını rivayetlerine eklememelerinin nedeni, hasta hane diye bir şeyin varlığından pek haberdar olmamalarından olsa gerektir. Hal böyle olunca şehit olmak için, Allah yolunda savaşıp katl olunmanın mecburiyeti kalmamış olmaktadır. Bu iddiada olanlara o zaman şunu sormak lazım, örneğin: alkol veya uyuşturucu alması nedeniyle veya zina edip zührevi hastalık kapan bir kimse bu hastalıktan öldüğünde, günah işlediği anda ölmesi de gerekmez, faraza altı aylık bir tedaviden sonra ölürse şehit mi olmuş olmaktadır? Bu gibi iddialar, Kur’an’dan çok uzak iddialardır. Kur’an’da şehitlik konusunda şöyle denmektedir, mealen:

- Allah, müminlerin mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, katlederler ve katledilirler. Bu , Allah’ın üzerine bir borçtur. Gerek Tevrat’ta, gerek İncil’de, gerek Kur’an’da (Allah, yolunda çarpışanlara cennet vereceğini vadetmiştir) Allah’tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde O’nun la yaptığınız bu alışverişinizden ötürü sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur. 9/111

Görüldüğü gibi, Allah’ın şehitlik vadi kendi yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşıp katlonunanlaradır. Yoksa evinde ishalden ölenlere değildir.

220- Talha İbnu Ubeydullah radıyallahu anh anlatıyor: “Beli (kabilesinden) iki kişi Aleyhissalâtu vesselâm’ın yanına geldiler. İkisi beraber Müslüman olmuştu. Biri gayret yönüyle diğerinden fazlaydı. Bu gayretli olanı, bir gazveye iştirak etti ve şehit oldu. Öbürü, ondan sonra bir yıl daha yaşadı. Sonra o da öldü.” Talha (devamla) der ki: “Ben rüyamda gördüm ki: “Ben cennetin kapısının yanındaydım. Bir de baktım ki yanımda o iki zat vardır. Cennetten biri çıktı ve o iki kişiden sonradan ölene (cennete girmesi için) izin verdi. Aynı vazifeli zat, bir müddet sonra yine çıktı, şehit olana da (içeri girme) izni verdi. Sonra, adam benim için geri geldi ve: “Sen dön, senin cennete girme vaktin henüz gelmedi!” dedi. Sabah olunca Talha bu rüyayı halka anlattı. Herkes bu rüya(da şehit olan zâtın sonradan cennete girmesine) şaştı. Bu, Resûlullah’a kadar ulaştı, rüyayı ona anlattılar. (Dinledikten sonra) Aleyhissalâtu vesselâm:” Burada şaşacak ne var?” buyurdular. Halk: “Ey Allah’ın Resûlü!” Bu zat (din için) çalışmada öbüründen daha gayretli idi ve şehit de oldu. Ama cennete öbürü ondan evvel girdi” dediler. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Berikisi ondan sonra bir yıl hayatta kalmadı mı?” dedi. “Evet!” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: “Ve o ramazan idrak edip oruç tutmadı mı, bir yıl boyu şu şu kadar namaz kılmadı mı?” Halk yine: “Evet!” deyince, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Şu halde ikisinin arasında bulunan mesâfe gök ile yer arasındaki mesafeden fazladır!” buyurdular. (K.S. 7173 C.17 S.517 Akçağ 1993, alıntısı İbn-i Mace 3925. )

221-. ... Ubeyd b. Halid es-Sülemi’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) iki adam arasında kardeşlik kurmuştu. Bunlardan biri (Allah yolunda) öldürüldü. Bir hafta ya da haftaya yakın bir zaman sonra da öbürü öldü. Onun cenaze namazını kıldık. Rasûlullah (s.a.) (bize onun hakkında)  “-Nasıl dua ettiniz?” diye sordu. Biz de;
-Ey Allah’ım! Onu bağışla ve kardeşi(nin derecesi)ne eriştir diye dua ettik. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.); (ilk ölenin) namaz(lar)ından sonra (ikinci ölenin kıldığı) namaz(lar), - (ilk ölenin) oruç(lar)ından sonra (ikincinin tuttuğu) oruç(lar)ı - (ilk ölenin hayırlı) amel(ler)inden sonra (ikinci ölenin işlemiş olduğu hayırlı) amelleri nerede. İkisi arasında gök ve ile yerin arası kadar (fark) vardır.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, K. El-Cihâd (15), Bâb 27 H.2524 C.9 S.520,521 Şamil 1988, diğer rivayet eden, Nesâi cenaiz 77. )

Bu rivayetlerle, Allah yolunda cihad etmeyenlerin, Cihad eden ve şehit olanlardan daha üstün olduğunu iddia ettiler. Şehit olmayan, daha fazla namaz kılması, oruç tutması ve sevaplar işlemesi halinde, bu amelleri dolayısıyla. Onunla şehit olan arasında gök ile yerin arası kadar derece farkı var dediler. Bu uydurma rivayetlerle Müslümanları Allah yolunda cihattan caydırmak istedikleri açıktır. Söylediklerinin doğru olmadığıyla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

- Ey iman edenler, size ne oldu ki: “Allah yolunda topluca savaşa çıkın! Dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Yoksa âhireti bırakıp ta dünya hayatına mı razı oldunuz? Hal bu ki dünya hayatının geçimi, ahiretin yanında pek azdır. 9/38

Görüldüğü gibi, topluca savaşa çıkıldığında, (sakatlık v.s. Gibi mazereti olmadan) savaşa katılmamak demek, O kişinin dünya hayatına razı olduğu ve ahiret hayatını kayıp ettiği, yani cehennemlik olduğu manasındadır. Böyle bir durumda, kıldığı namaz veya tuttuğu oruçlar onu Allah’ın azabından kurtaramaz. Topluca savaşa çıkılmaya ihtiyaç olmayan durumlar da, yine, Allah yolunda cihad edenler, etmeyenlerden üstündür, şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Müminlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, mallarıyla canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine de güzellik va’detmiştir ama mücahitleri, oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır. 4/95

Bu itibarla uydurdukları rivayetler, Kur’an’a uygun olmayıp, asılları yoktur.

222-. ... Abdullah b. Amr’dan; demiştir ki: Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelerek;
- Ey Allah’ın Resûlü ben cihada çıkabilir miyim? dedi. (Peygamber (s.a.)’de );
“- Senin annen baban var mı?” diye sordu. (O kimse de);
- Evet diye cevap verdi (Bunan üzerine peygamber);
“- Öyleyse onların hizmetinde (bulunarak) cihâd et!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, K.el-Cihâd (15), Bâb 31 H.2529 C.10 S.8 Şamil 1990, diğer rivayet edenler, Buhâri, cihâd 138, Edeb 3, Tirmizi cihâd 2; Müslim, birr 5. )

223- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü, dedim, cihâdı amellerin en faziletlisi görüyoruz, biz de cihâd etmeyelim mi?” Şu cevabı verdi:
“Ancak, cihâdın en Efdal ve en güzeli hacc-ı mebrûrdur. Sonra şehirde kalmaktır”. Hz. Aişe der ki: “Bunu işittikten sonra haccı hiç bırakmadım. (Buhari, Hac 4, Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 1; Nesâi, Hacc 4,(5,113); K.S. 1163 C.5 S.278 Akçağ ) (“Sonra şehirde kalmak” cümlesi Buhari’de yok. )

Bu iki rivayette de müminleri cihâd dan uzaklaştırmayı ve cihâdın kavram olarak manasını karıştırmayı amaçlamışlardır, yoksa Hac ile Cihâd ayrı hususlardır, hele şehirde oturmanın ne Hacla nede Cihâd’la bir ilgisi yoktur. Bu rivayetleri uydurmalarının esas amaçlarından biri de müslümanların, kendi putperest toplumlarına karşı savaşmalarını engellemek içindir. Bu onların barışçıl, müslümanların saldırgan olduğundan değildir, kendileri saldırıp savaşa sebebiyet verdiklerinde karşılarında zayıf bir müslüman ordu olmasını istemelerindendir, yoksa İslam dininde asla saldırganlık yoktur.

Müslümanların kendileriyle değil de, ehli kitapla savaşmalarını teşvik için uydurdukları aşağıdaki rivayet kimlikleri açısından manidardır, Şöyle ki:

224- . ......... Sabit b. Kays Şemmas’dan; demiştir ki: Ümmü Hallad diye anılan bir kadın (yüzü) peçeli olarak Peygamber (s.a.)’e gelip şehit düşen oğlu(nun Allah yanındaki durumu)nu sordu. Peygamber (s.a.)’in (orada bulunan) Sahâbelerinden birisi (o kadına hitaben);
“- Oğlunu sormaya yüzün kapalı olarak mı geldin?” dedi. O da;
- Oğlumu kaybettiysem de utanma duygumu hiçbir zaman kaybetmeyeceğim, diye karşılık verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.);
“- Senin oğlun için iki şehit sevabı vardır” buyurdu. Kadın ;
- Ya Rasûlullah bu niçindir? diye sordu. (Hz. Peygamber de)
“- Çünkü onu kitab ehli öldürdü” cevabını verdi. (Ebû Dâvûd, K.el-Cihâd (15), Bâb 8 C.9 H.2488 S.457 Şamil 1988.)

Evet, yüzünü örttü diye suçlanan bir şehit anası ve Ehli kitab katletti diye, kendisine iki şehit sevabı verilen şehit iddiası, yani demek istiyorlar ki, Ehli kitapla savaşmak sevap yönünden iki misli daha fazladır. Bu tür iddialar İslam dininden uzak iddialardır.

225- ............ İbn Ömer’den demiştir ki:
Rasûlullah (s.a.) mücahit ve atı için birisi kendisine ikisi de atına (olmak üzere ganimet mallarından) üç pay vermiştir. (Ebû Dâvûd K.el-Cihâd (15), Bâb 143 C.10 H.2733 S.345 Şamil 1990, diğer rivayet edenler, Buhâri Cihad 51; Meğazi 38; Müslim Cihad 57; Tirmizi Siyer 6,8. )

226- ... (Ebû Umre’nin) babasından rivayet etmiştir ki: Biz dört kişi, yanımızda bir(er) atla Rasûlullah (s.a.)’in yanına gelmiştik. Bizden herkese bir hisse, her bir at için de iki hisse ayırdı.” (Ebû Dâvûd K.el-Cihad (15), Bâb 143 C.10 H.2734 S.347 Şamil 1990 )

227- Ümmü Harâm (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Deniz tutması sebebiyle (gemide) kusan kimseye şehit sevabı verilir. Boğularak ölene de iki şehit sevabı vardır”. (K.S. 1151 C.5 S.260 Akçağ, alıntısı Ebû Dâvûd Cihad 10,(2493) )

Mücahidin atı, mücahit ten iki kat daha değerlidir ve deniz tutmasından kusana bir şehit sevabı, boğularak ölene iki şehit sevabı verilir şeklinde uydurdukları rivayetlerin aslı olmayıp, hakaret kastıyla uydurulmuşlardır.
 
228-. ... Necde b. Nüfey’den; demiştir ki: İbn Abbas’a şu;
“Eğer topluca (savaşa) çıkmazsanız (Allah) size (acı bir şekilde) azab eder... (malindeki, Tevbe 39 ) âyeti sordum da;
- Onlardan yağmur kesildi. (Yağmur kesilmesi) onların azabıydı diye cevap verdi. (Ebû Dâvûd K.el-Cihad (15), Bab 18 H.2506 S.489 Şamil 1988. )

Bu rivayette, topluca (seferberlik) savaşa katılmak istemeyenlere cesaret vermek için 9 Tevbe 39 da yapılan tehdidi basit bir yağmur kesilmesi şeklinde göstermeyi amaçlamışlardır.

Kur’an’da ise şöyle denmiştir, mealen:

- Ey iman edenler, size ne oldu ki: “Allah yolunda topluca savaşa çıkın!” dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Yoksa âhireti bırakıp ta dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki dünya hayatının geçimi, ahiretin yanında pek azdır. 9/38

- Eğer topluca (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) size acı (bir şekilde) azab eder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir. O’na hiçbir zarar veremezsiniz, Allah her şeyi yapabilendir.  9/39

Görüldüğü gibi, topluca yapılan savaşa (mazeretsiz) katılmayanlara yapılan tehdit. Dünya ve Ahirette mahvolacakları şeklindedir. Bu itibarla yapmış oldukları rivayetin aslı yoktur.

Rivayet ettiler ki: “Facir veya büyük günahlar işleyen her emirin komutasında cihad etmek mecburidir. Bir kavme İslam Dinini tebliğ etmeden ansızın saldırmak caizdir. Kuşatılan bir kale halkına isteseler bile, Allah’ın hükmü uygulanamaz, kul hükmü uygulanır.”

Bu tür rivayetlerinin İslam Dininde yeri olmayıp, Peygambere karşı iftirada bulunmuşlardır. Böyle yapmalarının nedeni ise, Müslüman adı takınarak insanlara zulmen saldırdıklarında, bunun meşru bir hareket olduğu hususunda kendilerine gerekçe uydurmak içindir. Bu konuda uydurdukları rivayet örnekleri:

229-. ... Ebû Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
“İyi olsun facir olsun her devlet reisi ile birlikte cihad üzerinize (düşen) kaçınılmaz bir görevdir.......... (Ebû Dâvûd K.el-Cihâd (15), Bâb 34 C.10 H.2533 S.14 Şamil 1990. )
 
Facir yahut büyük günah işleyen kimselere itaat etmemek lazım olduğuna dair Kur’an’dan mealen:

- Rabb’inin hükmüne kadar sabret ve onlardan hiçbir günahkara, yahut hiçbir kafire itaat etme. 76/24

- Nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rab larına yalvaranlarla bir tut . Dünya hayatının süsüne kanarak gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi zikretmekten gâfil kıldığımız kendi nefsinin arzusuna uyan ve işi aşırılık olan kimseye itaat etme.
18/28

Görüldüğü gibi, İslâm'da günahkara itaat etmek yasaktır. Onlarsa “Facir” kimseye itaate çağırıyorlar. Zira rivayetin Arapça aslında itaat edilmeye çağırdıkları kimseyi “Facir” olsa dahi diye belirtmişlerdir. Facir ler hakkında ise Kur’an’da şöyle denmiştir, mealen:

- Şerefli katipler, 82/11

- Her yaptığınızı bilirler. 82/12

- İyiler mutlaka nimet içindedirler, 82/13

- Facirler de yakıcı ateş içindedirler, 82/14

- Ceza günü oraya girerler. 82/15

- Onlar oradan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak değillerdir.  82/16

Facirler, Cehennemde ebedi kalacak olan büyük günah sahibi kimselerdirler. Bunlar öyle kimselerdir ki, yer yüzünde fesat çıkarırlar.

Kur’an’dan mealen:

- Yoksa, iman edenleri ve salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut ta Allah’tan korkanları facirler gibi mi tutacağız? 38/28

Görüldüğü gibi, “Facirler”, Allah’tan korkmayan kimselerdirler. Allah’tan korkmayana ise itaat olmaz. Zira o kimse zalimlik yapar. Zalime uymak zulme iştirak etmektir. Nûh peygamber, duasında “Facirlerle”, “Kafirleri” denk tutmuştu. Kur’an’dan mealen:

- Nûh dedi ki: “Rabb’im, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma,” 71/26

- “Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; yalnız facir, kafir (kimseler) doğururlar. 71/27
 

Bu itibarla uydurdukları rivayet Kur’an’a uygun olmayıp, buna göre bir mümin kimse bir facire itaat edemez.

230-. ... İbn Avn dedi ki: Ben Nâfi’ye bir mektup yazarak, ona harb den önce müşrikleri (İslam'a) davet etmeyi sordum, o da bana: “İslamın başlangıcında idi. (Nitekim daha sonraki tarihlerde) Allah’ın peygamberi Müstakil oğullarına, gafil bulundukları, hayvanlarının suya götürüldüğü bir sırada baskın yaptı. Savaşabilecek olanlarını öldürdü, zürriyetlerini de esir aldı. Haris’in kızı Cüveyriye’yi de o gün aldı. Bu hadisi bana (o sırada) kendiside o ordunun içinde olan, Abdullah (b.Ömer) rivâyet etti, diye mektup yazdı. (Ebû Dâvûd, K.el-Cihâd (15), Bâb 91 H.2633 C.10 S.158-159 Şamil 1990, diğer rivayet edenler, Buhari İtk 13; Müslim Cihad 1. )

Bu rivayetleriyle İslam’dan haberi olmayan kimselere aniden saldırı yapılabileceğini iddia etmişlerdir. Hal bu ki değil İslam’dan haberi olmayana, haberi olup ta İslam'ı kabul etmemiş olan kimselere dahi, eğer kendileri savaş açmamışlarsa, haksızcasına Müslümanlar onlara savaş açamazlar. Kur’an’dan mealen:

- Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez. 2/190

Hatta, Müslümanlığı kabul etmemiş olanlar savaş istemeyip, barışa yanaşırlarsa, Müslümanlar da barışa yanaşmak zorundadırlar.

Kur’an’dan mealen:

- Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah’a dayan, çünkü O, işitendir bilendir. 8/61

Görüldüğü gibi hiçbir kavme, dolayısıyla hiçbir şahsa veya şahıslara da Müslümanlar haksız yere saldırıda bulunamazlar, hatta barış taraftarı olmak zorundadırlar. Bu itibarla uydurmuş oldukları rivayetin aslı yoktur.

Kendileri de bu rivayetlerini yalanlayan bir rivayet uydurdular. Fakat bu rivayetin sonunda, Allah’ın hükmü yerine kul hükmü uygulanması gerektiğini iddia ederek, kendi nefisleri üzerine kafir olduklarına şahitlik ettiler. Zira, Kur’an öğretisine göre Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.

Bu husustaki rivayetleri şöyledir:

231-. ... Süleyman b. Büreyde babası (bireyde) den; şöyle demiştir: Rasûlullah bir seriyenin yahut da bir ordunun başına bir  kumandan gönderdiği zaman ona kendi nefsi hakkında Allah’tan korkmayı, (yine ona) yanında bulunan Müslümanlar hakkında hayrı tavsiye eder ve (şöyle) buyururdu: “Müşriklerden olan düşman(lar)ınla karşılaştığınız zaman, onlara şu üç yoldan birine çağırınız. Bunlardan hangisinde sana icabet ederlerse onu kabul et ve kendilerini bırak. Onları (önce) İslam’a çağır, eğer icabet ederlerse (bunu) onlardan kabul et ve kendilerini (serbest) bırak. Sonra onları ülkelerinden muhacirlerin ülkesine göçe davet et ve bunu yaptıkları takdirde, muhacirler için (tanınmış) olan (haklar)ın onlar için de (tanınacağını) muhacirlerin üzerine (getirilmiş) olan (yükümlülükler)in onların hakkında da (geçerli) olduğunu kendilerine bildir. Eğer (bunu) kabule yanaşmazlar da kendi yurtlarını tercih ederlerse, onlara müslüman bedeviler gibi olacaklarını, kendilerine Allah’ın müminler üzerine cereyan eden hükmünün uygulanacağını, Müslümanlarla birlikte cihad etmeleri dışında harac ve ganimetten hiçbir hisselerinin olamayacağını bildir. Eğer İslâm'ı kabul etmezlerse onları cizye vermeye çağır. Eğer buna yanaşırlarsa (bunu) onlardan kabul ve kendilerini (serbest) bırak. Eğer kabul etmezler artık Allah’tan yardım dileyip onlarla savaş, eğer bir kale halkını kuşattığında senden kendilerine, Allah’ın hükmünü uygulamanı isterlerse (bunu) onlara uygulama. Çünkü siz Allah’ın onlar hakkındaki hükmünün ne olduğunu bilemezsiniz. Yalnız onlara kendi hükmünüzü uygulayınız. Sonra onlar hakkında dilediğiniz hükmü veriniz.” (Ebû Dâvûd, k.el-Cihad (15), Bâb 82 H.2612 C.10 S.122-123 Şamil, diğer rivayet edenler, Müslim, Cihad 3 ; Tirmizi, siyer 47; İbn Mâce, 38. )

İslam'ın başlangıcında, peygamberin başında olmadığı bir ordu teşekkülü mümkün olmadığından, bu rivayet Medine dönemi veya Medine döneminin Mekke’nin fethinden sonra ki dönemiyle ilgili olarak uyduruluştur. Hal böyle olunca müşrikleri üç yoldan birine çağırmak nasıl şart olur. Örneğin yeni bir ülke İslam topraklarına katılırsa ve halkı Müslümanlığı kabul ederse niçin ve nereye göç ettirmek mümkün olur. Göç veya başka bir ifadeyle hicret, şartların zorlamasıyla İslam'ın yaşanmasına uygun olmayan yerden uygun yere veya İslam toplumu oluşturmak amaçlı bir olay için bir yerden uygun bir yere gitmektir. Yoksa sırf hicret için hicret değildir. İslam'a ait bir toprak içerisinde hicretin manası nedir? Bir evvel ki rivayette tebliğsiz ani saldırıyı  meşru kabul etmişlerdi. 231 no.lu örnekteki rivayette üç şart vardır diye rivayette bulunmaları bir çelişkidir.

Hüküm konusunda ki iddialarına gelince, bu da Kur’an’a uymamaktadır. Zira İslam'da hüküm yalnız ve yalnız Allah’a aittir; Allah’tan başkası hüküm koyamaz, bundan dolayı kul hükmü uygulanır diye bir şey İslam da mümkün değildir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. İlkte de, sonda da (dünyada da, ahirette de) hamd O’na mahsustur; Hüküm de O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. 28/70

- Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah’ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın! Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felakete uğratmak istiyor olmasındandır. Zaten insanların çoğu yoldan çıkmışlardır. 5/49

- Gerçekten Tevrat’ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nûr vardır. (Allah’a) teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi, Rablerine teslim olmuş, bilginler de Allah’ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Tevrat’a Şahit tiler. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun, Ayetlerimi az bir fiyata satmayın (Ve bilin ki) kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.  5/44

Görüldüğü gibi, Kur’an öğretisine göre hüküm ancak ve ancak Allah’a aittir. İslam dinine göre, Allah’tan başka kimse hüküm koyamaz ve Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek mecburidir. Aksini yapanlar Kur’an’da kafirlerin ta kendileri olarak tanımlanmışlardır. Hal böyle olunca, Allah’ın hükmüyle değil, kendi hükmünle hükmet diye rivayet uydurmak apaçık küfürdür.


CENNETLİKLER VE CEHENNEMLİKLER HAKKINDA
UYDURDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ

 232-........... Ebû Zerr (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S): “Bana Rabb’ım tarafından gelen (Cibril) geldi de: Ümmetimden her kim Allah’a hiçbir şeyi ortak tanımayarak ölürse, o kimse cennete girer, diye haber verdi -veyâ bununla beni müjdeledi-” buyurdu. Ben:
 - (Yâ Rasûlullah!) O adam zinâ ettiği ve hırsızlık yaptığı takdirde de (yine cennete girer) mi? dedim.
- “(Evet) zinâ ettiği ve hırsızlık yaptığı takdirde de” (Buhâri, Kitâbu’l-Cenâiz 1 C.3 S.1174 Ötüken 1987. )

233-.............. Abdullah ibn Mes’ûd (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S): “Allah’a bir şeyi ortak sayarak ölen kimse cehenneme girer” buyurdu. Ben de: Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmayarak ölen kimse cennete girer, dedim. (Buhâri, Kitabu’l-Cenâiz 2 C.3 S.1175 Ötüken 1987)

234- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Beni gören veya beni göreni gören bir müslümana ateş değmeyecektir. (K.S.4364 C.12 S.242 Akçağ, alıntısı Tirmizi, Menâkıb, (3857). )

Bu tür rivayetlerle, bir kimsenin yalnız iman etmiş olmasından dolayı cennete gireceğini, kesinlikle cehenneme girmeyeceğini iddia etmişlerdir. Böylece müslümanların iyi veya kötü amel işlemiş olmalarının önemi yoktur demekle, müslümanlar arasında fesadın yayılmasını amaçlamışlardır. Bunun yetinmeyerek bu rivayetlerine ters düşen başka rivayetler uydurmak suretiyle, iyi ve kötü amel kavramlarını belirsiz hale getirmek ve müslümanları bu konuda şaşkın bir duruma sokmak için çaba harcamışlardır. Zaten onların ana metodu kavramları bozabilmek için bir konu hakkında çelişkili rivayetler uydurmaktır.

Allah’ın affıyla umutlandırmak suretiyle, insanları dini görevlerinden uzaklaştırmak isteyenlere karşı Allah, Kur’an’da şöyle demektedir, mealen:

- Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın va’di haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı (şeytan), Allah’ın affına güvendirerek sizi aldatmasın. 31/33

- Ey insanlar, Allah’ın va’di gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan), Allah(ın affına güvendirmek sûreti) ile sizi aldatmasın. 35/5

Görüldüğü gibi, Allah, şirk koşmayan herkesi ne kadar kötü amel


http://www.kuran-tekrehber.com/1-7.htm - http://www.kuran-tekrehber.com/1-7.htm



-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 26-Haziran-2009 Saat 12:16

BÖLÜM 8

işlemiş olursa olsun muhakkak affedecek demek şeytan aldatmasıdır.

Allah’ın, her şirk koşmamış olanı muhakkak bağışlayacağım diye verilmiş bir sözü yoktur. Ancak şirk işlemiş olanlar hariç olmak üzere, istediklerimin günahını bağışlarım demiştir. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur. 4/48

- Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da uzak bir sapıklığa düşmüştür. 4/116

Görüldüğü gibi, Allah her şirk koşmayanın değil de, şirk koşmayanlardan dilediğinin günahını bağışlayacağını va’d etmiştir.

- De ki: “Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” 39/53

- “Size azab gelip çatmadan Rabb’inize dönün, O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.” 39/54

- “Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada, size azab gelmezden önce Rabb’inizden size indirilenin en güzeline (Kur’an’a) uyun.” 39/55

Evet, görüldüğü gibi, Allah’ın af vadine muhatap olan zümreden olmak için, Allah’a dönülüp teslim olunacak. Bunun içinde Kur’an’a uymak şarttır. Yani kişi yaşantısını Kur’an’a göre düzenleyecektir. Yoksa, Kur’an’da gösterilen yolu boş verip günahlara dalarak, Allah’ın rahmetini ummak boş bir hayaldir. Böyle bir iddiada bulunan ancak Kur’an ile alay etmiş olur ki, kendisi kaybeder. Şöyle ki, yukarıda mealleri yazılı ayetlerin devamında; mealen:

- Ki nefisler demesin: “Allah’tan yana yaptığım eksikliklerden dolayı bana yazıklar olsun! Ben gerçekten (Kur’an ile) alay edenlerden idim.” 39/56
 
Kim günaha batarsa, o mahv olmuştur. Cehennemde ebedi kalacaktır. Kurtulanlar ise inanıp yararlı iş işleyenlerdir, onlarda Cennette ebedi kalacaklardır. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- Evet kim bir günah kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa işte onlar, ateş (cehennem) halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. 2/81

- İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennet halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. 2/82

Kur’an’da hal böyleyken, buna rağmen şu rivayeti uydurdular:

235- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “ Resûlullah ((aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Mü’min, Allah indindeki ukûbeti bilseydi, cennetten ümidini keserdi. Eğer kafir Allah’ın rahmetini bilse idi, cennetten ümidini kesmezdi”. (K.S.1682 C.6 S.355 Akçağ 1989, alıntısı Müslim Tevbe 23, (2755); Tirmizi Da’avât 108, (3536). )

Böylece, Müminleri Allah’ın rahmetini ummaktan dışladılar, kafirlerin ise cennete girebileceğini imâ ettiler. Zira, ümit kesmemek bir ihtimal varsa mümkündür. İhtimal olması halinde kafirlerinde cennete gire bilmesi mümkün demektir. Bu ise Kur’an’a uymayan bir iddiadır. Rahmet edilecek olanlar konusunda Kur’an’dan mealen:

- İşte bu (Kur’an) bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. O’na uyun ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin. 6/155

İslam Dinine göre kafirler, Allah’tan korkmadıkları gibi, Kur’an’a da uymazlar. Bu itibarla Allah’ın rahmetini ummaya hakları yoktur, Kur’an’dan mealen:

- Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenle -İşte onlar- benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için acıklı bir azap vardır. 29/23

236- Bir diğer rivayette: “Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan bir kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse de cennete girmez.” (K.S. 5219 C.15 S.24 Akçağ 1992 alıntısı, Müslim iman 147; Ebû Dâvûd Edep 29,(4091); Tirmizi Birr 61, (1999). )

237-.......Bize Ebû Avâne, Abdurrahmân İbnu’z-Esbahâni’- den; o da Ebû Sâlih Zekvân’dan; o da Ebû Said (R)’den şöyle tahdis etti........
 Resûlullah, kadınlara:
- “İçinizden hiçbir kadın yoktur ki, çocuklarından üç tânesini âhirete kendisinden önce yollasın da bunlar cehenneme karşı onun için bir perde olmasın!” buyurdu.
Bunun üzerine kadınlardan biri:
- Yâ Rasûlullah! İki tânesi de öylemi? Dedi.
Ebû Said: Kadın “İki tâne” sözünü iki defa tekrar etti, dedi. Sonra Rasûlullah üç kere tekrar ederek:
- “İki tâne de, iki tâne de, iki tâne de öyledir” buyurdu. (Buhari, Kitâbu’l-İ’tisam bi’l-Kitâbi ve’s-Sünneti 41 C.16 S.7194 Ötüken 1989)

Bu tür rivayetlerle, müslüman olsun, kafir olsun herkesin cennete gireceğini çokça iddia ve insanlara umut verdiler. Bu tür rivayetlerini dikkate almadan da şu rivayetlerde bulundular.

238- Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Kim namazı kılar, zekatı verir ve Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölürse, ona mağfiret etmek Allah üzerine bir hak olur. Hicret etse veya doğduğu yerde ölse de!” .......... (K.S.4662 C.13 S.243 Akçağ 1992 alıntısı, Nesâi, Cihâd 18,(6,20). )

Bu rivayette, genelleme dışına çıkarak, namaz kılma ve zekat verme ile şirk koşmamayı şart saydılar. Yalnız bu rivayette içerik olarak asıl amaçları hicret etmeyi önemsiz göstermektir. hal bu ki, Kur’an’da gerektiğinde gücü yetip te hicret etmeyenler hakkında şöyle denmiştir, mealen:

- Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: “Ne işde idiniz” dediler. Bunlar: “Biz yeryüzünde çaresizdik” diye cevap verdiler. Melekler de: “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş(yeri)dir. 4/97

- Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır. 4/98

Demek ki, hicret etmek, iddia ettikleri gibi keyfe bağlı bir olay değildir. İslam da, hicretin şartları oluştuğunda, gücü olup ta aksine davrananların barınağı cehennemdir.
 
238- Ebu Miczel rahimehullah anlatıyor: “Hz. Muâviye radıyallahu anh, İbnu’z-Zübeyr ve İbnu Amir (radıyallahu anhüm)’in yanlarına geldi. İbnu Âmir ayağa kalktı, İbnu’z-Zübeyr oturdu (kalkmadı). Hz. Muâviye radıyallahu anh, İbnu Âmir’e:
“Otur, zira Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam)’ın: “İnsanların kendisi için ayağa kalkmalarından hoşlanan kimse ateşteki yerini hazırlasın” buyurduğunu işittim” dedi.” (K.S. 3320 C.10 S.116 Akçağ 1990, alıntıları Ebû Dâvûd, Edeb 165, (5229); Tirmizi, Edeb 13, (2756). )

239- Nesâi’nin bir rivayetinde Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Üç kişi vardır, cennete girmeyecektir: Anne babasının hukukuna riayet etmeyen kimse; içki düşkünü olan kimse; verdiğini başa kakan kimse.” (K.S. 5876 C.16 S.348 Akçağ 1993, alıntısı Nesâi, Zekat 69, (5,81). )

240- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Bir adam ölmüştü, diğer biri, Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın işiteceği şekilde onun için şöyle söyledi: “Cennet mübarek olsun!” Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sordu: “Nereden biliyorsun? Belki de o mâlâyâni (lüzumsuz, boş) konuştu veya kendisini zengin kılmayacak bir miktarda cimrilik etti!” (K.S. 5912 C.16 S.377 Akçağ, alıntısı Tirmizi, Zühd 11. (2217). )

241- Ebû Dâvûd’da Hârise radıyallahu anhtan gelen bir rivayette, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur: “Cennete ne zengin cimri, ne de kaba merhametsiz girer.” (K.S. 5142 C.14 S.458 Akçağ 1992, alıntısı Ebû Dâvûd, Edeb 8, (4801). )

242- Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.”
Müslim’in rivayetinde “nenmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. (K.S. 4328 C.12 S.128 Akçağ, alıntıları, Buhari, Edeb 50, Müslim, İman 169,(105); Ebû Dâvûd, Edeb 38,(4771); Tirmizi, birr 79,(2027). )

243- Hz. Câbir ve Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Ne fâsık ne de mücâhir (günahı açıktan işleyen) kimse için söylenen gıybet sayılmaz. Mücâhir olan hariç, bütün ümmetim affa mazhar olmuştur.” (K.S. 4327 C.12 S.126 Akçağ, alıntısı Müslim, Zühd 52(2290), Buhari’de ikinci kısım mevcuttur Edep 60. )

Günahı gizli işlemek şartıyla ne yapılırsa yapılsın affedilmiştir diyorlar. Bu da Allah’ın görmesi mühim değildir, yeter ki kullar görmesin manasındadır. hal bu ki, insanlardan gizlenip Allah’tan utanmayanlar hakkında Kur’an’da şöyle denmiştir, mealen:

- Kendilerine hâinlik edenleri savunma; zira Allah, daima hainlik yapıp günah işleyen kimseleri sevmez! 4/107

- (Kötü fiillerini) insanlardan gizliyorlar da Allah’tan gizlemiyorlar. Oysa geceleyin O’nun istemediği şeyi kurarlarken O, onlarla berâberdir. Allah, onların yaptıkları her şeyi kuşatmıştır (Hiçbir şeyi O’ndan gizleyemezler). 4/108

- Haydi siz dünya hayatında onları savundunuz (diyelim); ya kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savunacak, ya da kim onlara vekil olacak? 4/109

Demek ki bu rivayetleri de Kur’an’a uymayan boş iddiadır.

244- Ebu Osmân en-Nehdi anlatıyor: “Sa’d İbnu Ebi Vakkâs radıyallahu anh’ı dinledim. Demiştir ki: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“İslâmda bir kimse asıl babası varken bir başkasının babası olduğunu söylerse ve bu iddiasını da o kimsenin babası olmadığını bilerek yaparsa, cennet ona haramdır.” (K.S. 5323 C.15 S.122 Akçağ, alıntıları Buhari, Ferâiz 29, Megâzi 56; Müslim İman 114,(63); Ebû Dâvûd, Edeb 119,(5113). )

245- Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “İçki müptelası cennete giremez.” (K.S. 7004 C.17 S.432 Akçağ 1993, alıntısı İbn-i Mace 3376. )

246- Ebu Bekr es-Sıddık radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Mü’mine zarar veren veya hile yapan melûndur.” (K.S. 5886 C.16 S.358 Akçağ, alıntısı Tirmizi Birr 27, (1942). )

Görüldüğü gibi bu konuda örneğini vermiş olduğum ilk hadis örneklerinde, Müslüman olan herkesin muhakkak Cennete gireceğini, Kesinlikle Cehenneme girmeyeceğini, hatta kafirlerin dahi Cennete girmeyi umabileceğini iddia etmişlerdi. Buna rağmen, sonraki  örneklerde ise Müslüman olup ta günah işleyen kimselerin Cehenneme gireceklerini hatta, hiç Cennete girmeyeceklerini rivayet etmeleri açık bir çelişkidir. Kur’an gerçeklerini anlatma kaygıları olmadığı için, daha öncede dikkat çektiğim gibi, bu gibi çelişkili rivayetler uydurarak, havaya ve ortama göre işlerine gelen rivayeti halka söyleme ortamı kendilerine sağlarlar. Hani nasıl derler, gerçeklere göre değil de, nabza göre şerbet vermeye çalışırlar, takdim ettikleri şerbetin İslami ölçülere göre zehirli olup olmaması onların umurunda bile değildir.

Bu konudaki rivayetlerine başka açıdan örnekler verecek olursam, şöyle ki:

247- İbnu Mes’ûd (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ) buyurdular ki: “Çocukları diri olarak toprağa gömen de gömülende ateştedir.” (K.S. 858 C.4 S.373 Akçağ, alıntısı Ebû Dâvûd, Sünnet 18,(4717). )

248- Ebû Dâvud’un bir diğer rivayetinde geldiğine göre, “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a: “Ey Allah’ın Resûlü, kim cennete girecektir?” diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: “Peygamber cennetliktir, şehit cennetliktir, Çocuk(ken ölen) cennetliktir, diri diri gömülen çocuk cennetliktir. (K.S. 1024 C.5 S.57 Akçağ, alıntısı Ebû Dâvûd, Cihâd 27, (2521). )

Bu iki rivayet çelişkilidir, diri olarak gömülen çocuk birinde Cennetlikken, öbüründe ise Cehennemlik olarak belirtilmiştir.

Şimdi akla şöyle bir soru gelebilir, ölen küçük çocukların İslam dinine göre durumu nedir? İslam dinine göre daha sorumluluk yaşına gelmeden ölen, Müslüman veya Kafir çocuğu ayırımı var mı? İnsanların dünya hayatında ki yaşam süreleri bir birinden farklı olduğu gibi, gelişme açısından davranış kabiliyetleri de genelde bu yaşam süreleriyle ilgilidir. Örneğin yeni doğmuş bir bebekle, yetişkin bir insanın davranış kabiliyetleri bir birlerinden farklıdır. İnsan uzun yıllar yaşadığı gibi, bebekken, hatta doğar doğmaz veya daha anne karnındayken ölebilmektedir. Ve İslam dininde her nefsin sorumluluğu sahip olduğu güce göredir. Allah hiçbir nefse yüklenemeyeceği yükü yüklemez. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

-Biz, hiçbir nefse gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz. Nezrimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır, ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. 23/62
 

İslam dinine göre bir insanın sorumlu olması için, İlâhi mesaja muhatap olmuş ve İlâhi mesajdan öğüt alabilecek bir ömür müddetine sahip olması gerekir. Kur’an’dan mealen:

- İnkar edenlere gelince de cehennem ateşi vardır. (Orada) onlara ne (ölümle) hükmedilir ki, ölsünler ve ne de onlardan cehennem azâbı biraz hafifletilir. İşte Biz, nankör kafirleri böyle cezalandırırız. 35/36

- Onlar orada: “Rabb’imiz bizi çıkar (önce) yaptığımızdan başkasını yapalım” diye feryâd ederler. “Öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre yaşatmadık mı sizi? Size uyarıcı da geldi (fakat inanmadınız). Öyle ise tadın (azâbı), zalimlerin yardımcısı yoktur.” 35/37

İnkar edenler, bölük bölük cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman, cehennemin kapıları açıldı, cehennemin bekçileri onlara şöyle dedi: “Kendi aranızdan, Rabb’inizin ayetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?” “Evet, geldi dediler, ama kafirlere azap sözü hak oldu.” 39/71

- “O halde içinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüş!” denildi.
39/72

- Kim Rabb’ine suçlu olarak gelirse onun için cehennem vardır; orada ne ölür ne de yaşar. 20/74

Cehennem halkı öyle kimselerdir ki, Allah tekrar onları dünyaya gönderip, İman edip iyi ameller işlemelerine fırsat verse, İman etmeyip tekrar eski yaptıklarına döneceklerdir. Zira onlar yalancıdırlar. Kur’an’dan mealen:

- Onların, ateşin başında durdurulmuş iken: “Ah ne olurdu keşke biz (dünyâya) geri çevrilseydik de Rabb’imizin ayetlerini yalanlamasaydık, iman edenlerden olsaydık!” dediklerini bir görsen! 6/27

- Hayır, daha önce gizlemekte oldukları, onlara göründü. Geri gönderilselerdi yine men’olundukları şeyi yapmağa dönerlerdi, çünkü onlar yalancılardır. 6/28

- Kim yola gelirse kendisi için yola gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü taşımaz (herkes kendi günahını çeker). Biz, elçi göndermedikçe azab edecek değiliz. 17/15

Görüldüğü gibi, bir insanın sorumlu olması için, Allah tarafından bir elçinin getirdiği vahye muhatap olması, bu vahyi normalde öğrenebilecek durumda olması ve öğüt alması, dolayısıyla düşünebilmesi için yeterli bir ömür müddetine sahip olması gerekir. Bunun böyle olmasının nedeni, insanların Allah’a karşı bir bahânelerinin olmaması içindir. Kur’an’dan mealen:

- Daha önce sana anlattığımız elçilere ve sana anlatmadığımız elçilere de (vahyetmiştik). Ve Allah, Musa ile konuştu. 4/164

- (Bunları) Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (gönderdik) ki, peygamberler geldikten sonra insanların, Allah’a karşı bahaneleri kalmasın. Allah üstündür, hikmet sahibidir. 4/165

Görüldüğü gibi, dini sorumluluk yüklenmemiş çocuklar, müslüman çocuğu olsun veya olmasın cehenneme girmeyeceklerdir.

Cehennemde olmadıklarına göre cennette olabilirler mi. Kur’an’dan mealen:

- Kim de O’na (Allah’a) iyi işler yapmış bir mümin olarak gelirse, işte onlar içinde yüksek dereceler vardır. 20/75

- Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri. Orada sürekli olarak kalırlar. İşte (günahlardan) arınanların mükâfatı budur! 20/76

- İman edenler ve iyi iş işleyenler ise, onları (Ağaçları) altından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Onlar için orada tertemiz eşler vardır. Onları koyu gölgeliklere sokacağız. 4/57

- (Allah’ın azâbından) korunanlara da: “Rabb’iniz ne indirdi?” dendi. “Hayır (indirdi) dediler. Dünyâda güzel iş yapanlara güzellik vardır, (onlar için) âhiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takvâ sahiplerinin yurdu ne güzeldir. 16/30

- Adn cennetleri(ne), altlarından ırmaklar akan o cennetlere girerler. Orada onlar için diledikleri her şey var. İşte Allah, takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır. 16/31
 

Yukarıdaki ayet meallerinde görüldüğü gibi ve Kur’an’daki daha bir çok ayette, cennet ehlinin vasıfları olarak, iman etme ile birlikte salih amel işleme ve dolayısıyla takva gösterilmiştir. Bunun içinde yeterli yaşam süresi içinde, İlâhi vahyi kabul ve ona uygun davranıp imtihanı kazanmak gerekir.

Şimdi çocukların durumunu incelerken, daha anne karnındayken veya doğar doğmaz ölen bir çocuğun durumunu ele alarak, o açıdan diğer dini yönden mükellef olmamış çocukları dikkate alalım. Böyle bir kimsenin yukarıda bahsi geçen cennet ehline ait vasıflara sahip olamayacağı açıktır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Allah sizi annelerinizin karnından çıkardı(ğı zaman) hiçbir şey bilmiyordunuz, size işitme (duyusu) gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz. 16/78

Bu durumda ölenlerin kendi tercihleri olarak işlenmiş iyi veya kötü amelleri yoktur. Zira tercih bilmeyi gerektirir, bunlarsa bir şey bilmemektedirler. Dini sorumluluk yaşına gelmemiş veya dini teklif altına girmemiş akıl özürlülerin durumu da bunlar gibidir. Bu durumda ölenlerin kafir veya müslüman çocukları olmaları arasında fark yoktur. Dolayısıyla günahları da yoktur. Kur’an’dan mealen:

- Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza:  81/8

- “Hangi günah(ı) yüzünden öldürüldü?” diye. 81/9

Onları diri diri toprağa gömenleri eleştiri mahiyetinde ki bu ayetler, aynı zamanda bu çocukların günahsız olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla kafir çocukları olmalarına rağmen günahları yoktur.

Bu durumda. Cennetle mükafatlandırılanlardan veya cehennemle cezalandırılanlardan değillerse, o zaman bahsi geçen çocuklar veya onların konumunda olanlar nerededirler?

Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Çevrelerinde, ebedi yaşama erdirilmiş çocuklar dolaşırlar;  56/17

- Kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehleri onlara sunarlar. 56/18
 
- Cennetin gölgeleri, üzerlerine yaklaşmış devşirmeleri (meyveleri) da aşağı eğdirildikçe eğdirilmiştir. 76/14

- Yanlarında gümüşten kaplar, billûr kupalar dolaştırılır. 76/15

- Gümüşten kadehler ki onları türlü ölçü ve biçimlere koymuşlardır. 76/16

- (Bu), orada bir çeşmedir ki adına sel sebil denir. 76/18

- Çevrelerinde de ebedileşmiş çocuklar dolaşır ki, onları görsen, kendilerini saçılmış inci sanırsın. 76/19

- Nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.  76/20

Cennet ehline hizmet eden bu çocuklar Kur’an’da tanımlanırken “Vilden” yani doğumla çoğalmış olarak belirtilmişlerdir, ayrıca “ebedileşmiş” olmalarının belirtilmesi de, onların önceden ölümlü oldukları ve ölümü tattıklarını belirtir. Ebedileşmiş olmaları sonradan kazandıkları bir vasıftır. Durum böyle olunca, bence anlaşılan odur ki, cennet ehline hizmet eden bu çocuklar, din teklifine muhatap olmadan ölen çocuklardır. Ayrıca, yetişkinlik yaşına kadar yaşam sürmelerine rağmen akıl özürlü olup dini teklif altına girmeyenleri de bu çocuklar konumunda düşünmemiz mümkündür. Ancak yaşamlarının ancak belirli bir süresinde akıl özürlü olanlar, özürlü olmadıkları yaşam sürelerinde ki amelleriyle yükümlüdürler.

İslam inancına göre ölenler yaşları ne olursa olsun ikinci bir sefer tekrar imtihan için dünyaya dönmezler. Dini teklif altına girmek suretiyle sorumluluk almamış olan bu kimselerin günahkarlıkları olmadığı gibi, yetişkin insanların bilerek işledikleri amelleri gibi iyi amelleri de yoktur. Bundan dolayı cennetteki konumları dünyadaki yaşamlarına uygundur. Dünya yaşamında çiçek neyse, küfür ve günaha bulaşmamış bu masum çocuklar da onlar gibidir. Onlar, Ahrette de cennetin güzel süslerindendirler, Allah onların bu durumlarını saçılmış inci benzetmesiyle bize bildirmiştir. Böylece de cennet ehli çocuksuz kalmamış olmaktadırlar.

Ölenlerin ikinci defa dünyaya imtihan edilmek üzere dönmeyecekleriyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:
 
- İnkar edenlere de bağrılır: “Allah’ın (size) kızması, sizin kendi kendinize kızmanızdan daha büyüktür. Zira siz imana çağrıldınız da inkâr ederdiniz!” 40/10

- Dediler ki: “Rabb’imiz, bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Günahımızı itirâf ettik, Şimdi (şu ateşten) çıkmak için (bize) bir yol var mı (acaba)?” 40/11

- Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz, o sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O’na döndürüleceksiniz. 2/28

Görüldüğü gibi Kur’an’da iki ölüm ve iki diriliş bildirilmiştir. İlk ölüm dayaya gelmeden önce , Ruh’un dünyaya gelmeden önceki bedensiz halidir. Daha önce Kur’an’dan örnek vererek uyku ve ölüm bağıntısından bahsetmiştim. Uyku ve Ölüm Ruh’un yok olması değil, bedenden ayrılmasıdır. Ruhla beden canlılığı da aynı şey değildir, zira insan uykudayken kıpırdar, Ölmüş halde de tırnaklar ve saç uzar, fakat bedende Ruh mevcut değildir. Bundan dolayı konunun anlaşılması açısından bedenin canlılığını ve Ruh’un varlığını karıştırmamak lazımdır. Örneğin aniden kopan bir el veya ayak kısa bir müddet te olsa hareket edebilir bu onun bir parça canlılık taşıdığını gösterir, buna rağmen koptuğu bedenin benliğinde bir noksanlık meydana gelmez. Bundan dolayı Ruh’la canlılığın ayrı şeyler olduğu görülebilir. İkinci ölüm dünya hayatından ayrıldığımızda bildiğimiz ölüm halidir. Birinci diriliş dünyaya geldiğimiz haldir. İkinci diriliş, Ahrette dirildiğimiz haldir. Bundan dolayı, Kur’an’a göre, ikinci bir diriliş haliyle imtihan için tekrar dünyaya dönülüp dirilme yoktur. Tenasüh veya Reenkarnasyon inancı Kur’an’a göre geçersizdir.

Şimdi akla şöyle bir soru gelebilir, madem ki İslam dini açısından dünya imtihanı bir seferle sınırlıdır, o zaman yetişkin olarak yaşam süren akıl özürsüz her insan dini tebliğ almakta veya alabilecek durumda mıdır. Yoksa, bazı insanlar dünyanın ücra veya bazı yerlerinde dini tebliğden uzak ve habersiz olarak yaşam sürüp ölmekte midirler?

Kur’an’ı esas alarak konuya bakacak olursak, her ümmete muhakkak bir uyarıcının (Nezir, başka bir ifadeyle peygamber) gönderildiğini görürüz. Kur’an’dan mealen:

- Biz seni gerçek ile birlikte müjdeleyici ve uyarıcı olarak  gönderdik. Her ümmet içinde mutlaka bir uyarıcı bulunmuştur. 35/24

- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez. 10/47

- Andolsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve Tâğût’tan sakının” diye (emretmeleri için) her ümmete peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, yalanlayanların sonu nasıl olmuştur! 16/36

Peygamberimiz ise alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.bunun manası, gelmesiyle birlikte bütün alemlerin peygamberi olduğudur, bundan dolayı bütün alemler Kur’an’a uymakla yükümlüdür. Peygamberimizden sonra peygamber gelmeyeceğinden, kendisine ulaşmanın tek yolu getirdiği Kur’an’a uymaktır. Peygamberler din tebliğinde, yanlış tebliğden masum idiler, onların dışında olan bizler böyle bir vasfımız olmadığından söylediğimiz bütün dini sözlerin Kur’an ölçüsüne göre denetlenerek, uygun olduğu görüldükten sonra kabul edilmesi gereklidir, uygun değilse İslam dini açısından geçerliliği olmadığından red edilmesi gerekir. İslam dinini anlaşılmasında tek kaynak ve tek ölçü Kur’an’dır.

Kur’an’dan mealen:

- (Ey Muhammed), biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. 21/107

Peygamberin getirmiş olduğu tebliğden istifade edip, hidayet bulmak için, Kur’an’dan mealen:

- Tâğût’a ibadet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı: 39/17

- Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar aklıselim sâhipleridir. 39/18

- O’dur ki size âyetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. Ancak (Allah’a) yönelen öğüt alır. 40/13

- Kafir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbi’nden bir âyet (mucize) indirilmeli değil miydi? De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır. Kendisine yönelenleri hidayete erdirir. 13/27
 

- “Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye Nuh’a tavsiye ettiğini sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu(din), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir. 42/13

- Hiçbir musibet, Allah’ın izni olmadıkça isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse, Allah da onun kalbine hidayet verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. 64/11

Bir insanın hidayet bulması için, Allah’a yönelmesi, doğru yolu arzu etmesi gerekir. Allah, kendisine iman edenin kalbine hidayet verir. Bunun için insanın, dünyanın neresinde olduğu veya hangi devirde yaşadığı mani teşkil etmez.

Daha öncede Kur’an’a dayalı olarak belirttiğim gibi, insan fıtrat yani yaratılış olarak muvahhid tir. Allah’ın tek İlâh olarak Rabb’i olduğu gerçeğinin üzerini örtmeyip, buna iman eden kimse, Allah’ın hidayet vermesiyle kalbinde hidayet bulur. Rabb’inin kim olduğunu ve hayat gerçeğinin manasını amel olarak öğrenme olayına giriştiğinde, örneğin, kendisini kimin yarattığını, dünyaya nereden geldiğini, dünyada bulunmasının amacını ve öldükten sonra nereye gideceğini merak ederek öğrenmeyi araştırdığında, doğrulardan hoşlanıp benimseme isteğinde bulunması halinde, Allah onun kalbine hidayet ederek, Vahiyden istifade etmesinin yollarını açar.

İnsanın fıtrat en hanif yani Allah’ı bir tek İlâh olarak kabul etmeye uygun yaratıldığı hususunda, Kur’an’dan mealen:

- Sen yüzünü, Allah’ı birleyici (hanif) olarak doğruca dine çevir. Allah’ın yaratmasına (fıtratına) ki, Allah insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. 30/30

Bu konuyla ilgili olarak İbrahim peygamberi örnek gösterecek olursak, Kur’an’dan mealen:

- İbrahim, babası Âzer’e demişti ki: “Sen putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum.” 6/74

- Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu (iç yüzünü) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun. 6/75
 

- Üzerine gece basınca (İbrahim) bir yıldız gördü; “Budur Rabb’im” dedi. Yıldız batınca: “Batanları sevmem”, dedi. 6/76

- Ay’ı doğarken görünce: “Budur Rabb’im” dedi. O da batınca “Rabb’im beni doğru yola iletmezse, muhakkak sapıklığa düşmüş topluluktan olacağım” demişti. 6/77

- Güneşi doğarken görünce: “Budur Rabb’im, bu daha büyük” dedi. (O da) batınca dedi ki: “Ey kavmim, ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” 6/78

- Ben hanif olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. 6/79

Böylece hidayet buldu, Allah ona peygamberlik verdi ve onu dost edindi. Kur’an’dan mealen:

- İşlerinde doğru olarak kendini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in, Allah’ı bir tanıyan (hanif) dinine tabi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim’i (kendine) dost edinmişti. 4/125

Hidayet bulmayanların durumuna gelince, bunlar hidayeti istemeyip hidayete götüren gerçeklere gözünü kapatıp, bu gerçeklerin üzerini örten kimselerdir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Gece ve gündüzün değişmesinden ve Allah’ın, göklerde ve yerde yarattığı şeylerde (Allah’ın azabından) korunan bir topluluk için nice deliller (ayetler) vardır. 10/6

- Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla yetinenler ve ayetlerimizden de gâfil olanlar, 10/7

- İşte kazandıkları işlerden dolayı onların varacakları yer, ateştir! 10/8

- Dünya hayatından sâdece (görünen) dış yüzünü bilirler; âhiretten ise onlar tamâmen gafildirler. 30/7

- Kendi nefislerinde hiç düşünmediler mi ki Allah, gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ile ve belli bir süre ile yaratmıştır. İnsanlardan çoğu, Rab’lerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. 30/8
 

Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar her ayeti görseler de ona inanmazlar. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler, ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu onların ayetlerimizi yalanlamalarından ve onlara karşı gâfil olmalarındandır. 7/146

Görüldüğü gibi, hidayet bulmayanların, hidayet bulmamalarının nedeni bilgi kaynaklarının noksanlığından değil de, hidayeti bulmak istememelerindendir. Bunlar öyle kimselerdir ki, Allah’a kavuşmayı ummazlar, dünya hayatına razı olup onunla yetinerek, ayetleri boş verirler. Yer yüzünde büyüklenip, ayetleri yalanlayarak umursamazlar.

İnsanın bizzat kendisi, yer gök ve bunlar arasında bulunanlar bir harikalar alemidir. İnsan nereye dönüp baksa kendisini hayretlere düşürecek bir olayla karşılaşır, yeter ki bakmasını bilsin. Bizzat yaratıkların var olmasının varlığı bir harika olaydır. Varlık üzerinde derinleşerek bakanların hayretler içinde kalacağı bir çok olaylar olduğu gibi, dikkatlice biraz bakanların da hayretler içinde kalacağı olaylar mevcuttur. Örneğin: çok kolay bir şekilde, gözün ve tırnakların yaptıkları işe, yapılarına ve yerleşim yerlerine bak, hayretler içinde kalmamak mümkün mü? Başını kaldır ve gökyüzüne bak, güneşin, ayın ve yıldızların yaptıkları işe ve yerleşim yerlerine dikkat et, hayretler içerisinde kalırsın. Hele alemin yaratılışını ve var olmasını imkanlar nispetinde derinlemesine incelediğinde sonsuza kaçan bir hayretler zinciriyle karşılaşırsın. Alemde hiçbir şey boş, manasız sebepsiz değildir. Hele hayatın kendisi! Biz kimiz, nerden geldik, bu dünya ve içerisinde bulunduğu alem neresidir, ölüp te buradan ayrıldığımızda nereye gitmekteyiz, ölü bedenlerin genelde mezara taşındığını herkes bilebilir, fakat konu bu değildir zira biz bedenden ibaret değiliz, bedenle birlikte ruh denen bir varlığımız vardır, mahiyetini bilmediğimiz bu varlığın ölüm halinde bedende mevcut olmadığını gözlemlerimizle göre bilmekteyiz. Ölü bedenle bir arada, canlı haldeki gibi mezara gitmediği kesin ulan bu varlık, ölüm olayı meydana geldiğinde ne olmakta veya hangi konuma girmektedir, biz bunu duyularımızla ve gözlem araçlarımızla görememekteyiz. O zaman bu dünya hayatının ötesinde ne vardır ve bizi ne beklemektedir, biz aleme baktığımızda manasız hiçbir şey bulamıyoruz, hayatımızın bir manasının olmaması mümkün değildir. Bütün bunların sahipsiz ve başıboş olması da mümkün değildir. Hele büyük bir düzene sahip olan alemde, bir adaletin olmaması da mümkün değildir, örneğin bir çok zalim bu dünyada ceza görmeden, zulmünü sürdüre sürdüre ölüp gitmekte, birçok iyi kimsede, bu dünyada iyiliğinin karşılığını tam görmeden iyilik yapmayı sürdürerek ölüp gitmektedir. Ne zalimin cezasız nede iyi kimsenin mükafatsız kalmaması adaletin gereğidir. O zaman bu adalet nerede ve kimin tarafından gerçekleştirilmektedir. İnsan bu şekilde, Allah’ın varlığının ve birliğinin, ahret hayatı denen olayın işaretlerini bulabilir. İlâhın tek olması ve Takdir ettiği Adaletinde tek olması şarttır. İlâh, birden fazla olursa alemde üstün gelme mücadelesini yansıtan bir çatışma baş gösterirdi, fakat böyle bir şey görememekteyiz. Takdir ettiği adalet birden fazla olmuş olursa, iyi ve kötü, güzel ve çirkin belirsiz hale gelirdi fakat böyle bir şey de mevcut değildir, basitçe şöyle diyeyim, her nefis kendisine şeker veren ile, dayak atanı kolayca bir birinden ayıra bilir. Öyleyse iyi ve kötüyü tayin eden adalette birdir. Bizi sayamayacağımız kadar çok nimetlerle, rızıklandıran Allah, faydamıza olan bilgiyle de rızıklandırmıştır. Bunun için, Allah bir rahmet olarak, insanları bir çok konuda bilgilendirmek için peygamberleri göndermiştir. Hem de dini sorumluluk taşıyabilecekler arasında fert bazında olsa dahi bir boşluk meydana getirmeden, Yeter ki, insan hidayeti gerçek manada istesin ve yönelsin ve böylece rızıklansın, dünyanın neresinde ve hangi devirde olursa olsun, Allah ona hidayet eder. Hidayeti boş verip dünya hayatına razı olursa varacağı yer ateştir. Ayrıca boş vermekle kendisine layık gördüğü elbise hiçliktir.

Peygamberlerin fertlere ve kitlelere erişmeleri açısından örnek verecek olursak, Kur’an’dan mealen:

Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla.

- Yâsin 36/1

- Hikmetli Kur’an’a andolsun. 36/2

- Sen elbette gönderilmiş elçilerdensin. 36/3

- Doğru bir yol üzerinde. 36/4

- Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu) üzerindesin. 36/5

- Babaları korkutulmamış ve gafil bulunan bir kavmi (kendisiyle) uyarman için gönderildin. 36/6

- (Mûsâ’ya) seslendiğimiz zaman sen Tur’un yanında değildin. Fakat Rabb’inden rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik)ki senden önce bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan kavmi uyarasın; belki düşünüp öğüt alırlar. 28/46

Peygamberin uyardığı kavme, önceden uyarılmamış olan babaları da dahildir. Yoksa ondan önce Araplar hiç uyarılmamış demek değildir. Kâbe’nin temellerini, İbrahim ve İsmâil peygamberlerin yükselttiğini düşün, Kur’an’dan mealen:

- İbrahim, İsmâil’le berâber Ev’in (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor: “Rabb’imiz bizden kabûl buyur, şüphesiz sen işitensin bilensin.” 2/127

Peygamberin, 36 Yasin 6 ve 28 Kasas 46 da bildirilen bizzat kendisinin tebliği ve kavimle ilişkisi, çağdaşlık ve yakın çevreyi uyarı ilişkisidir. Yoksa getirmiş olduğu vahiy kıyamete kadar tüm insanlar ve cinler için olup, kendisi alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

Kendisinden önce de, bütün ümmetlerin mutlaka peygamberi vardı.

Kur’an’dan mealen:

- Andolsun senden önce, evvelki (millet)lerin kolları içinde de elçilere gönderdik. 15/10

- Biz seni gerçek ile birlikte müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Her ümmet için mutlaka uyarıcı (gelip) geçmiştir.
35/24

- Andolsun ki, biz senden önce peygamberleri kavimlerine gönderdik; onlara deliller getirdiler ve biz, (onları dinlemeyip) suç işleyenlerden öç aldık. Müminlere yardım etmek üzerimize borç idi. 30/47

- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez. 10/47

Görüldüğü gibi her ümmet için mutlaka bir uyarıcı vardır. Ümmet, herhangi bir hususiyet ile bir araya gelmiş olan her cemaate ümmet dendiği gibi, ayrı hususiyetleri olan tek bir fert bile bir ümmettir, bundan dolayı fert olsun topluluk olsun herkese mutlaka uyarıcı gelmiştir, uyarıcının gelmesi getirdiği mesajın ulaşması demektir, örneğin Kur’an kime ulaşırsa sanki peygambere muhatap olmuş gibi, getirdiği mesajı almış demektir.
 
Ümmet konusunda Kur’an’dan mealen:

- İbrahim Allah’a itaât eden, O’nu birleyen bir ümmet idi, Ortak koşanlardan değildi. 16/20

Bu da gösteriyor ki yetişkin insanların tamamının dini vahiyden istifade imkanı vardır. Eğer bir kimse gerçek manada hidayeti arzu ederse, Allah ona işittirir ve hidayet eder.

Tekrar Kütüb-i Sitte’deki konularımıza dönecek olursak:

249- Ahnef İbnu Kays radıyallahu anh anlatıyor: “Şu adamı kastederek (evden) çıkmıştım. Yolda Ebu Bekre radıyallahu anh’a rastladım. “Ey Ahnef nereye gidiyorsun?” dedi. “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın amca oğluna yardım etmeyi arzu ediyorum!” dedim. “Dön! Dedi. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın şöyle söylediğini işittim: “İki müslüman kılıçlarıyla birbirlerinin üzerine yürürlerse öldüren de ölende ateştedir!”......... (K.S. 4805 C.13 S.475 Akçağ 1992 alıntısı, Buhâri, Diyât 2, Fiten 10; Müslim Fiten 14,(2888); Ebû Dâvûd, Fiten 5,(4268); Nesâi, Tahrim 29,(7,125). )

Bu rivayetleriyle, zulmen saldırıya uğrayıp ta meşru müdafaa hakkını kullananın hakkını inkar etmişlerdir. Bu Kur’an’a uymayan bir iddiadır. Bu hususta Kur’an’da şöyle denmiştir, mealen:

- İşte böyle, Her kim, kendisine verilen eziyetin dengi ile karşılık verir de, bundan sonra kendisine yine bir tecâvüz ve zulüm vâki olursa, emin olmalıdır ki, Allah ona mutlaka yardım edecektir. Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir.
22/60

- Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. Kim zulmen öldürülürse, onun velisine yetki verdik. (öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürmede aşırı gitmesin (katil yerine, katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin) Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiş)tir. 17/33
 

- Eğer Müminlerden iki grup vuruşurlarsa onların arasını düzeltin; şayet biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah’ın buyruğuna) dönerse artık adâletle onların arasını düzeltin ve (her hususta) âdil olun. Allah, adâlet(le hareket) edenleri sever. 49/9

Bu itibarla uydurdukları rivayet Kur’an’a uymadığı gibi, şu rivayetleriyle de çelişkilidir:

250- Abbâs İbnu Mirdas es-Sülemi radıyallahu anh’ın anlattığına göre: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm,.................. “Allah’ın düşmanı İblis, Rab Teâla hazretlerinin, ümmetimin hepsini mağfiret buyurduğunu öğrenince, yerden toprak alıp kendi yüzüne saçtı ve “Yazıklar olsun bana! Helak oldum, her emeğim boşa gitti!” diye bağırıp çağırmaya başladı. Onun bu korku ve üzüntüsünü görmek beni güldürdü” (K.S. 6901 C. 17 S.379 Akçağ 1993 alıntısı, İbn-i Mace 3013)

Yukarıda ki rivayette, Allah’ın zalim olsun mazlum olsun tüm Muhammed ümmetini af ettiğini söylemeleri evvelki rivayetleriyle çelişkilidir. Ayrıca, bütün Muhammed ümmetinin affedildiği şeklindeki rivayetlerinin asılsız olduğunu evvelce belirtmiştim.

251- Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Müslüman bir kimse öldü mü, Allah ona bedel bir Yahudi veya Hıristiyan’ı cehenneme koyar.” (K.S. 4514 C.13 S.75 Akçağ, alıntısı Müslim, Tevbe 50,(2767). )

Bu rivayet, Allah’a karşı yapılmış büyük bir iftiradır. Bir kimse bir suçu işlememişse o suçtan dolayı, Allah ona azap etmez. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- De ki: “Bizim işlediğimiz suçtan siz sorulacak değilsiniz; biz de sizin işlediğinizden sorulacak değiliz.” 34/25

- Yoksa kendisine haber mi verilmedi: Mûsâ’nın sahifelerinde (yazılı) olan. 53/36

- Ve çok vefâlı İbrahim’in (sahifelerinde yazılı şu gerçekler): 53/37

- Ki hiç bir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez.  53/38
 
Bu itibarla tahdis etmiş oldukları rivayet, Kur’an’la çelişkili olup aslı yoktur.

252- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:  “kıyamet günü, ateşten bir parça, boyun şeklinde uzanır. Bunun, gören iki gözü, işiten iki kulağı, konuşan bir dili vardır. Der ki: “Ben üç takım (insanı cezalandırmak) için vazifelendirildim: Allah’la birlikte bir başka ilaha dua eden kimse, bile bile zulmeden cebbâr, tasvirciler.” (Resim, heykel v.s. Yapanlar) (K.S. 5121 C.14 S.440 Akçağ, alıntısı Tirmizi, Cehennem 1, (2577) )

253- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:  “................ Kim bir sureti tasvir ederse (Kıyamet günü) azaba uğrar ve bu yaptığına ruh üflenmesi emredilir, ama üfleyemez.” (Bu cehennemde ebedi kalacağı manasındadır) (K.S. 5895 C.16 S.364 Akçağ, alıntısı Buhari, Ta’bir 45; Ebû Dâvûd, Edeb 96, (5024); Tirmizi, Rü’ya 8, (2284). )

Bu iddialarının aslı yoktur. İslam Dininde değil resim yapmak, heykel yapmak dahi men edilmemiştir, hatta övülmüştür. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen :

- Süleyman’a sabah gidişi bir ay(lık mesâfe), akşam dönüşü bir bir ay(lık mesafe) olan rüzgarı boyun eğdirdik ve onun için erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık. Rabb’inin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, onu alevli azâbı taddırırdık. 34/13

- Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş) leğenler, sâbit kazanlar yaparlardı. “Ey Davud âilesi, şükredin!” kullarımdan şükreden azdır. 34/13

Görüldüğü gibi, heykel yapılması kötülenmemiş, aksine şükredilmesi gereken bir nimet olarak tanımlanmıştır. Zira yasak olan heykel yapmak değil, heykele tapmadır, bunların ikisi aynı şey değildir.

254- İyâs İbnu Sa’lebe el-Hârisi radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

 
http://www.kuran-tekrehber.com/1-8.htm - http://www.kuran-tekrehber.com/1-8.htm


-------------
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!


Mesajı Yazan: Koray SÜGÜR
Mesaj Tarihi: 27-Haziran-2009 Saat 10:21
BÖLÜM 9

 “Kim müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse artık onun için cehennem vacib olmuştur. Allah Teâla ona cenneti de mutlaka haram kılmıştır.”
“Ey Allah’ın Resûlü! Az bir şey olsa da mı?” diye sormuşlardı.
“Misvak ağacından bir çubuk bile olsa! cevabını verdi.” (K.S. 5822 C.16 S.295-296 Akçağ, alıntısı Müslim, İmân 218,(137); Nesâi, Kadâ 29,(8,246). )

255- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “İki kişi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın huzurunda murâfaa olundular. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm müddeiden (davacıdan) beyyine (delil, şahit) talep etti. Adamın bey yinesi yoktu. Bunun üzerine davalıdan yemin talep etti. O, kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’a kasem etti. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
“Hayır, sen (iddia edileni) yaptın. Ve lâkin La ilahe İllallah sözündeki ihlas sebebiyle mağfiret olundun!” buyurdu.” (K.S. 5832 C.16 S.308 Akçağ, alıntısı Ebû Dâvûd, Eymân 16,3275). )

İki rivayetin çelişkili olduğu açıktır. Birinde yalan yemin eden ebedi cehennemlik olurken, diğerinde peygamber huzurunda muhakeme edilirken yalan yere yemin eden af ediliyor.

256- Ebu Sa’id radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:  “Hakkıyla cehennemlik olan cehennemlikler var ya, onlar cehennemde ne ölürler ne de yaşarlar. Lâkin günahları -yahut hataları denmiştir- sebebiyle ateşe dûçar olan bir kısım kimseler vardır ki, ateş onları tamamen öldürür. Yahut kömür olduktan sonra, kendilerine şefaat edilme izni verilir. Böylece grup grup getirilirler ve cennet nehirlerine dağıtılırlar. Sonra:  “Ey cennet ehli! Bunların üzerine su dökün” denilir. Bunlar, sel yatağında biten bir ot gibi yeniden biterler.” (K.S. 5152 C.14 S.467 Akçağ, alıntısı Müslim, İman 306, (185). )

257- İmrân İbnu Husayn radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın şefaati ile bir kısım insanlar cehennemden çıkacak, cennete girecektir. Bunlara cehennemlikler denecektir.” (K.S. 5154 C.14 S.469 Akçağ, alıntıları Buhari, Rikâk 513, Ebû Dâvûd, Sünnet 23,(4740); Tirmizi, Cehennem 10,(2603). )

258- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Cehenneme giren iki kişinin oradaki bağırtıları şiddetlenecek. Allah Teâla Hazretleri: “Çıkarın bunları!” buyuracak. Onlara: “Niçin bağırıyorsunuz?” diye soracak. Onlar: “Bize merhamet edesin diye böyle yaptık!” diyecekler. Rab Teâla: “Benim size rahmetim gidip kendinizi ateşe atmanız şeklindedir!” buyuracak. Onlar gidecekler. Biri kendisini ateşe atacak. Allah da ateşi ona soğuk ve selametli kılacak. Diğeri kalkar fakat kendisini ataşe atamaz. Allah Teâlâ hazretleri: “Arkadaşının attığı gibi, seni de kendini atmaktan alıkoyan nedir?” diye sorar. Adam: “Ey Rabbim, beni ondan çıkardıktan sonra oraya bir kere daha göndermeyeceğini ümit ediyorum!” der. Allah Tealâ hazretleri: “Haydi ümidini verdim!” der. İkisi de Allah’ın rahmetiyle cennete sokulurlar.” (K.S. 5155 C.14 S.469-470 Akçağ, alıntısı, Tirmizi, Cehennem 10,(2602). )

Daha önce verdiğim örneklerde Mümin olarak ölen kimselerin günahı ne kadar çok olursa olsun cehenneme hiç girmeden cennete gireceğini, hatta Peygamberi gören veya peygamberi göreni gören kimseye ateş değmeyeceğini iddia ettiklerini rivayet örnekleriyle birlikte vererek yazmıştım. Yukarıdaki rivayetlerde bir kısım kimselerin ateşe girdikten sonra çıkacaklarını iddia etmeleri çelişkilidir.

Bu tür rivayetlerle, cehenneme giren bir kısım insanların bir müddet azab gördükten sonra ordan çıkarılıp cennete götürüleceklerini iddia ettiler. Güya bir kısmı peygamberin şefaat etmesiyle ve hatta bir kısmı da bağırıp feryat etmekle cehennemden kurtulmasının mümkün olduğunu tahdis ettiler. Bu ise, insanları boş umutlara sürükleyen, onların takvalı olmamalarına sebep olan bir iddiadır. Cehenneme girdikten sonra, oradan çıkarılıp cennete götürüleceğine umut bağlayan bir çok kimse. Ben müslümanım bu bana yeter deyip, dini görevlerini yerine getirmediği gibi, haramlardan da kaçınmamaktadır. Hal bu ki durum hiçte öyle değil. Cehenneme azap görmek üzere giren bir kimse ebediyen, ne azaptan kurtulur, nede cehennemden çıkar. Bu husus çok önemli olduğundan tekrar belirtmemde fayda vardır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Suçlular, cehennem azâbında ebedi kalacaklardır.  43/74

- Kendilerinden (azâb) hiç hafifletilmeyecektir. Onlar azâb içinde ümitsizdirler 43/75

- Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zâlim idiler. 43/76
 

- “Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin!” diye seslenirler. Malik de “Siz böyle kalacaksınız!” der. 43/77

Görüldüğü gibi, cehennem ehlinin cennete gidip girmeye umutları olmadığı gibi. Azaptan kurtulmak için yok olmayı istiyorlar o dahi kabul edilmiyor. Allah tarafından af edilenler, cehenneme hiç girmeden, cennete gidip girerler. Cennete girdikten sonra ordan da bir daha çıkmak çıkmak söz konusu değildir. Bu itibarla uydurmuş oldukları rivayetlerin aslı yoktur.

259- ........... Bana kardeşim Abdulhamid, Süleymân ibn Bilal’dan; o da Sevr’den; o da Ebû’l-Gays’tan; o da Ebû Hüreyre (R)’den tahdis etti ki, Peygamber(S) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü ilk çağrılacak kimse Âdem Peygamberdir. Zürriyeti ona arz olunup görürler. Onlara:
- Bu, babanız Âdem’dir! denilir.
Âdem:
- Lebbeyke ve sa’deyke (yâ Rabb)! der.
- Zürriyetinden cehennem kafilesini çıkar(gönder)! buyurur.
Âdem:
- Yâ Rabb! Ne kadar çıkarayım? der.
Allah:
- Her yüz kişiden doksan dokuzu çıkar buyurur”. ........... (Buhari, Kitâbu’r Rikaak H.116 C.14 S.6442 Ötüken 1989 )

260-............ Ebû Said (R) şöyle dedi: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “Allah Taâlâ:
- Yâ Âdem! buyurur.
Âdem hemen cevâp olarak:
- Yâ Rabb, mükerreren icâbet eder, her emrini yerine getirmeye dâimâ kıyâm eylerim. Ve her hayır Sen’in iki elinde(emir ve nehyinde)dir, der. Allah Teâla:
- Ateşe girecekleri (halk arasından) çıkarıp gönder! der .
Âdem:
- Yâ Rabb, ateşe göndereceklerinin miktarı ne kadardır? diye sorar.
Allah Taâlâ:
- Her bin kişiden dokuzyüzdoksandokuzu! diye cevâb verir. .......” (Buhari, Kitâb’r-Rikaak H.117 C.14 S.6443-6444 Ötüken 1989)
 
Bu iki rivayet çelişkilidir, birinde yüz kişiden bir kişi kurtulacak derken, öbüründe bin kişiden bir kişi kurtulacak denmiştir. Arada tam on misli fark vardır. Rivayetleri incelediğimde dikkatimi çeken şeylerden biri; bu rivayetleri uyduranların rakamlarla aralarının pek barışık olmadığıdır. Bu itibarla, rakamsal çelişkiye düşülen bu rivayetlerinde aslı yoktur.

Ayrıca, hesap günü cehennemlikleri bir araya getirmek ve cehenneme sürmek Adem peygamberin işi olmadığı gibi, insanlar hesaba çekilmek üzere ayrı ayrı gruplar teşkil ederek ve her insanın kendi imamıyla olması şeklindedir. Her insan hayattayken kimi önder kabul edip onun peşinden gitmişse, ahrette de hesabını almaya onunla birlikte gider. Kıyamet günündeki durumlarla ilgili olarak Kur’an’dan bazı ayet örnekleri, mealen:

- Sûra üflendi. İşte bu, o tehdid(in gerçekleşmesi) günüdür. 50/20

- Her can, yanında bir sürücü ve bir şâhitle geldi. 50/21

- (Allah ona): “Andolsun, sen bundan gaflet içinde idin. Biz sen(in gözün)den perdeni açtık: bu gün artık gözün keskindir.” (dedi). 50/22

- Yanındaki arkadaşı : “İşte yanımdaki hazır” dedi. 50/23

- (Allah sürücü ve şâhide buyurdu ki): “Haydi ikiniz atın cehenneme her inatçı nankörü!” 50/24

- Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağırdığımız o günde kimin kitabı sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak kitaplarını okurlar. 17/71

- Her insanın (amel) kuşunu boynuna doladık, kıyâmet günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız:  17/13

- “Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter!” (deriz). 17/14

- Kitab (ortaya) konulmuştur. Suçluların, onun içindekilerden korkarak: “Vah bize, bu kitap da ne oluyor, ne küçük, ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her (yaptığımız ) şeyi sayıp döküyor!” dediklerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabb’in kimseye zulmetmez. 18/49
 

Uydurdukları rivayetlerin Kur’an’a uymadığı açıktır.

261- Ebu Hüreyre radıyallâhu anh anlatıyor: “Resulûllah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Allah Teâla Hazretleri cenneti yarattığı zaman Cibril aleyhisselâma :
“Git ona bir bak! Buyurdular. O da gidip cennete baktı ve: “(Ey Rabbim!) Senin izzetine yemin olsun, onu işitip de ona girmeyen kalmayacak, herkes ona girecek!” dedi. (Allah Teâla Hazretleri) cennetin etrafını mekruhlarla (nefsin hoşlanmadığı şeylerle) çevirdi. Sonra: “Hele git ona bir daha bak!” buyurdu. Cebrail gidip ona bir daha baktı. Sonra da:  “Korkarım ona hiç kimse girmeyecek!” dedi. Cehennemi yaratınca, Cebrâil’e: “Git, bir de şuna bak!” buyurdu. O da gidip ana baktı ve:
“İzzetine yemin olsun, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!” dedi. Allah Teâla hazretleri de onun etrafını şehvetlerle (nefsin arzuladığı, câzip şeylerle) kuşattı. Sonra da: “Git ona bir kere daha bak!” dedi. O da gidip ona baktı. Döndüğü zaman:
“İzzetine yemin olsun, tek kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum!” dedi.” (K.S. 5124 C.14 S.442-443 Akçağ, alıntıları Ebû Dâvûd, Sünnet 25,(4744); Tirmizi, Cennet 21,(2563); Nesâi, Eymân 3, (7, 3). )

Ayrıca, Müslim ve Tirmizi’nin Enes’ten tahdis ettiklerini söyledikleri rivayette de:

262- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Cennetin etrafı mekârihle (nefsin hoşlanmadığı şeylerle) sarılmıştır. Cehennemin etrafı da şehevi (nefsin arzuladığı, câzip) şeylerle sarılmıştır. (K.S. 5125 C.14 S.444 Akçağ, alıntısı, Müslim ve tirmizi. )

Cennetin etrafında olanların hoş şeyler olmadığını söylemekle, Cennete gitmeye sebep olan tüm amellerin, örneğin, İman etme ile güzel ameller işlemenin nefse hoş gelen şeyler olmadığını. Fakat, Cehenneme gitmeye sebep olan, şirk, küfür, fısk, zülüm ve isyanın nefse hoş gelen şeyler olduğunu iddia etmişlerdir. Bu ise kafir ve
 müşrik olduklarının kendi ağızlarından itiraflarıdır. Çünkü, mümin ve takvalı bir kimse cennete götüren amellerden hoşlanır, cehenneme götüren amellerden hoşlanmaz. Bu ise iddia ettiklerinin tersine bir durumdur. Bu konuda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- Hem bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır. Şâyet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet yapmıştır. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. 49/7

- (Bu, size) Allah’tan bir lütuf ve nimettir. Allah bilendir; hikmet sâhibidir. 49/8

Yukarı da, mealini yazmış olduğum ayetlerle, yapmış oldukları rivayetler bir birine terstir. Bu itibarla yapmış oldukları rivayetlerin aslı yoktur.

263- Mutarrıf İbnu Abdillah’ın anlattığına göre, bu zatın iki hanımı vardı. Bunlardan birinin yanından çıkmıştı. Geri dönünce, hanımı: “Falan hanımın yanından geliyor olmalısın!” dedi.mutarrıf: “Hayır, dedi İmrân İbnu Husayn’ın yanından geliyorum. O bana Resûlullah’ın şu sözünü nakletti: “Cennet sakinlerinin en azı kadınlardır.” (K.S. 3309 C.10 S.98 Akçağ 1990, alıntısı Müslim, Zikir 95, (2738). )

264- Usâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “(Mirâç sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sahiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emr olun muşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin büyük çoğunluğu da kadınlardı.” (K.S. 2075 C.7 S.449 Akçağ 1988 alıntısı, Buhari, Rikak 51, Müslim , Zühd 93, (2736). )

Uydurmuş oldukları bu rivayetlerle ve daha birçok rivayetlerde kadınları İslam dininden soğutmayı amaçladıkları gibi, tipik kadın düşmanlığı sergilemişlerdir. O kadar yoğun ve aşağılayıcı bir şekilde uydurma rivayetleriyle kadınlara saldırmışlardır ki, İslam dinine saldırmaları konusu bir tarafa, şiddetle kadınları kötülemeye gayret etmişlerdir. Ayrıca yine bir çok rivayetleriyle maddi imkan sahiplerini kötüleyip miskinleri övmüşlerdir. Miskinliğin manası: Fakirlik ve yokluktan doğan acizliktir. Bu iki hususu hangi toplum veya ülke benimseyip uygularsa yıkımdan kurtulamaz. İslam dininde, ne cinsiyet ne ırk ne zenginlik nede fakirlik cennete veya cehenneme gitmek için ölçü değildir. Ölçü olan takvadır. Cennet ve cehennem dışında ceza olarak mahpusluk diye bir şey yoktur.

Kadın düşmanlıklarıyla ilgili olarak Kur’an’dan mealen:

- Onlardan birine dişi (çocuğu olduğu) müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. 16/58

- Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. (şimdi ne yapsın) onu, hakaretle tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün! Bak ne kötü hüküm veriyorlar.  16/59

İşte kadınlar hakkında bu rivayetleri uyduranlar da, mealini vermiş olduğum ayetlerde belirtilen kimseler gibi kadınlardan, başka bir ifadeyle dişi cinsten nefret eden kimselerdirler. Kadınlara karşı olan nefretlerini, çok azı müstesna çoğu cehenneme gidecek, çok azı cennete gidecek demek suretiyle tatmin etmek istemişlerdir. Hal bu ki, İslam dinin de önemli olan, erkek veya dişi olmak değil de, inanç ve amel, başka bir ifadeyle takva önemlidir. Kur’an’dan mealen:

- İnanıp iyi işler yapanlar, - ki hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz- İşte onlar cennet halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır. 7/42

  KEVNİ KONULAR HAKKINDA UYDURDUKLARI HADİS ÖRNEKLERİ

265- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Hz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) aya bakarak: “Ey Aişe, şunun şerrinden Allah’a sığın. Bu, (ayet’i kerimede geçen) ğâsıktır. (Ayet): “Kaybolduğu zaman ayın şerrinden...” demektir”. (K.S. 901 C.4S.427 Akçağ 1988, alıntısı, Tirmizi, Tefsir, Muavvizateyn, (3363) )

Ay ve güneş, büyük faydalarının yanında, gök yüzünün iki süsüdür, bunlara dahi saldırmaktan kendilerini alamamışlardır. Zira onlar güzel olan her şeye düşmandırlar. Ay’a yapmış oldukları saldırılarına delil olarak 113 Felâk 3 ncü ayetini göstermişlerdir. Bu ayette bahsi geçen, Ay olmayıp, bastıran karanlıktır. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:
 
  Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla

- De ki: Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabâhı ortaya çıkaran Rabb’e: 113/1

- Yarattığı şeylerin şerrinden, 113/2

- Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, 113/3

Görüldüğü gibi, Ay dan bahsedilmeyip çöken karanlıktan bahsedilmektedir. Öyle ki, karanlık çökmesi, beraberinde bir çok tehlikeleri getirebilmektedir. Ay’dan ise Kur’an’da karanlık olarak değil, Nur olarak bahsedilmiştir. Yani, Ay’ın vasfı karanlık olmayıp nurdur. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

- “Görmediniz mi Allah nasıl yedi göğü, birbiri üstünde tabaka tabaka yarattı ? 71/15

- “Ve Ay’ı bunların içinde bir nur yaptı. Güneşi de bir lâmba yaptı.” 71/16

Görüldüğü gibi Ay şerli değildir, bundan dolayı uydurmuş oldukları rivayetin aslı yoktur.

Güneşe de saldırıda bulunarak onu da şeytana taç yapma yönün de rivayetler uydurmuşlardır. Bu rivayetlerini maskelemek için de, namazı öne sürmüşlerdir veya kafirler Güneş’e doğuşu ve batışı zamanlarında secde ediyorlar bahanesini uydurmuşlardır. Bu tür şeyler boş iddialardır. Zira Dünyanın tamamını düşündüğümüzde günün her anında, Güneş bir yerde batarken bir başka yerde doğmaktadır. Yani dünyanın dönüşüyle birlikte dünyanın tamamına yakın bir kısmında güneş kesintisiz bir doğuş ve batış halindedir. Bu duruma göre, güneş şeytanın boynuzları arasından doğar ve batar şeklinde iddia da bulunmak, güneşin, şeytanın boynuzları arasından günün her saati hiç ayrılmıyor manasındadır. Bu konuda uydurmuş oldukları rivayetlerden örnekler verecek olursam:

266- ........... İbn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “Güneşin hâcibi (yani ışığı) göründüğü vakit, güneş iyice meydana çıkıncaya kadar nâmazı bırakınız. Güneşin hâcibi battığı zamân da tâ kayboluncaya kadar nâmazı yine bırakınız. Kılacağınız namazınız için güneşin ne doğma zamânı, ne de batma zamânını tercih ediniz. Çünkü o bir şeytânın-yâhud şeytânın- iki boynuzu arasından çıkar.” ............. (Buhâri, Kitâbu Bed’i’l-Halk C.7 S.3070 H.81 Ötüken 1987. )
 
267- Abdullah es-Sunâbihi (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Güneş, beraberinde şeytanın boynuzu olduğu halde doğar, yükselince ondan ayrılır. Bilahare istiva edince (tepe noktasına gelince) ona tekrar mukarenet (yakınlık) peydah eder. Zevalden sonra (tepe noktasından ayrılıp batıya meyletti mi) ondan yine ayrılır. Batmaya yakın tekrar ona yakınlık peydah eder, batınca ondan ayrılır.” Resûlullah (aleyhissâlâtu vesselâm) işte bu vakitlerde namaz kılmaktan men etti.” (K.S. 2418 C.8 S.303 Akçağ, alıntısı, Nesâi mevâkit 31, (1,275). )

268-. ... Amr b. Abese’den demiştir ki:
- Ben (resûl-i Ekrem’e hitaben): “Ey Allah’ın Resulü, gecenin hangi saatinde (ibadet ve) dua daha makbuldür?” dedim. (O şöyle) cevap verdi: “-Gecenin son vaktinde. Sabah namazını kılıncaya kadar ve istediğin (nâfileyi) kıl. Çünkü (bu vakitte kılınan) namaz, (ve sevabı) yazılmıştır. (Sabah namazını kıldıktan) sonra, güneş doğup da bir veya iki mızrak boyu yükselinceye kadar (namaz kılmayı) bırak. Çünkü güneş şeytanın boynuzları arasından doğar ve kâfirler güneşe (o saatte) tapınırlar. Sonra mızrak gölgesiyle bir oluncaya kadar ve istediğin kadar kıl. Çünkü (bu saatte kadar kılınan ) namaz şahitlidir (ve sevabı) yazılmıştır. Mızrak gölgesiyle bir olduktan sonra namazı bırak. (Çünkü o saatte) cehennem kızdırılır ve kapıları açılır. Güneş (batıya) meyledince ikindi namazını kılıncaya kadar (ve) istediğin (nafiley)i kıl. Çünkü bu (saatte kılınan) namaz şahitlidir. (ikindi namazından) sonra güneş batıncaya kadar namazı bırak. Çünkü (güneş) şeytanın boynuzları arasında batar ve kâfirler ona (o saatte) tapınırlar.” (Ebû Dâvud, k. Salâtu’t-Tatavvu’(5),Bâb 10 H.1277 C.5 S.41-42 ayrıca, Buhari, be dul-halk 11, Müslim, müsâfirin 290,294; mesacid 174; Nesâi, mevâkit 35,40; İbn Mâce, ikâme 148. (Şamil 1988) )

Görüldüğü gibi, güneşin şeytanın iki boynuzu arasında doğduğu ve battığı hususunda karar kılmışlardır. Bu ise güneşe karşı hem saldırganlık hem de nankörlüktür.

Uydurmuş oldukları diğer bazı rivayetler, güneşin gece nereye gittiği konusundadır. Günün her anında ve her vakit dünyada  mevcut olduğunu bilmediklerinden, gece sabah oluncaya kadar Güneş’in, arşın altına gittiğini zannetmişlerdir. hal bu ki, dünyada bir yer gece iken diğer bir yer gündüzdür. Güneş ışığı dünya üzerinden ayrılmamaktadır. Bu gerçeğe aykırı olarak uydurdukları rivayetlerden örnek verecek olursam:

269-.......... Ebû Zerr (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) güneş battığı zamân bana:
“Güneş nereye gider, bilir misin?” diye sordu.
Ben: Allah ve Resûlü en bilendir, dedim.,
Resûlullah şöyle buyurdu:
- “Güneş gider, tâ Arş’ın altında secde eder (âdetince doğudan doğmak üzere) izin ister de ona izin verilir (ve doğu tarafından doğar. Bununla berâber insanların günahları üzerine doğmayı fenâ görür). Ve bu hâlde secde etmeye yaklaşır. Fakat secdesi kabûl olunmaz. (Doğacağı yerine gitmeye) izin ister; izin verilmez. Ona: Artık nereden geldinse oraya dön! denilir. O da battığı taraftan doğar. ................ (Buhari, Kitâbu Bed’i’l-Halk H.9 C.7 S.3017 Ötüken 1987. )

Tabiat gerçeklerine uymayan bu rivayetler asılsızdır.

Daha önce, Ay’ın fiilen iki parçaya ayrılarak, bir parçası dağın arkasına bir parçası da önüne gittiği şeklinde uydurmuş oldukları rivayetten bahsetmiştim. (K.S. 5607)

Mevsimler konusunda ise, Yaz ve Kışın, cehennemin nefesinden olduğunu iddia ederek, şu şekilde rivayetler uydurmuşlardır:

270-. .......... Bize Sufyân (ibn Uyeyne) tahdis edip şöyle dedi: Biz bunu ez-Zuhri’den ezberledik, o da Said İbnu’z-Müseyyeb’den; o da Ebû Hureyre’den. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: “Sıcak şiddetli olduğu zamân namâzı serinliğe bırakın. Çünkü sıcağın şiddeti cehennemin kaynamasındandır. Cehennem ateşi Rabb’ına şikâyet arz etti de: Yâ Rabb, bir kısmım bir kısmımı yedi, (yâni ben beni yiyiyorum, izin ver) dedi. Allah da iki defa nefes almasına izin verdi. Nefesin biri kışın, diğeri yazın. İşte hissetmekte olduğunuz sıcağın en şiddetlisi ile soğuğun en şiddetlisi budur”. (Buhâri, Kitâbu Mevâkiti’s-Salât H.14 C.2 S.607 Ötüken 1987. )
 
Bilindiği gibi, mevsimlerin oluşması dünya ekseninin güneş düzlemine eğik olması dolayısıyladır. Güneş ışınlarının dünyaya dik veya eğik gelmesi, mevsimlerin oluşmasına neden olmaktadır. Dünyada bazı yerler kış mevsimini yaşarken, bazı yerlerde yaz mevsimini yaşamaktadırlar. Onun için iddia ettikleri gibi, bütün dünyayı kapsayacak şekilde yaz ve kış sıralaması yoktur. Ayrıca, asırlardan beri kutuplar devamlı buzla kaplıdır. Bunların iddialarıyla bunu izah etmek mümkün değildir. Diğer bir hususta Yaz ve Kış cehennemin nefesiyle ilgiliyse, ilkbahar ve sonbahar neyle ilgilidir? Onun içindir ki, uydurmuş oldukları bu tür rivayetler, gerçeklerle bağdaşmayan boş iddialar olmaktan öteye gidemezler.

Ayrıca Kur’an öğretisine göre cehennemin soğuk olma vasfı yoktur. Kış soğuğuyla cehennem arasında ilişki kurmaları da Kur’an’a aykırıdır. Kur’an’dan mealen:

- Solun adamları (amel defterleri, sol tarafından verilenler), nedir o solcular! 56/41

- Delikçiklere işleyen bir ateş ve kaynar su içinde, 56/42

- Kara dumandan bir gölge altında, 56/43

- Ki ne serindir, ne de faydalı. 56/44

HADLER VE KISAS HAKKINDA UYDURDUKLARI RİVAYET      ÖRNEKLERİ

Bir toplumun sağlıklı bir şekilde ayakta durabilmesi için, o toplumda sağlam bir disiplin olması şarttır. Sağlam bir disiplin de ancak adaletli, hakkaniyetli ve güçlü bir ceza hukukuyla mümkündür. Bir topluma uygulanan ceza hukuku adaletsiz ve zalimane şekilde sert olursa, uygulandığı toplumu ezmek suretiyle öldürür. Eğer adaletsiz, gevşek ve belirsiz ise bu sefer toplum bir birini ezmeye başlar. Bunun da neticesi diğerinden farklı değildir. Sonuç yine o toplumun ölümüyle neticelenir. Onun için bir topluma yapılacak en büyük saldırılardan bir tanesi o toplumun adaletli ceza hukukunu bozmak veya o toplumu adaletli bir ceza hukukundan yoksun bırakmaktır. Böylece suç ve ceza denkliği kaybolur ceza ya isabetli olmaz yada suçtan caydırıcı olmaktan çıkar. Rüşvetler yayılır, Aynı suça aynı ceza verilmez, suçu işleyen şahsa göre ceza verme yoluna gidilir. Örneğin: maddi gücü olana ayrı ceza, maddi gücü olmayana ayrı ceza verilir. Bununda serbest bir şekilde uygulana bilmesi için çelişik ve bir birine uymayan  hükümlerin elde bulunmasına ihtiyaç vardır. Böylece yargıç keyfine göre içlerinden seçip uygulama imkanına sahip olmuş olur. İşte, hadis adı altında rivayet uydurmacıları, İslam ceza hukuku yönünde tam bu noktada İslam toplumuna saldırıda bulunmuşlardır. Bu konu da uydurmuş oldukları rivayetlerden örnekler verecek olursam, şöyle ki:

271- Ubâdetu’bnu’s-Sâmit (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a bir vahiy geldiği zaman, vahiy sebebiyle ona bir gam ve keder alır, yüzünün rengi uçardı.Bir gün Cenab-ı Hakk yine vahiy indirmişti ki aynı hal onu sardı. Keder hâli açılınca: “Zina haddiyle ilgili hükmü) benden alın. Allah onlar hakkında yol kıldı (yani çok açık şekilde had beyan etti) : Bekâr bekârla zina yapmışsa cezası yüz sopa ve bir yıl sürgündür. Dul dulla zina yaparsa yüz sopa ve recm’dir.” (K.S. 544 C.3 S.389 Akçağ 1988, alıntıları Müslim, Hudud 13,1690.H; Ebû Dâvud, Hudud 23, 4415; Tirmizi, Hudud 8, 1434. )

272-............ Zeyd ibn Hâlid ile Ebû Hureyre(R)’den; şöyle demişlerdir: Peygamber (S): “Yâ Uneys (ibni’ d-Dahhâk), şu zinâ suçu isnad edilen kadına git, eğer o kadın zinâ ettiğini itiraf ederse ona racm cezâsı uygula” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’t-Vekâle H.14 C.5 S.2145 Ötüken 1987. )

273-............ Abdullah ibn Abbâs (R) şöyle demiştir: Umer İbnu’l-Hattâb (R) şöyle dedi:  -Ben insanlar üzerine zamânın uzayıp da herhangi bir sözcünün: “Biz Allah’ın Kitâbı’nda recmi bulmuyoruz” demesinden ve böylece Allah’ın indirmiş olduğu bir farizayı terk etmek sûretiyle sapmalarından endişe etmişimdir. Dikkat ediniz! Evli olduğu hâlde zinâ eden kimse üzerine buna beyyine delâlet ettiği yâhud gebelik yâhud itiraf olduğunda recm cezâsı sâbit olmuş bir haktır! dedi. Sufyân ibn Uyeyne: Ben bunu böylece ezberledim: Umer: -Dikkat edin! Rasûlullah (S) recm etmiştir. O’ndan sonra biz de recm yaptık, dedi, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’l-Muhâribin min Ehli’l-Küfri ve’r-Riddeti H.24 C.14 S.6680-6681 Ötüken 1989. )

274- ............. İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Ebû Seleme ibn Abdirrahman, Câbir ibn Abdullah (R)’tan şöyle tahdis etti: Eslem kabilesinden (Mâiz ibn Mâlik isminde) bir adam, Rasûlullah(S)’a geldi aleyhine dört defâ şahâdet etti. Bu şahâdetler üzerine Rasûlullah  emretti de o adam recm olundu. Bu adam evli olduğu hâlde zinâ etmişti. (Buhari, Kitâbu’l- Muhâribin min Ehli’l-Küfri ve’r-Riddeti H.13 C.14 S.6667 Ötüken. )

Yukarıda yazmış olduğum dört rivayet örneğinde görüldüğü gibi. Bekarın bekarla zina etmesi halinde verilecek cezanın yüz sopa ve bir yıl sürgün olduğu. Erkeklerden veya kadınlardan evlenip de zina eden kimseler zina ettikleri zamanda dul dahi olsalar uygulanacak olan cezanın recm cezası olduğunu kesin olarak iddia ettiler. Yani tahdis ettiklerine göre böyle kimseler ölünceye kadar taşlanacaklardır. Bu cezanın Kur’an dışında bir ayet olduğunu iddia ile, bunu uygulamayan kimselerin sapıklığa düşeceğini ve ayet her ne kadar Kur’an’da yer almamışsa dahi yine de uygulanmasının farz olduğunu iddialarına mesnet yaptılar. Bu iddiaları gerçeğe uymamaktadır. Eğer müslümanlar Kur’an’da yer almayıp nesh edilmiş, yani iptal edilmiş ayetlerden sorumlu iseler, bu ayetleri uygulamamaları halinde sapacaklarsa o zaman nesh edilmiş ve Kur’an’da yer almayan ayetlerin aranıp bulunması mecburiyeti doğmuş olur. Bunun manası Kur’an dışında Kur’an aramaktan başka bir şey değildir. Hem bu öyle bir arayıştır ki bulunan eldeki Kur’an ayetlerini nesh yani iptal edebilmektedir. Tahdis ederek var ve geçerli olduğunu iddia ettikleri recm ayeti, kendi ifadeleriyle mensuh olduğunun söylenmesine rağmen, değil mi ki recm ayeti mensuh olarak Kur’an dışında vardır deyip, Kur’an’da mevcut ayetlerden üstün tutmaktadırlar. Böylece bir rivayetten başka bir şey olmayan bu iddialarını Kur’an’a üstün tutmakla, rivayetlerinin Kur’an’dan üstün olduğunu söylemiş olmaktadırlar. Zaten daha önce de belirttiğim gibi rivayetleri din olarak kabul edenlerin temel hareket noktası rivayetlerin Kur’an’ı nesh yani iptal edebileceğini iddia etmeleridir ve bunu da önderleri ağzından açıkça söylemekten de çekinmemişlerdir. Dikkat edilirse, rivayetleri uydurmalarında ki temel amaç müslümanları Kur’an’dan uzaklaştırmaktır, burda da yapmak istedikleri ayni şeydir, bundan dolayı eldeki Kur’an dışında, elde ki Kur’an’dan daha üstün ayetler ihtiva eden Kur’an Külliyatı vardır ve siz bundan sorumlusunuz demektedirler.

Bilindiği gibi nesh iptal manasındadır, buna rağmen Allah tarafından iptal edilmiş bir ayetin uygulanması gerektiği nasıl iddia edilebilir, bu durumda iptalin hiçbir manası kalmaz, bu da açık bir  çelişki meydana getirir. Kur’an ise çelişkilerden uzak bir kitaptır. Allah tarafından nesh edilen veya unutturulan her ayetin yerine mutlaka, Allah tarafından Kur’an’a bir ayet getirilmiştir. Kur’an’da boşluk olması mümkün değildir. Onun için Kur’an dışında gidip ayet aramanın gerektiğini veya Kur’an ayetidir deyip Kur’an dışında hüküm uygulamayı önermek, şeytanın bir hilesinden başka bir şey değildir.

Nesih konusunda Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Biz, bir ayeti nesh edersek, yahut unutturursak, ondan daha hayırlısını, yahut onun dengini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin? 2/106

Görüldüğü gibi iddiaları Kur’an’a uymamaktadır. Ayrıca recm konusunda da çelişkili iddialar içerisindeler. İşlerine geldiği zaman recm cezası uygulamamak için rivayetler uydurmuşlardır. Bu tür rivayetlerine örnek verecek olursam:

275- Şa’bi (rahimehumullah) anlatıyor: “Hz. Ali (radıyallahu anh), kadını recm ettiği zaman onu perşembe günü dövdü, Cuma günü de recm etti. Ve şunu söyledi: “Onu Kitabullah(ın hükmü) ile celde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sünneti ile de recm tatbik ettim”. (K.S. 1611 C.6 S.246 Akçağ 1989 alıntısı Buhâri, Hudud 21. )

Bu rivayette recmin farz olmayıp sünnet olduğunu tahdis etmekle, evvelki rivayetleriyle çelişkiye düşmüşlerdir.

276- Ebu İmâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “ Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber mescide idik. O esnada bir adam geldi ve: “Ey Allah’ın Resûlü, ben bir hadd işledim, bana cezasını ver!” dedi. Resûlullah adama cevap vermedi. Adam talebini tekrar etti. Aleyhissalâtu vesselâm yine sükut buyurdu. Derken (namaz vakti girdi ve) namaz kılındı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazdan çıkınca adam yine peşine düştü, ben adamı takip ettim. Ona ne cevap vereceğini işitmek istiyordum. Efendimiz adama:
“Evinden çıkınca abdest almış, ab destini de güzel yapmış mıydın?” buyurdu. O:
“Evet ey Allah’ın Resûlü!” dedi. Efendimiz:
“Sonra da bizimle namaz kıldın mı?” diye sordu. Adam:
“Evet ey Allah’ın Resûlü!” deyince, Efendimiz:
“Öyleyse Allah Teâla haddini - veya günahını demişti-  affetti” buyurdu”. (K.S. 2320 C.8 S.214 Akçağ 1989, alıntıları. Buhari, Hudud 27, Tevbe 44, 45,(2764,2765); Ebu Dâvût, Hudud 9,(4381). )

277- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanında idim. Bir adam huzuruna gelerek:“Ey Allah’ın Resûlü, dedi, ben bir hadd(suçu) işledim, cezasını tatbik et!”  Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama (bir şey) sormadı. Derken namaz vakti girdi. Rasûlullah’la birlikte o da namaz kıldı. Aleyhissalâtu vesselâm namazını tamamlayınca, adam yanına geldi ve: “Ey Allah’ın Resûlü dedi, ben hadd (çeşidine giren bir suç) işledim. Bana Allah’ın kitabını tatbik et!”  “Efendimiz: “Öyleyse git. Zira Allah, senin günahını affetti” veya -haddini affetti” dedi.” (K.S. 2321 C.8 S.217 Akçağ, alıntısı. Buhari, Hudud 17; Müslim, Tevbe 44, 45, (2764-2765), Hudud 24,(1696). )

Bu son iki rivayette, kişi hadd cezası gerektirecek ne suç işlerse işlesin, eğer namaz kılıyorsa affedilmiştir demektedirler, böylece had cezasını gerektirecek her ne suç işlemiş olursa olsun böyle bir kimseye kesinlikle had cezası uygulanamaz, zira rivayetlerde kendisine hadd cezası uygulanmasını talep eden ve namaz kıldığından dolayı affedildiği söylenen şahıs, hadd cezasını gerektirecek hangi suçu işlediğini söylememiştir. Buda zina dahil bütün hadd cezalarının namaz kılan kimse hakkında uygulanamayacağı manasındadır. Böylece işlerine geldiği zaman hadd cezasını kişi namaz kılıyor diye uygulamaya bilirler. Veya hadd cezası uygulanacak şahıs suç işledikten sonra namaza başlasa dahi bu rivayetlere göre kendisine hadd cezası uygulanamaz. Böylece iddialarına göre namaz kılan şahıslar serbestçe zina edebilirler veya başkaca had suçu işleyebilirler.. Örneğin bu konuda bir rivayette şöyle demişlerdir:

278-............ İbn Mus’ûd (R) şöyle demiştir: Bir kimse (yabancı) bir kadından bir öpücük aldı. Müteâkiben o zat Peygamber’e geldi ve olan işi ona haber verdi. Bu hâdise üzerine Aziz ve Celil olan Allah, şu âyeti indirdi:  “Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namâz kıl. Çünkü güzellikler kötülükleri (günâhları) giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüttür” (Hûd 114) Bunun üzerine o kimse: Yâ Rasûlullah, bu yalnız benim için mi? Diye sordu. Rasûlullah (S): “Ümmetimin hepsi için, bütün ferdleri içindir” buyurdu. (Buhari, Kitâbu Mevâkiti’s-Salât H.5 C.2 S.600-601 Ötüken 1987. )

İstedikleri zaman istedikleri cezayı uygulamamak ve insanları, Allah yolundan saptırmak için, kişi eğer sevap işliyorsa kötülük işlemek ona zarar vermez iddiasında bulundular. İddialarına delil olarak ta Hûd sûresi 114 ayetini gösterdiler. Hal bu ki, Hûd Sûresi 114. Ayetinde kastedilen, iyilik edenlerin veya başka bir deyişle, hayır işleyenlerin, işlemiş oldukları sevapları, onlardan kötülükleri uzaklaştıracağı yani bu kimselerden kötü işlerin uzaklaşacağı, böylece bu kimselerin günah işlememek için dirençlerinin artacağı şeklindedir. Dikkat edilirse Hûd Sûresi 114. Ayette bu husus için Namaz örnek gösterilmiştir. Durumun onların iddia ettikleri gibi olmadığını belirtmek için , Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri uzaklaştırır. Bu, ibret alanlara bir öğüttür. 11/114

- Kitab’dan sana vahye dileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir. Allah’ı anmak, elbette en büyük (ibadet)tir. Allah, ne yaptığınızı bilir. 29/45

Demek ki, kastedilen, sevabın varsa günah işlesen sana zararı olmaz manasında değildir. Sevap işlersen takvalı bir kimse olursun, kötülük işlememek için direncin artar, kötülükler senden uzaklaşır manasındadır.

İslami konular da o kadar ciddiyetsiz ve saldırgandırlar ki, karışıklık çıkarmak için akıllarına gelen her çeşit bozukluğu rivayet etmekten çekinmezler. Örneğin recm konusunda şu rivayeti naklettiler:

279- ............. Amr İbn Meymûn şöyle demiştir: ben Câhiliyet devrinde zinâ etmiş olan maymunun üzerine birçok maymunların toplanmış olduklarını gördüm. Maymunlar o zina eden maymunu recm ettiler. Ben de maymunlar topluluğunun berâberinde zinâ eden maymuna taş attım. (Buhari, Kitâbu Menâkıbi’l-Ensâr H.68 C.8 S.3600-3601 Ötüken 1987. )
 
Recm cezasının uygulanmasını savundukları rivayetlerde, uygulanma şartını şahsın evlenmiş olup olmadığı hususuna bağlamışlardır. Böylece karşı tarafın durumu hiç dikkate alınmamıştır. Öyle ki, kendisiyle zina edilen kimse cinsiyet yönünden erkek midir, kadın mıdır, veya zina bir hayvana mı uygulanmıştır, veya namuslu bir kadın mı saldırıya uğramıştır, veya küçük bir çocuk mu zorla zina olayına alet edilmiş veya zina olayın da zinayı işleyen iki taraf bunu anlaşarak gönüllü olarak mı yapmışlardır. Bu gibi hususlar hiç dikkate alınmamıştır. Örneğin, bekar olup hiç evlenmemiş bir kimse, namuslu bir kadına veya kıza saldırıp zorla tecavüz ederse buna uygulanacak cezanın yüz sopa ve bir yıl sürgün olduğunu, fakat evlenmiş olan veya evlenmiş olup ta dul kalmış bir kimsenin bir fahişeyle anlaşarak zina etmesi halinde bu kimseye uygulanacak cezanın recm olduğunu hatta fahişenin de evlenmiş olması durumunda ona da aynı cezanın uygulanacağı iddi ve rivayet etmeleri adaletsiz bir uygulamadır ve Kur’an’ın bu hususlarda ihtiva ettiği hükümlere uymamaktadır. Kur’an’ın bu hususlarda ihtiva ettiği ayetlerden örnekler vererek konuya bakacak olursak durum şudur, mealen:

- Zina eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun; Allah’a ve âhiret gününe inanan (insan)lar iseniz Allah’ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(up engelle)mesin. Müminlerden bir grup da yapılan azaba şahit olsun. 24/2

Yukarıda meali yazılı bu ayet, başkaları tarafından hiçbir zorlama olmadan kendileri isteyerek nefislerine uymak suretiyle karşılıklı anlaşarak zina eden erkek ve kadınlar hakkındadır. Evli veya bekar olmaları bu durumu değiştirmez. Yani, karşılıklı anlaşmak suretiyle zina eden erkek ve kadının her birine, evli olsunlar veya bekar olsunlar verilecek ceza aynıdır. Ancak müslüman bir kimseyle evli olup ta zina eden mümin cariyelere, hür olup ta zina eden kadınlara verilen cezanı yarısı verilir, bu da gösteriyor ki, zina eden evli kadınlar recm edilemez, zira recm ölünceye kadar taşlanmak demektir. Durum böyle olunca, zina eden ve bir müslümanla evli olan bir mümin cariyeye nasıl yarım recm uygulamak mümkün olur, çünkü recm ederek yarı öldürmek diye bir şey mümkün değildir. Kur’an’dan bu hususta örnek verecek olursam, mealen:
 
- İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse elleriniz altında bulunan inanmış genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz bir birinizdensiniz ( hepiniz adem soyundansınız. İnsanlık bakımından aranızda bir fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini)de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınlara yapılan cezanın yarısı (uygulanır). Bu(cariye ile evlenme), içinizden sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir. Allah bağışlayan, esirgeyendir. 4/25

Görüldüğü gibi rivayetleri, Kur’an’la çelişmektedir. Zira yarım recm cezası uygulanması mümkün değildir. Eğer iddia ettikleri gibi zina eden evlilere recm cezası uygulanması gerekiyorsa, aynı suçu işleyen cariyelere yarım recm uygulaması nasıl izah edilebilir.

Daha önce belirttiğim gibi zina suçu işlendiğinde verilecek cezayı, işleyenler yönünden evli olup olmamaları esasına bağlamışlardır. Bu esasa göre bekar olup ta mümin kadınlara zorla tecavüz eden kimselere yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, evli olup ta bir bir fahişeyle zina eden kimseye, velev ki dul olsa dahi recm cezası uygulanacağını iddia etmişlerdir. hal bu ki, Kur’an’a göre durum hiçte öyle değildir. Mümin kadınlara değil saldırıp tecavüz etmek, onlara sözle iftira edipte eziyet edenlere, bu hallerinden vazgeçmemeleri halinde, Kur’an’a göre uygulanacak ceza yakalandıkları yerde öldürülmeleridir! Bu hususta Kur’an’dan, mealen:

- Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, bir şey yapmadıkları halde eziyet edenler, bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. 33/58

- Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. 33/59

- Andolsun iki yüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar, şehirde kötü haberler yayanlar (bu hallerinden )  vazgeçmezlerse seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz); sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler. 33/60

- Lanetlenirler; nerede rastlansalar yakalanır öldürülürler.  33/61

- Allah’ın önceden geçen milletler hakkında da sünneti (kanunu) budur, ve Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın. 33/62

Görüldüğü gibi, müminlere iftira edenlere, bu huylarından vazgeçmemeleri halinde verilecek ceza o iftiracıların öldürülmesidir. Bu duruma göre fiilen saldıranlara nasıl olurda yüz değnek vurulacağı iddi edilebilir. Bu Kur’an’a uymayan asılsız bir iddiadır.

Recm konusun da, Kur’an’dan örnek aldığımızda, bu cezanın erkek, erkeğe sapık cinsi ilişki içinde olan, Lût kavmine verildiğini görürüz. Yaptıklarının kötü bir şey olduğu kendilerine bildirilmiş olmasına rağmen, ıslah olmayan, Lût peygamberin kavmi üzerine Allah taş yağdırmıştı. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Lût’u da (gönderdik). Kavmine dedi ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı fuhuş'u mu yapıyorsunuz?  7/80

- “Siz, kadınları bırakıp erkeklere şehvetle gidiyorsunuz ha! doğrusu siz, israfçı (azgın) bir kavimsiniz! 7/81

- Kavminin cevabı: “Onları (şu Lût ve taraftarlarını) kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlardır” demekten başka olmadı. 7/82

- Biz de onu ve âilesini kurtardık, yalnız karısı(nı kurtarmadık). Çünkü o, geride kalanlardan oldu. 7/83

- Ve üzerlerine bir (taş) yağmur(u) yağdırdık; bak işte suçluların sonu nasıl oldu! 7/84

Ayrıca bu cezayı emsal olarak aldığımızda, benzer sapık ilişkilerinde bu ceza kapsamına girdiğini görürüz. Örneğin, kişinin kendi öz annesiyle, öz kardeşiyle, küçük çocuklarla veya eşiyle normal olmayan yoldan veya hayvanlarla yapacağı cinsel ilişkiler bu tür ilişkilerdendir, bu ve bu gibi ilişkiler recm cezası kapsamına girer. Şu kadarla ki kişi yaptığının suç olduğunu bilmiş olmalı, yani uyarılmış veya uyarılmış olduğundan şüphe olmamalıdır. Eğer kişi kesin olarak  yaptığının suç olduğunu bilecek konumda ise, suç konusunda uyarıldığı ve buna rağmen direterek suç işlediği kabul edilir.

Lût kavminin uyarıldığı konusunda Kur’an’dan mealen:

- Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık, uyarıl(ıp da yola gelmey)enlerin yağmuru hakikaten çok kötü oldu! 26/173

- Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık. 11/82

- (O taşlar:) Rabbin katında işaretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zalimlerden uzak değildir. 11/83

Ceza hukukuyla ilgili olarak, diğer hadis rivayetlerinden örnekler:

280- Habib İbnu Sâlim (rahimehumullah) anlatıyor: “Abdurrahman İbnu Huneyn denen bir adam karısının câriyesine temasta bulundu. Hâdise, Kûfe emiri Nu’man İbnu Beşir (radıyallahu anh)’e götürüldü. “- Ben, dedi, hakkınızda, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hükmüyle hükmedeceğim: “Eğer zevcen, cariyeyi sana helâl ederse, yüz deynek yiyeceksin, helâl etmezse recm edileceksin...”
Sonra (tahkik etti) karısının câriyeyi adama helâl ettiğini görünce, emir yüz deynek vurdu”. (K.S. 1598 C.6 S.224 Akçağ, alıntıları, Tirmizi, Hudûd 21,(1451); Ebu Dâvud, Hudûd 28,(4458,4459); Nesâi, Nikâh 70,(6,124); İbnu Mâce, Hudûd 8,(2551). )

281- Seleme İbnu Muhabbak (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hanımının câriyesine temas eden bir adam hakkında şöyle hükmetti: “Eğer, adam câriyeyi zorladı ise, câriye hürdür, adam, câriyenin efendisine (yani karısına) mislini borçlanmıştır, câriye rıza göstermişse, câriye adamın olur, câriyenin efendisine, onun bir mislini borçlanır.” (K.S. 1599 C.6 S.225 Akçağ, alıntıları, Ebu Dâvûd, Hudud 28,(4460,4461); Nesâi, Nikâh 70,(7,124); İbnu Mâce, Hudûd 8,(2553). )

Her iki rivayette işlenen olay aynı olmasına rağmen verilen hükümler bir birleriyle çelişkilidir. Birinci rivayette yüz değnek veya recm söz konusu iken, ikincisinde sadece cariyenin bedeli borçlandırılmıştır.

282- ........... Âise (R): Peygamber (S) zamânında hiçbir hırsızın eli mıcenn denilen yâhud hacefe denilen bir kalkan bedelinden daha
<